• 29
    asıl amacı şarkı söylemekten çok takımını motive etmek, hakemi baskı altına almak olması gereken güruh.

    --- ümit aktan dan alinti ---

    başarı, maç oynanırken sahanızı korumanız ile değil, maçın dışında da sahanızı korumanız ile ilgilidir. maçın lay lay lom ile değil, hakemi kurcalamak, rakibi kurcalamak ve kendi takımını arkadan itmekle kazanılacağını hâlâ daha bilmiyorsunuz. bir seyircinin bin tane şarkısı olmaz, her hafta bir beste peşine düşmez. bir tanesi ile sürekli döver rakibini. bakınız: liverpool...

    --- ümit aktan dan alinti ---
  • 32
    tanımımız bu ; dünyada bir eksik, ahirette bir fazla olan galatasaray sevdalısı grup.

    bir taraftar düşünün...
    galatasaray' ı çok sevsin çocukluğundan beri. her yaptığı harekette galatasaray' ı ansın. tarağına kadar sarı kırmızı bir hayatı olsun. biri kız biri erkek iki çocuğu olsun. onlar da galatasaray' ı çok sevsin. eşi arda turan' ı neredeyse üçüncü çocuğu olarak kabul etsin. gurbetteki çocuğuna maç izletmek için msn' den d smart yayını yapsın özel olarak.

    bir taraftar düşünün...
    maç sırasında yayın giderse yağmur demesin antenle uğraşsın cimbom aşkı için. anteni yapamazsa oğlunu da yanına alıp gece gece maçı gösteren kahvehane arasın. üst üste gelen hastahane nöbetlerini tuttuğu halde oğlunun ricasını kırmasın. beraber orjin köfte sırası beklesin. maç sırasında ıslansın. eşinin maç öncesi dualarının tuttuğunu görünce her maç öncesi dua ettirsin. herkes oğluna bisiklet, atari vs. alırken parçalı forma alsın. başhekimin alex tribününden peşin kombine alacak kadar koyu fenerli olduğunu bildiği halde görev yaptığı ameliyathanenin ortasına cimbom atkısı assın meşhur 16 dakikadan sonra.

    bir taraftar düşünün...
    14 sene şampiyon olamadığımızda ne hissettiğini sorduğumda : '' ben başarı için takım tutsaydım real madrid' i tutardım zira o senelerde hep kazanırlardı ama bu kuşlara özgü birşeydir '' desin. evde maç izlerken oğlu ile beraber hakeme kaydırsın. oğlu maça bilet, forma veya kombine almak istediğinde ay sonu demesin. her daim alsın. istanbul' daki ilk haftasında yol iz bilmezken olimpiyat stadyumuna gitsin.

    bir taraftar düşünün...
    akciğer kanserine yakalanıp kemoterapi tedavisi görürken sturm graz maçını takip etmeye çalışsın. maç atkısız seyredilmez desin. evden atkısını istetsin. hatta bunlar eskidi deyip yürüyemeyecek kadar hasta olduğu halde haydarpaşa gata' dan çıkıp kozyatağı gs outlet' e gitsin. yeni eşofman ve tişört alsın. geçirdiği kahrolası hastalıktan sonra solunum cihazına bağlanıp kalp krizi geçirerek vefat ettiğinde üzerinde galatasaray tişörtü olsun.

    bu taraftar benim babamdı.* :(

    (bkz: huzur içinde yat baba)*
  • 36
    renklere sevdalı insan.

    mecazi bir anlamı yok. belli bir klubü- takımı destekleyen kişi. bununla beraber hammaddesi insan.

    karşılıksız bir sevgi sahibi olmak demek taraftarlık. yenilsen de yensen de taraftarız senle diyerek yapılan bir aktivite. peki nasıl oluyor da karşılıksız bir sevgiyle yapıldığını düşündüğüm bu eylem de saygısızlık, şiddet olayları, ölümler olabiliyor. nedir bir insanı temeli sempati- sevgi olan bir oluşumda kişiyi dr. jekyll dan mr. hyde haline getiren?

    kimse gelip bana resmi olarak gel kardeş bizim takımın taraftarı ol, biz de sana her sene yenince mutluluk yenilince de üzüntü ikram edelim, arada harçlık da verelim, bayramlarda da kart atarız demedi. deseydi de kovardım, dalga mı geçiyon dümbelek derdim. bak şimdi ne kart var ne harçlık. karşılıksız bir sevgi sadece.

    yazılı ve görsel yayınlarla sürekli şişirilen bir rekabet var. basın kendi canavarını kendi yaratıp sonra bir şey yapmamış gibi bu canavara "tu kaka" diyor. öyle bir yoğuruyor ki ortamı bir süre sonra kan davasına dönüyor olay. o yaptı biz de yapalım. her derbi öncesi aman önceki olaylar çıkmasın diyerek insanın bilinçaltına yapılan seyahatlerle olaylara davetiyeyi kendileri hazırlıyorlar.
    okuduğu ve kurgulanmış programlarda gördüklerini-duyduklarını doğru kabul edince de taraftar gücün kötü tarafına yaklaşıyor. sonrası ortaoyunu. yöneticilerimiz de karşılıklı olarak laf ebeliğine girişiyorlar. "ama onlar da yaptı" demek haksızlığı örtmez, sana olan bakışı değiştirir.

