• tanımımız bu ; dünyada bir eksik, ahirette bir fazla olan galatasaray sevdalısı grup.

    bir taraftar düşünün...
    galatasaray' ı çok sevsin çocukluğundan beri. her yaptığı harekette galatasaray' ı ansın. tarağına kadar sarı kırmızı bir hayatı olsun. biri kız biri erkek iki çocuğu olsun. onlar da galatasaray' ı çok sevsin. eşi arda turan' ı neredeyse üçüncü çocuğu olarak kabul etsin. gurbetteki çocuğuna maç izletmek için msn' den d smart yayını yapsın özel olarak.

    bir taraftar düşünün...
    maç sırasında yayın giderse yağmur demesin antenle uğraşsın cimbom aşkı için. anteni yapamazsa oğlunu da yanına alıp gece gece maçı gösteren kahvehane arasın. üst üste gelen hastahane nöbetlerini tuttuğu halde oğlunun ricasını kırmasın. beraber orjin köfte sırası beklesin. maç sırasında ıslansın. eşinin maç öncesi dualarının tuttuğunu görünce her maç öncesi dua ettirsin. herkes oğluna bisiklet, atari vs. alırken parçalı forma alsın. başhekimin alex tribününden peşin kombine alacak kadar koyu fenerli olduğunu bildiği halde görev yaptığı ameliyathanenin ortasına cimbom atkısı assın meşhur 16 dakikadan sonra.

    bir taraftar düşünün...
    14 sene şampiyon olamadığımızda ne hissettiğini sorduğumda : '' ben başarı için takım tutsaydım real madrid' i tutardım zira o senelerde hep kazanırlardı ama bu kuşlara özgü birşeydir '' desin. evde maç izlerken oğlu ile beraber hakeme kaydırsın. oğlu maça bilet, forma veya kombine almak istediğinde ay sonu demesin. her daim alsın. istanbul' daki ilk haftasında yol iz bilmezken olimpiyat stadyumuna gitsin.

    bir taraftar düşünün...
    akciğer kanserine yakalanıp kemoterapi tedavisi görürken sturm graz maçını takip etmeye çalışsın. maç atkısız seyredilmez desin. evden atkısını istetsin. hatta bunlar eskidi deyip yürüyemeyecek kadar hasta olduğu halde haydarpaşa gata' dan çıkıp kozyatağı gs outlet' e gitsin. yeni eşofman ve tişört alsın. geçirdiği kahrolası hastalıktan sonra solunum cihazına bağlanıp kalp krizi geçirerek vefat ettiğinde üzerinde galatasaray tişörtü olsun.

    bu taraftar benim babamdı.* :(

    (bkz: huzur içinde yat baba)*
  • 2008 yılıyla birlikte evrim geçirdiğine inandığım insanlar.

    peki ne oldu 2008'de? yanlış hatırlamıyorsam facebook'un türkiye'de hüküm sürmeye başlaması 2008'e uzanıyor. hüküm sürmek dediğim de şu anki gibi değil. yani henüz annelerimiz, babalarımız burayı keşfetmemişti. ibo evlenmemişti. süleyman hep başbakan.

    neyse, buradaki kitlenin arayışı onları twitter'a getirdi. facebook malum, haber yayılması söz konusuysa hantal bir site. twitter öyle değil. akıcı, süratli. 2008'de facebook'ta gruplar kuran, futbol sayfaları beğenen, facebook yorumları yapan kitle geldi twitter'a. burada her şey o kadar süratliydi ki. üstelik hesap açmak, çoklu hesap yönetmek burada daha kolaydı. anonim hesap facebook'ta tekin bulunmazken twitter'da çokça karşılaşılan hesap türü oldu. artık herkes haber yapabiliyor, herkes atıp tutabiliyor, herkes her olaya dahil olabiliyordu.

    nikaragua'da yapılan darbenin türkçe tartışılabildiği bir ortam burası.

    kahvede, okulda, işte yapılan yorumlarınıza mikrofon tuttu twitter. artık sizi duymak isteyen ne kadar uzakta olursa olsun duyabiliyor. taraftar da bunu sevdi sanırım. uğur karakullukçu, emre özcan, bülent timurlenk... bunların hepsi internetten gelme diye biliyorum. benim bir düşüncem de var: buralarda yazıp çizen herkesin içinde vardır buradan keşfedilmek, önemsenmek, "büyük adam" olmak, televizyonlara çıkmak. hatta bazı arkadaşların sadece dikkat çekmek adına sivri yazdığını düşünüyorum. fark edilmek, ekranda veya gazetede olmak istiyorlar. hayalleri o.

    taraftar taraftarlığı unuttu.