    15 kasim 2009 galatasaray fenerbahce basketbol maci nda yaşananların ardından yazılanlar, söylenenler de ilginç geliyor bana. demet karabulut adlı kişinin yaptığı hareketten sonra ortam dağılmış, sahaya girenler, atılan cisimler vs. bu teyze neden böyle hareket yaptı bilmiyorum çok sığ bakayım "tuttuğu takımın renklerine yakışan bir hareket yaptı", ne demekse. özellikle fenerbahçe li futbolcular için çok yazılıyor, sonra bizim için yazılınca aynı kişiler bu sefer "renklerine yakışan yorumları olan taraftarlar" falan diyor. nasıl bir sidik yarışıysa.

    yöneticiler de önce kendi kapısının önünü temizlemeli, sahaya giren o kişileri varsa kombinesini iptal etmeli, galatasaray ın maçlarına giremeyeceğinin garantisini vermelidir. ismine cismine bakmadan bunu yapmalıdır. gerçekten taraftar ı olsun istiyorsa.

    konuyu dağıtmadan daha fazla; sahaya giren, dişisini arayan hipopotam gibi böğürüp küfür eden, cisim atarak rakibine zarar veren kişiler taraftar tanımı içine girmemelidir. taraftarlık içindeki nefretle beslenen bir olgu olmamalıdır.
  • 38
    http://captano.blogspot.com/...ede-taraftarlik.html

    --- alinti ---

    taraf tutan demektir illa ki. parti, kulüp taraftarı olunur.şarkıcı, artistlerin hayranı, fanı olunur.

    konumuz kulüp taraftarları. türkiye’de kulüp genellikle takım, futbol takımı olarak algılanır. ilk tanışıldığında, memleket neresi, hangi takımı tutuyorsun, hangi takımlısın sorusu en çok sorulan sorulardandır.

    bir insanı tuttuğu takımla tanımak aslında hiç mümkün değildir türkiye’de. olsa olsa o günlerdeki ruh hali hakkında bir fikir edinilebilir.
    ligde iyi konumda, hafta sonu maçını kazanmış, hele de derbi kazanmış bir takım taraftarının mutlu olduğunu öngörmek yanıltmaz pek.
    bunun dışında hangi takımın taraftarı olursa olsun kişilik, dünya görüşü, bağlılıkları, dini, cinsel tercihleri gibi bilgiler vermez türkiye’deki insanlar hakkında.
    oysa, dünyadaki bazı ülkelerde net bilgiler vermektedir taraftarı olunan takım. kimi kulüp etnik bir köken, kimi kulüp dini bir mensupluk, kimisi siyasi bir görüş bildirmektedir. bunların örnekleri çokça bilinmektedir. barcelona, celtic, rangers, atletico bilbao, river plate, lazio, livorno gibi.

    ama taraftarlık türkiye’de böyle değildir işte. takım tutmak, bir dünya görüşü belirtmez türkiye’de. bir kulübün taraftarıysanız sadece o kulübün taraftarı olduğunuz anlaşılır, başka hiçbir veriye dönüştüremezsiniz bunu.
    kimi zaman zorlama bir şekilde diğer ülkelerdekine benzerlikler kurulmaya çalışılmıştır. ama mümkün değildir. halkın takımı, aristokratların takımı, burjuvazinin takımı, sağcıların takımı, solcuların takımı, işçilerin takımı, köylülerin takımı, memurların takımı, polislerin takımı, ordunun takımı, sünnilerin takımı, alevilerin takımı gibi sınıflandırmalar sınıfta kalır. her taraftar grubu içinde her etnik köken, her din ve her siyasi görüşten ve her sınıftan insanlar vardır.
    aynı ana babadan dünyaya gelen, aynı evde yaşayan, aynı okullara giden kardeşler bile farklı takımları tutuyorlarsa bunu çok da irdelemek gereksizdir.

    kulüplerin de böyle bir iddiası zaten yoktur. kulüpler, oynadıkları branşlarda başarılı olup, kupalar kazanmak, şampiyon olmak isterler. ve diğer faaliyetlerinin hepsi bu amaca yöneliktir. daha çok taraftar, daha büyük stad, daha çok ürün satışı daha çok gelir içindir. daha çok gelir, daha iyi sporcular transfer etmek ve yetiştirmek için istenir. amaç hep aynıdır: kupalar kazanmak, şampiyon olmak.

    taraftar kimdir, ne yer ne içer, nerede takılır, illa ki maçlara gitmeli midir, kızınca kendi oyuncusu, hakem, rakip oyuncu, rakip taraftar, kendi taraftarı, kendi yönetimi, rakip başkan ayırt etmeden küfür etmeli midir, etmemeli midir? örneğin galatasaray taraftarı metin gibi midir? yoksa metin oktay gibi olması mı istenmektedir?
    elbette herkes canının istediği yapmaktadır. ama hangisi doğru veya mutlak bir doğru var mı? hiçbir yerde olmadığı gibi taraftar davranışlarında da mutlak doğru yoktur. bahsedeceklerim birbirinden farklı taraftar tipleridir. hepsine taraftar diyeceğim, hepsi bir kısım taraftar demektir, kafamız karışmasın.

    örneğin taraftarların bir kısmı, kendi takımına, futbolcusuna kaybedilen bir maçtan sonra küfür edilmesini, protesto edilmesini hoş karşılamaz ve doğru bulmaz. ezeli rakibini bile aşağılamanın doğru olmadığını, saygı göstermek gerektiğini düşünür ve savunurlar. olumsuz bir sıfat olarak “elit taraftar” diye nitelenme tehlikesi vardır bunun. kulübe, takıma her koşulda destek olunması gerektiğini savunurlar.
    bir diğer taraftar tipi, protesto edilmezse takımın cezasız kalıp, bir daha maçları kazanmak gereği hissetmeyeceklerini iddia edebilmektedir. benzer bir örnek vermek gerekirse, hıncal uluç acımasızca eleştirdiği 2002 milli takımı dünya üçüncüsü olduğunda, 3.lüğü beğenmemekle birlikte kendine pay çıkarmıştı. kendisine olan hırslarından futbolcuların maçları kazandığını söylemişti. böylece, yıllar süren idmanlar, çalışmalar, tecrübeler taca çıkmış oldu. ben de ona soruyorum, niye yarı final maçından önce takıma daha fazla yüklenmedin?
    kimileri de işi abartıp takımı dövmek gerektiğini iddia eder. var böyle tipler. başarının böyle geleceğini düşünürler. ne de olsa dayak cennetten çıkmadır !

    taraftar takımı hep kazansın ister. takımını çok sever ama takım kaybedince, gazetelerin 3. sayfalarında sıkça gördüğümüz haberlerdeki gibi, seviyordum öldürdüm noktasına gelir. asıl derdi takımdan çok kendisidir. kendine taraftardır. önemli olan rakip taraftarlarla okulda, işte, kahvede, sokakta karşılaştığında kazanan, hatta koyan taraf olma isteğidir. sabır göstermez, bekleyemez. gelecekten bir şey istemez, başarı şimdi olmazsa olmasa da olur taraftarın gözünde.
    tribünlerde sürekli tezahürat olur. sessizce maç izlemek yakışmaz taraftara, öyle ya tiyatro mu burası? hayatında tiyatroya gitmemiş tribün amigoları söyler bunu. bilmezler ki, tiyatroda gülmek, güzel bir repliği alkışlamak neyse tribünde de golü, güzel bir pası, bir kaleci kurtarışını alkışlamak aynı şeydir. ingiltere bizim için çok uç örnek olmakla birlikte, bunları yapan bir taraftar kitlesi vardır. bütün maç bir uğultu duyulmaz stadda. ama bizde birbirinin benzeri 150 arabeskten dönme şarkı söyleyen takımın taraftarları çok beğenilir, yere göğe konamaz. kimse takıma ne katkısı olduğunu sorgulamaz.

    türkiye’de tribünlerde küfür vardır. hem de bolca. ama şöyle düşünmek gerekir, nerede küfür yok ki? tv’de, sokakta, okulda, iş yerinde hatta mecliste bile küfür var. bu kadar küfür olan bir ülkede yine de çok ayıp karşılanır küfür etmek. bizim iki yüzlülüklerimizden biridir.

    taraftarlık çifte standard ve çelişkilerle dolu olmak zorunda bırakır insanı. bizim topçu kulüp yaparsa iyi, diğeri yaparsa kötüdür. karşı çıkarsanız mahalle baskısı yersiniz.

    taraftarlık yerine sporsever olmayı öğrenmemiz gerek. ancak o zaman, takımını sevmekten zevk alabilir, formanı giyen oyuncunun senden çok o forma için çalıştığını anlayabilirsin. o zaman takımını sevmeyi diğerinin antisi olmadan becerebilirsin.

    hayatta sadece tuttuğun takım varmış gibi yapmamak lazım. gibi yapmamak diyorum, çünkü hiç kimsenin sağlığıyla, ailesiyle, işiyle tuttuğu takımı kıyaslayabileceğini sanmıyorum. eğer varsa böyleleri, onlar için üzgünüm. koca bir hayat geçer altlarından, haberleri olmaz.
    yazık !

    --- alinti ---
  • 42
    şartlar ne olursa olsun, takımını, staddan yuhalama hakkı bulunmayan güruh. o kadar para vermişmiş,
    lisanslı ürün almışmış falan filan. sana zorla mı aldırıyolar onları..? eğer kaçan üç-beş golde futbolcuna küfür edeceksen,
    takımını yuhalayacaksan, alma zaten o bileti, kombineyi, lisanslı ürünü..
    herşey güllük gülistanlıkken destekliyosan sadece taraftar mı senin adın..?

    hiç bir takım kaybetmek için çıkmaz sahaya, hiç bir futbolcu gol kaçırmak için giymez formayı, atamayınca sevinmez.
    "ceplerine her ay gaç para giriyo amuagoyim.. gazanacaklar..!!" şeklinde kahve ağzıyla konuşmaya hakkı yoktur
    o sebeple bu güruhun. ona o parayı veren yönetim, transfer eden yönetim, ne yapsın yani bu kötü futbolcu..?
    "hocam benim allah belamı versin,bok gibi futbolcuyum alma beni kadroya.." mı desin..?

    göğsünde armanı taşıyan adamı yuhlayamazsın sen..!! hiç bir şey, tekrar ediyorum hiç şey sana o hakkı vermez..!!