    şahsen ben kendimi fanatik görmüyorum. takım iki farklı gerideyse maçı kapar, bildirimlere bakarım. gol gelirse göz ucuyla takip ederim. beraberlik gelirse açarım. galibiyetlerimizden inanılmaz keyif alırım. mağlubiyetlerde oynayacağınız topun diye küfür eder geçerim. bana göre sağlıklı taraftarlık budur. şampiyonluğu kutlarsın, mağlubiyete kızarsın, o akşam tadın kaçar, yarın hayat devam eder. hiçbir zaman anlamadım ağlayan, sızlayan, her şeye karışmaya çalışan insanları.

    taraftarlar öyle bir evrim geçirdi ki artık hem taraftar, hem yönetici, hem teknik direktör olmak istiyor.
    o gitsin, bu gelsin.
    o yönetici karadenizli, rizeli, cahil, iş bilmez.
    bu yönetici anca tivit atıyor.
    başkan ko aparıyor sel mel diyor.
    hoca futbolu bilmiyor.
    belhanda pas atamıyor.

    arkadaşlar ya. arkadaşlar ya.
    şimdi somut belge isteyeceğim. hanginizin antrenörlük lisansı var mesela? maşallah lisansı olanlar bilmiyor, sizler biliyorsunuz. bu burada böyle değil sadece. ingilizce forumları açın oralar da böyle. adam sabah sosisinin yanında fasulye yemiş, bana oradan 4-4-2 diyor. ya yürü git. aston villa holiganı seni.

    yöneticiliğin nasıl değerlendirildiğini zaten anlamıyorum. herhalde hepimiz insan kaynaklarındanız, hepimiz ceo falanız. anlamıyorum.

    biliyorum, artık bir şarkı 6 dakikaysa onu bile açmak istemiyorsunuz. vaktiniz çok kıymetli. hemen tüketmek istiyorsunuz. seri kısa pas atarsa öldürmek, luyindama topla çıkarken hata yapsa gömmek, abdürrahim albayrak ekrana çıksa parçalamak istiyorsunuz.

    ama siz taraftarsınız ya.
    gerçekten samimi söylüyorum sağlıklı değil bu.
    böyle fanatik bir dostuma önce sevgilisi tahammül edemedi. sonra ailesiyle kavga etti. yüzüne de söyledim aptallık ettiğini. sen bu işten para kazanmıyorsun. sevin, üzül, ertesi gün hayatına devam et.

    öyle bir tüketim aşkı ki şu an takımda iyi kötü iki forvet var, bir tane orada oynayabilen uluslararası oyuncu var, iki tane genç futbolcu var. ama şu an falcao olmadı diye açıklama yapılsa "taraftar" öldürecek yönetimi.

    arkadaşlar siz kimsiniz çok afedersiniz? olmadı işte.
    aranızda hiç mi yok beş net eksik yaptığı için en iyi okulu kaçıran? e aileniz de kırsaymış bacaklarınızı. malum olmayınca böyle yapmak gerek, ben sözlükteki dostlardan böyle gördüm.

    biraz da olursa sevinsek, olmazsa elde de şu vardı, bakalım ne yapacaklar desek?
    biliyorum hepiniz tüketmek istiyorsunuz.
    tinder'da 5 dakikada 25 kızı sağa, 25 kızı sola atmaya bayılıyorsunuz.
    spotify'da bir dinlediğiniz şarkıyı bir daha duymadan bir sürü şarkıyı dinlemeyi seviyorsunuz.
    youtube trendler zaten canınız, kanınız.

    ama biraz da taraftarlığı hatırlasanız? en azından hatırlıyormuş gibi yapıp burada insanları boğmasanız?
    ya da boğacaksanız size kızıldığında linç de linç diye kıvranmasanız?
  • herkesi canindan bezdiren ama herkesin de dahil oldugu guruhtur.