    mağlubiyet de futbolcularını yuhlayanların, takımının yanında olmayanların,
    şampiyon olduklarında sevinmeye, zerre kadar hakkı yoktur..!!
  • 43
    --- alıntı ---

    adam ali sami yen stadinda yerini almis. aldigi bilet tribünün en uzak kosesinde. yerine oturmus birinci devreyi güç bela seyretmis.
    o arada ön tarafta tam ortada bir koltugun bos oldugunu farketmis. devre arasinda siralar arasindan geçip o bos yere ulasmis.
    yan koltuktaki adama sormus:
    "burasi bos mu?" -
    "boş" diye cevaplamış adam.
    "nasil oluyor bu tiklim tiklim dolu stadda bos yer kalmis..?"
    "orasi benim esimin, bu maç için almistik. ama esim vefat etti..." -
    "çok üzüldüm," demis bizimki, "ama dost ve akrabalarinizdan birine neden vermediniz bileti?"
    adam cevap vermiş;- "onlarin hepsi su anda cenazede"

    --- alıntı ---

    ***
  • 44
    taraftar kitlesinin içinde, özellikle 10-25 yaş arası insan grubunda sonyıllarda garip bir grub cikti ortaya. herhangi bir avrupa takımı hakkında “bu hafta everton deplasmanındayız”, “wenger bize gider yapacağına oyuncularına sahip ciksin, bu hafta old trafforda mikicez onları”, “kop’ta coştuk yine, devsin liverpool”, “san siro’yu inletiyoruz yine”, “3 puanı aldık, yürüyoruz zirveye doğru, katalunya ispanya değil dedik”. sonra bakıyorum, bunları söyleyen adamlar ne ingiltere’de yaşıyor ne ispanya’da, ne almanya’da...adam sarigazili, dikilitaş’ta oturuyor, taksim’de oturuyor. hayatında bir kere de bu saydığı, “hayatimsin napoli” dediği takımın macina bile gitmemis. bu saplanti, bu sahiplenme nasil oluyor gercekden ilginc.
  • 46
    taraftar nedir, taraf tutmak mıdır, "ben bunlardanım" demek midir, daha doğrusu aşk nedir, aşk insana dayatılanların yaşanması mıdır, "çok acı çekiyorum" adı altında yapılanların bile uygunsuzluk kavramından uzaklaşmak için yapılması anormal midir, karşındakini rahatsız ettiğini bile bile "aşk acısı çekiyorum" ayağına kendi mental sorunlarını ertelemek midir uygun olan, aşk ne kadar özgürdür, aşk acaba özgür müdür, aşk tanıma ile oluşan bir olgu mudur, veya ilk görüşte mi gerçekleşir, ilk görüşte gerçekleşiyorsa, derslerde haftada bir kez gördüğüm, en fazla iki cümle konuştuğum birinin yanına gidip kendisine aşık olduğumu söylemem neden uygunsuz, onaylanamaz olarak değerlendirilir, bunu denemeye kalksam psikopat damgası yemez miyim, peki o zaman bilinçli bir ruh hali midir aşk, birini tanıdıktan sonra karar vereceksek aşık olmaya, buna aşk mı denir, yoksa içten pazarlıklı olmak mı, veya ruhu tam ortasından delen bir ışık huzmesine gidip sarılma isteği çok mu uygunsuzdur, aşk sadece insanlar arasında yaşanan bir olgu mudur, insan bir şarkıya, bir kitaba, bir takıma, bir oyuncuya, birinin sadece gözlerine aşık olamaz mı, peki bir şarkıya aşık olup onlarca kez dinleyebiliyorsa insan, neden aşık olduğu gözlere bakmaktan çekinmek zorundadır, o gözlerin sahibinin kişiyi tanıması veya tanımaması çok mu büyük bir etkendir, bir kitabın yazarını da tanımazsınız, ama o kitabı hayatınız boyunca okumaktan mutluluk duyabilirsiniz, gözlerin sahibi size "ne bakıyorsun" diyebilir, kitabın sahibi bir şey diyemez o ayrı.

    peki "ne bakıyorsun" cümlesinin sebebi nedir, ne bakıyorsun, niye bakıyorsun, sahi niye bakıyorsunuz, veya karşınızdaki neden rahatsız olabiliyor bakışlarınızdan, bir insan neden gözlerine bakar karşısındakinin, veya neden baktığını açıklamak zorunda mıdır, daha da ilginci bunun cevabını dürüst olarak verse ağzının ortasına bir tokat yemez mi, onu geçtim ne zaman "seni seviyorum", "senden hoşlanıyorum"a dönüştü, neden bu kadar amerikan, bu kadar avrupai seviyoruz artık, kaybetme korkusu mu, seviyorum dedikten sonra "ıyyy salak" olarak değerlendirilme korkusu mu, zannetmiyorum. gerçi ben seni seviyorum cümlesinden sonra resmen kaçabilecek, korkacak, daha vahimi kayışı koparabilecek insanlar var bu dünyada, e peki tamam sevmiyorum, hoşlanıyorum, oldu mu, o zaman oldu, "çıkabiliriz". bu mudur aşkın izlemesi gereken yol, peki tamam, seni seviyorum cümlesi mümkün olabilecek en yanlış insana da söylenmiş olabilir, kendimden biliyorum, ama bu bir başkasını sevmenin önünde engel midir, korku var mıdır ki aşkın içinde, sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek mi yer, veya aşk insana dilinin acısını unutturabilir mi, belki.

    daha da ötesi, aşk söylemek midir, "seni seviyorum" demek midir, "sen var ya sen" midir, bunu haykırmak mıdır aşkın göstergesi, başkalarına duyurabilmek midir aşkın çekirdeği, yoksa "platonik" olarak isimlendirilen, bir yandan da eziklik göstergesi sayılan aşk daha mı saygındır, peki aşk saygınlık içermeli midir o zaman, gurur ve saygı arasındaki fark nedir, laubaliliğin sınırlarında dolaşan bir aşk ne kadar aşktır, arkasından ölüme gidebileceğim, ama beni neredeyse tanımayan biri için hissettiklerim, gidip onunla iki ay "çıktıktan" sonra sevişmemden daha mı az "olması gereken"dir, öyle değilse neden öyleymiş gibi davranıyor insanlar, öyleyse aşk ne kadar anlaşılabilir durumda, aşk diye ne yaşanıyor, veya her olguya yaptığımız gibi bunu da sündüre sündüre başka ve çirkin bir yaratığa mı dönüştürdük, bu çirkinliğin peşinden mi koşuyoruz farkında olmadan, veya dibine kadar farkında olarak yaşadıklarımızın.

    peki bunu futbola nasıl uyarlayabiliriz, bir şarkıya aşık olabiliyoruz, bir takıma da aşık olabiliyoruz doğal olarak. takıma aşık taraftar, takım için ölüme gidecek taraftar, takımı için öldürecek taraftar... bunlar var bu dünyada, biraz yüzeyselleşmek gerekirse (açılın uyduruyorum) dört tip taraftar var, takımı hayatı zanneden ve takımda işler yolunda gitmediğinde ruhsal sorunlar yaşayan birinci grup, takımdan haberdar olmayan ama sorsan "şu takımlıyım" diyecek ikinci grup, takımı takip eden ama hayatının merkezine almayan üçüncü grup, takımı takip eden, takımın sevinciyle sevinen, üzüntüsüyle üzülen, takımın sorunlarını çözemeyecek olsa bile kendi içinde bunların sıkıntısını yaşayan, yine de hayatının geri kalan kısmını bunlardan ayrı tutmayı başarabilmiş, takım dışında futbolu da genel olarak seven dördüncü grup. bunların arasında kalanlar da olacaktır büyük ihtimalle, üçüncü grubun içinde olduğunu zannedip ikinci grupta takılan, veya birinci grupta olmayı marifet sananlar daima vardır. peki aşk burada nerede duruyor, hiçbir yerde durmuyor. aşk futbolun içine yayılmış durumdadır zaten. birinci grup iki ay "çıktıktan" sonra sevişmeye başlayan, bunu amaç edinen gruptur, ikinci grup "hoşlanan" gruptur, üçüncü grup mantık evliliği arayışında olan gruptur, dördüncü grup platonik seven gruptur.

    başa dönüyorum, aşk saygınlık içermeli midir, gurur ve saygı arasındaki fark nedir, laubaliliğin sınırlarında dolaşan bir aşk ne kadar aşktır, stada gidip "aşkı" uğruna sahaya su yağdıran, yumurta atan, rakip taraftarların canına kasteden, toplu küfür etmek için bekleyen bir kişi aşık mıdır, yoksa içten pazarlıklı mı, veya bu insanların kendisini takıma aşık zannetmesi dünyada karşılaşılabilecek en vahim durumlardan biri midir, terkedildiği zaman "sevdiği"nin peşine düşen, "benim olacaksın" diyen, reddedilirse silah çekip vuran, ifadesinde "çok aşıktım" diyenlerden ne farkı vardır bunların, veya saplandığı yerden çıkmamakta direnen bir ruh hastasından ne farkı vardır, ben söyleyeyim, yoktur. iki kere sordum, bir cevap yazmadım, evet aşk saygınlık içermelidir. gözlerinin içine baktığında kalbini sarsan birine "senden hoşlanıyorum" demek örneğin benim gözümde büyük saygısızıktır, zira insan hoşlandığı kişi ile arkadaş olur, bunu da söylemesine gerek yoktur, bu cümleyi hislerinin cümlelere dökülmüş hali olarak görenlere de kafam girsin. bunun dışında aşk, aşık olunana saygıyı gerektirir, bu yüzden "hastası olmak" ile aşık olmak farklı kavramlardır. içten olmak doğal olarak getirir bu saygıyı, işte bu içtenlik yok insanlarda artık. kimse kendisinin hatalı olabileceğine inanmıyor, hatasını kabul etse bile aynı hatayı onuncuya yapıyor, taraftar da böyle. 2000'de başlayan süreç ile birlikte şu dönem içinde rezil kepaze bir konuma gelen galatasaray taraftarı hatalı olduğuna inanmıyor. reisler, başkanlar, çakma reisler, amigolar, "ben de reis olucam" idolojisini ruhuna yedirenler, reislerin kalça nahiyesini yalamakla meşgul olanlar, tribünde başarılı olduğunu zannedenler, alayına gitmeye çalışanlar, taraftarlığı takıma destek değil, takım üzerinden prim yapma aracı olarak görenler tribünün bir yarısını, olan biteni kavrayamayanlar, tribünlerin kendi yüzüne tüküren haline tükürenler, bu kaos ortamının nedenini aramayı düşünmeyenler öbür yarısını oluşturuyor.