    20 yillik futbolseverligim bana sunu ogretti, taraftar seni yaptigin sey icin surekli elestirir, onu yapmayip kendilerinin onerdigi seyi yapmis olsaydin dahi elestirir, bu sefer de o an kizdigi seyi yapmadigin icin kizar. taraftar boyle.

    surekli ayni terane canimi yedi artik.

    a yapilsa, b neden yapilmadi b yapilmaliydi yonetim istifa
    b yapilsa, a varken b yapildi buyuk sacmalik yonetim istifa
    a ve b ayni anda azar azar yapilsa c secenegi dusunulmeliydi a ve b'nin ayni anda olmayacagi cok asikardi yonetim istifa
    c secenegi yapilsa a ve b varken c gibi bi fanteziye ne gerek vardi cok yanlis yapildi yonetim istifa

    bugun zamanda geriye gitsek, 1 forvet alinsa bu sefer de men edilsek bugun forvetsizlige kizanlar o zaman men edildik vay hainler diyecekti.

    gomis satilmasa ve kotu performans gosterse vay efendim ederi varken neden satilmadi.

    gomis satilip yerine 2 forvet alinsa vay efendim galatasarayin parasini boyle hunharca harcamak ve men edilmek olur mu.

    bunlarin hepsini soyleyen taraftar da ayni kisiler olur surekli. yemin ediyorum zaman makinesi olsa iki yuzlulugunu kanitlamak icin taraftarlarin ilk bunu deneyecegim.

    biktim ya.
  • demin ana haberden sonra kısa geçen bir spor bülteni görünce aklıma geldi. şimdiki taraftarlık da taraftarlık mı be :( bilgi şu zamanda her yerde ve devamlı..

    ben çok hatırlıyorum eskiden ntvsporun da olmadığı günleri. tgrt, kanal d, show tv gibi kanalların ana haber bülteninden sonraki verecekleri spor bültenlerini deli gibi beklediğimi. hele ki yaz transfer sezonunda of of. akşam saati çıkar cüneyt şen galatasaray laurent robert'i istanbul'a getirdi, gravesen için beklemede derdi ben allah allah çekerdim tv başında.
  • taraftarlık kendini kandırmaktan öte bir durum değildir, sizin için oynadığını zannettiğiniz, siz olmasanız olmayacak zannettiğiniz bir olgunun peşinden gitmek taraftarlık. futbol kulübü dediğimiz kavramın bir ruhu, bir benliği yok. bir kulübü tarihi süresince yöneten adamlar, yıllar içinde kulübün kimliğini belirler. kurucusunun amaçlarına bağlı kalan takımlar vardır, kim yönetiyorsa onun şeklini alan kulüpler vardır, çok destekleyeni yoksa kendi yağında kavrulan kulüpler vardır. bu özelliklerin hiçbiri, sevmeyi gerektirecek özellikler değil. yani bir takımın kurucusu "beyler türkiye şampiyonlukları istiyorum, çok istiyorum bunları ben" dedi diye sevemezsiniz bir kulübü. ama belki kulübün hedefleri ile sizin hedefleriniz örtüşebilir, mi?

    bir kulübün hedefleri ile bir insanın hedefleri nasıl örtüşebilir ki, yani ben etrafımda "mutlaka ingilizler gibi oynamalıyım" diyen bir galatasaraylı görmedim. "türkiye benim için ilk planda" diyen bir fenerbahçeli de görmedim. "vizyonumu kısa sürede büyütmem lazım", "bende transfer bitmez" diyen kimse de yok. şimdi bunlar gerizekalı bir insanın cümleleri gibi gelebilir ama bunlar üzerinden olayı anlamam lazım.