    bu olay tribün dışında da böyle. etrafında "büyük" taraftar olarak bilinmek isteyenler, "bu takım için ölüme giderim hacı" insancıkları, televizyonun başında bile küfür dağarcığını sonuna kadar kullananlar, takımın devamlı olarak kötü yönetildiğini söyleyenler, sabır denen olgudan nasıbini almamış olanlar, fikir sahibi olmadan yazmaya çalışanlar, birikimi sıfırın altında olmasına rağmen grup oluşturmaya çalışanlar, kendisini en şahane taraftar zannedenler taraftarların bir bölümünü oluşturuyor, öbür bölümünü ise... lan öbür bölümünü de bunlar oluşturuyor aslında. oldukça küçük bir azınlık aklı başında olan insanlar, takımı sevmenin, desteklemenin ötesinde bir şey olmadığının farkında olanlar, gerçekten aşık olanlar. hani birine aşık olduğunuzda her türlü akıl dışı olayın içine girmeniz doğaldır ya, futbolda böyle değildir. hatta tam tersidir. bu söylediğimi açmayı, daha detaylı anlatmayı reddediyorum, bu yazıyı da burada kesiyorum, devamını kendiniz yazın. aşk bazen tek başına kalıp düşünmektir. yok lan şaka yazı fazla iğrenç ve deneysel oldu daha fazla uzatırsam okunmaz bir hal alacak ondan bıraktım.
  • 47
    budur;

    8 aralık 2009 akhisarspor istanbulspor maçı'nda istanbulspor deplasman tribünü. arma sevdalısı bu adamdır işte. herkes gitmiş o kalmış. heykeli dikilmeli. bazıları da utanmalı. tarihe geçmeli bu abide adam kimse.

    http://www.akhisarhaber.net/...tanbul%20%282%29.JPG

    edit: ismini öğrendim. kenan diye bir arkadaşmış. tüm deplasmanlara tek başına gidiyormuş. bu da göztepe istanbulspor maçı. yine atkısını açmış ve yine tek başına. hasta oldum elemana.

    http://3.bp.blogspot.com/...s1600-h/S6300942.JPG

    edit2: aha videosunu da buldum bu kenan kardeşin:

    http://www.facebook.com/...68750&ref=nf

    edit3: tribün dergi forumlarındaki istanbulls nickli arkadaşımızmış.
  • 48
    ah su, ah su... ulan su! benim evin banyosunda sorun vardır efendim, bahar ayları geldiğinde banyo yapmak işkencedir. özellikle dünkü gibi ne soğuk ne sıcak havalarda banyonuzu akşama bıraktıysanız, banyonuzun tam ortasında suyun soğumasıyla karşılaşabilirsiniz. çoğunuzun evinde de öyledir. hülasa, 9 mayıs 2010 ankaragücü fenerbahçe maçı ile banyo yapmak için pek alakadar olamadım. ilk golü attıktan sonra o sinirle maçı takip etmeyi bıraktım. suyum da soğuyunca daha da sinirlendim, aşağı indim. televizyon açıktı, bir dizi vardı. sağ üst köşede de canlı maç skoru. çok zevkli oluyor sezonun sonlarında televizyonun sağ üst köşesinden maç takip etmek. gerçi bu sene olduğu gibi takımın iddiası kalmadıysa bir etkisi olmuyor ama o heyecanı dizi izleyerek sinire bıraktığınızı görmek zevkli oluyor. neyse, fenerbahçe 2. golü attı, birazdan 3. gol geldi. şu bilgisayarı laptop alsaydım da sözlüğe baksaydım, içimden dedim ki "kesin bizim sözlükte kaleci satılmış ilan edilmiştir." birazdan sözlüğe baktım; bingo. ne diyorsak o, evvelki tecrübelerimize dayanarak konuşuyoruz tabii. bu tayfa daha önce murat şahinle ivesa'ya da maç sattırmıştı. hatta murat şahin'i biraz savunmaya kalktım da, sonradan baktım başa çıkamıyorum, bıraktım bu işleri (bkz: murat şahin/@sutoglan).

    değişik oluyor bu taraftar tipleri; apaçisi oluyor, eliti oluyor, "ben bir forma alıp kulübümü şahlandırıyorum lay lay lom"cu * orta direk kısmı oluyor. fenerbahçelisi oluyor, beşiktaşlısı oluyor, galatasaraylısı oluyor. ama hepsinin ortak bir özelliği var ki hepsi şike konusunda uzman oluyor. almanya bahis konusunda o kadar davalar açıyor, ne gerek var efendim? sorsunlar bizim taraftarlara, anında kim şike yapmış, hangi maç neler dönmüş bir bir saysın. ha tabii, işin içinde "taraf" olmak olunca biraz farklı oluyor şike bulmak. mesela bu sezon biz şampiyonluğa oynasaydık, fenerbahçe'nin yerinde biz olsaydık kesin bursaspor'un rakiplerinin bursa'ya yattığını söylerdik, bursaspor'un başkanı'nın * * karanlık işlerini bir bir ortaya dökerdik. fenerbahçeliler de tabii bu esnada bizim rakip kalecileri satın almamızdan bahsediyor olacaktı. "erkek milleti değil misiniz, hepiniz aynısınız" lafı buraya "cuk" oturuyor, sadece erkeklik gitsin taraftarlık gelsin, ama cinsiyet ne olursa olsun erkekliğe bok gelmesin, rakibin başarısını kabullenme. baksan adam normal hayatında gayet mülayim, hak hukuk gözeten bir tiptir ha! kimsenin hakkına girmemeye özen gösterir, "yediğin içtiğin haram sayılıyor olm" diyerek gusül abdestini alır. ama iş "taraf" olmaya gelince rakip kalecinin günahını almaktan korkmaz. gözü dönüyor adamın.

    neyse, benim bir önerim olacak. daha önce in haldun we trustçılar nasıl bunu düşünememiş, hayret! seneye 2010-11 sezonu'nun başında transfer yapmayalım. elimizdeki kadroyu da tasfiye edelim. yıldırım demirören'in hayalini gerçekleştirip, maaş gideri çok düşük olan paf oyuncularla sahaya çıkalım. kaç maç var ligde? düşürülen takım olmazsa 34. her maçın öncesinde rakip takımın kalecisine kulübünden alacağı parayı bir maçı bize satması karşılığında teklif edelim * *. sonuçta rakip kalecilerin çoğu düşük ücretle oynadığı için * bu 34 maçın bize olan gideri şimdiki kadromuzun aldığı paradan çok daha düşük olacaktır. böylece hem tasarruf edip hem de 102 puanı cepte bilmiş oluruz. ama sadece kalecileri satın alalım; defansa, forvete filan gerek yok. hepsini satın alınca bütçeyi aşar, tek kaleci satın almak garanti yolmuş, bu sene gördük.
  • 49
    taraftarlık kendini kandırmaktan öte bir durum değildir, sizin için oynadığını zannettiğiniz, siz olmasanız olmayacak zannettiğiniz bir olgunun peşinden gitmek taraftarlık. futbol kulübü dediğimiz kavramın bir ruhu, bir benliği yok. bir kulübü tarihi süresince yöneten adamlar, yıllar içinde kulübün kimliğini belirler. kurucusunun amaçlarına bağlı kalan takımlar vardır, kim yönetiyorsa onun şeklini alan kulüpler vardır, çok destekleyeni yoksa kendi yağında kavrulan kulüpler vardır. bu özelliklerin hiçbiri, sevmeyi gerektirecek özellikler değil. yani bir takımın kurucusu "beyler türkiye şampiyonlukları istiyorum, çok istiyorum bunları ben" dedi diye sevemezsiniz bir kulübü. ama belki kulübün hedefleri ile sizin hedefleriniz örtüşebilir, mi?

    bir kulübün hedefleri ile bir insanın hedefleri nasıl örtüşebilir ki, yani ben etrafımda "mutlaka ingilizler gibi oynamalıyım" diyen bir galatasaraylı görmedim. "türkiye benim için ilk planda" diyen bir fenerbahçeli de görmedim. "vizyonumu kısa sürede büyütmem lazım", "bende transfer bitmez" diyen kimse de yok. şimdi bunlar gerizekalı bir insanın cümleleri gibi gelebilir ama bunlar üzerinden olayı anlamam lazım.

    peki taraftar, neden taraftar? hayalleri olan, büyük şeyler düşünen, akıllı bir insanın fenerbahçe taraftarı olması, onun fenerbahçe'nin küçük hedeflerini benimsediği anlamına gelmez. siz neden aşık oluyorsanız, insanlar da o yüzden taraftar oluyor. daha sığ, daha açık, insanı tüketme derecesi çok yüksek olmayan bir aşk. dolayısıyla bunun sebebini de sorgulayamazsınız. sen neden fenerbahçe taraftarısın demek, fenerbahçe taraftarları çok salak demekten daha büyük bir beyinsizlik örneğidir. karşınızdaki size aynı soruyu sorduğunda "eaea yani galatasaray gibisi var mı şimdi eheh" diyerek yanıtlayamazsınız çünkü. taraftarlık mantıksızlığın limitidir, bir insana aşık olmak bile zaman zaman (çok nadir, baya nadir) daha fazla anlam ifade edebilir. dolayısıyla taraftarlık aslında eleştirilemez olmalıdır. ancak sadece taraftarlığın bilincinde olunduğunda.

    takım ile taraftar arasındaki ilişki, ilk görüşte aşık olduğunuz, ancak sizi ilk gördüğünde sallamayan birine vurulmak gibidir. karışamazsınız, değiştiremezsiniz, yaptıklarını engelleyemezsiniz, size göre davranmasını isteyemezsiniz. bunları zaten yapmamanız gerekir ya, neyse. yani tek farkı zamanla iletişiminizi ilerletemezsiniz. bu yüzden taraftarlığının bilincinde olmayan çok insan var etrafta. kulübü de kendisine aşık zannedenler diyoruz bu kesime, ben diyorum en azından. bunlar kulübü kendisine çalışıyor zanneder, kendi istediği adamları ister, kendisinin hoşuna gidecek şekilde oynansın ister. ve bunun nedenini kendisine açıklayamaz. "takım hızlı oynayacak abiiiii"nin amacı nedir söyleyemez. dolayısıyla şuursuzdur, kayışı koparmıştır, devrelerini yakmıştır. bencilliğin ortaya çıkaracağı sonuç da budur zaten, kulübü kendisine aşık zannedenler en sonunda kendilerine zarar verir sadece. kulübe zarar verecek kadar ruh hastası olanları da gördük gerçi, hatta aslında kendisini sallamayan kulübü reddedenleri, "ben böyle kulübü istemiyorum arkadaş" diyenleri gördük. kulübün de çok skindeydi.

    neyse, bari bu yazıyı kendimi tüketmeden bitirebilmem lazım. kısaca taraftarlığı adam gibi yapmak lazım, hani var ya adam gibi sevmek, hani bilmediğiniz, bilmediğim, öyle yapabilmek lazım. bunu yaptığınızda belki kulübün artık olmayan ruhu oluşur. gün gelir bir uyum yakalarsınız, gün gelir sevmeniz cidden anlam ifade eder. işte o gün bu kulüpten bir şeyler isteyebilirsiniz.
  • 50
    insan kendisine neden zarar verir, bilinçli ya da bilinçsiz, ben bunu anlayamıyorum. insan unutması gereken şeyleri unutmaz, olmayacak işlerin peşine düşer, kendine en uzak olanı sever, kendine en yakın olandan kaçar, doğru olanı yapmaz, yanlış olanın peşinden ısrarla gider, bir ümit diye yapmayacağı salaklık yoktur, kendini tüketmeyi sever, şikayet etmeyi sever, acı çekmeyi sever, acı çektiren olguyu sever, ama acı kavramına nefret kusar.

    "bunu neden yapıyoruz acaba, hadi bu konuya eğilelim" diyeni lukunku ellesin. böyle bir konuya girsem yüzyıllar sürer, yine de bir sonuç alabileceğimden emin değilim. bunu yapıyoruz yani, yapmıyorum diyen varsa bana bir uğrasın, aramızda çözeriz. ben kendisine yepyeni, gıcır gıcır dertler yaratırım. yani kendimizi yaralamayı seviyoruz, karşımızdakilerin yaptıklarını yıkmazsak rahat edemiyoruz, hayatta erdem diye bilinen bütün olguları ezmeyi seviyoruz. sonra da bunu savunuyoruz.

    nasıl oluyor bilemiyorum, ama frank rijkaard ve johan neeskens'in, hatta galatasaray yönetiminin ortaya koymaya çalıştığı şey, ilk adımlarını atarken tökezlediğinde hemen üşüştünüz başına. sesinizi pek çıkarmadınız ama belliydi kalkamamasını istediğiniz. ikinci adımını attı, düşecek gibi oldu, hemen sırtına elinizi koydunuz, yardım ediyoruz ayağına. baktınız devam ediyor, bir daha bocalayacağı ana kadar beklediniz. üçüncü adımını attı, dördüncü adımını attı, bu sefer de haykırdınız hep beraber, "vay be koşmaya başladı" diye. şu takımın bir zamanlar koşmasını sağlayan adama frank rijkaard'dan önce yarım dönem bile sabredememiştiniz. öyle bir hatırlatayım dedim. beşinci adımdan sonra yalpalamaya başladı doğal olarak, koşmasını istediğiniz için belki de. hemen arkasından koşup ittiniz, en zorlu dönemde dengesini bozduğunuz için düştü, henüz gelişmediği, gelişmesine izin vermediğiniz için de hala orada duruyor.

    yani bu sıkıntıların nedeni frank rijkaard değil, sizsiniz. bütün destekçileri tarafından yıkılması içten içe istenen bir imparatorluk ayakta duramaz doğal olarak. hele bu enkaz eşeleyicileri "abi nasıl olacak bu iş yaaa" diye sağa sola dert yanmıyorlar mı, işte ben buna gülüyorum. sağlam gülüyorum yani bu aralar bayılma tehlikesi geçirecek kadar kötü olduğum halde, allah da sizi güldürsün.

    olmayacak bu iş merak etmeyin, sizin istediğiniz en sonunda yine olacak. bu ülkede güzel sayılabilecek bir olay, bir ilerleme görmeyeli uzun zaman oluyor. yani kendi gizli imparatorluğunuz sayesinde oluşturulmaya çalışılan yapıları yıkacaksınız. ve sonunda yine siz zarar göreceksiniz. aslolan her zaman, her şekilde insan faktörüdür. sizin göremeyeceğiniz, sizin katkı yapmadığınız bir başarı, bilinçaltınızda gizliden gizliye aslında istemeyeceğiniz bir başarıdır. bu artık bir hastalık haline geldiği için gizliden gizliye değil, gayet açık istemiyorsunuz hiçbir başarıyı.

    uzatmaya gerek yok, zaten finalim var. "sıkıyorsa uzat" gibi bir durum söz konusu. "kısaca bilmemne bilmemne" bile demiyorum, bu yazdıklarımı anlayan varsa anlamıştır, özet geçmemi isteyen inciciler mesaj atabilir. bu da herhalde taraftar başlığındaki üçüncü anlam ifade etmeyen entarim oldu, kısfmet.