    peki taraftar, neden taraftar? hayalleri olan, büyük şeyler düşünen, akıllı bir insanın fenerbahçe taraftarı olması, onun fenerbahçe'nin küçük hedeflerini benimsediği anlamına gelmez. siz neden aşık oluyorsanız, insanlar da o yüzden taraftar oluyor. daha sığ, daha açık, insanı tüketme derecesi çok yüksek olmayan bir aşk. dolayısıyla bunun sebebini de sorgulayamazsınız. sen neden fenerbahçe taraftarısın demek, fenerbahçe taraftarları çok salak demekten daha büyük bir beyinsizlik örneğidir. karşınızdaki size aynı soruyu sorduğunda "eaea yani galatasaray gibisi var mı şimdi eheh" diyerek yanıtlayamazsınız çünkü. taraftarlık mantıksızlığın limitidir, bir insana aşık olmak bile zaman zaman (çok nadir, baya nadir) daha fazla anlam ifade edebilir. dolayısıyla taraftarlık aslında eleştirilemez olmalıdır. ancak sadece taraftarlığın bilincinde olunduğunda.

    takım ile taraftar arasındaki ilişki, ilk görüşte aşık olduğunuz, ancak sizi ilk gördüğünde sallamayan birine vurulmak gibidir. karışamazsınız, değiştiremezsiniz, yaptıklarını engelleyemezsiniz, size göre davranmasını isteyemezsiniz. bunları zaten yapmamanız gerekir ya, neyse. yani tek farkı zamanla iletişiminizi ilerletemezsiniz. bu yüzden taraftarlığının bilincinde olmayan çok insan var etrafta. kulübü de kendisine aşık zannedenler diyoruz bu kesime, ben diyorum en azından. bunlar kulübü kendisine çalışıyor zanneder, kendi istediği adamları ister, kendisinin hoşuna gidecek şekilde oynansın ister. ve bunun nedenini kendisine açıklayamaz. "takım hızlı oynayacak abiiiii"nin amacı nedir söyleyemez. dolayısıyla şuursuzdur, kayışı koparmıştır, devrelerini yakmıştır. bencilliğin ortaya çıkaracağı sonuç da budur zaten, kulübü kendisine aşık zannedenler en sonunda kendilerine zarar verir sadece. kulübe zarar verecek kadar ruh hastası olanları da gördük gerçi, hatta aslında kendisini sallamayan kulübü reddedenleri, "ben böyle kulübü istemiyorum arkadaş" diyenleri gördük. kulübün de çok skindeydi.

    neyse, bari bu yazıyı kendimi tüketmeden bitirebilmem lazım. kısaca taraftarlığı adam gibi yapmak lazım, hani var ya adam gibi sevmek, hani bilmediğiniz, bilmediğim, öyle yapabilmek lazım. bunu yaptığınızda belki kulübün artık olmayan ruhu oluşur. gün gelir bir uyum yakalarsınız, gün gelir sevmeniz cidden anlam ifade eder. işte o gün bu kulüpten bir şeyler isteyebilirsiniz.
  • bu ülkede hiçbir değeri olmayan, en ufak bir saygı ve anlayış göremeyen güruhtur. maçları takip eder, imkanı varsa gitmeye çalışır; anne babası söylenmeye başlar. parasını verip bilet almaya çalışır, karaborsacıya muhtaç bırakılır. aynı parayı verip bir gece kulübüne ya da bilmemnereye giden insanlar "beyefendi" olur, taraftar ise çapulcu diye nitelendirilir. belediye otobüsünü ateşe verenlere polis dokunmaz ama takım otobüsünü karşılamaya çalışanların canına okur. ne idüğü belirsiz herkes okulda istediği yere stand açar, ama taraftar grupları açamaz. herkes hıncını çıkarır, taraftar ise gönülden sever...
  • kimileri çok vefasız, çok karaktersiz olabiliyor. gerçi bunlara taraftar demeye dilim varmıyor. başarıdan başka bir şeyi kabullenemeyen, çıkarcı, sömürücü insanımsılar. galatasaray taraftarı, fenerbahçe taraftarı, beşiktaş taraftarı... hiç farketmez. her takımda var bunlardan ve can acıtıyorlar.
    sen kimsin ki hasan şaş'a telefon fırlatıyorsun, sen kimsin ki rüştü reçber'e tekme atıyorsun, sen kimsin ki serdar bilgili'nin yüzüne karşı ana avrat küfür ediyorsun?
    kulübüne hiçbir katkısı bulunmamış adamlara tepki gösterirsin bunu anlarım,* ama kulüp için yaptıkları belli olan, yenilgiye senden benden çok üzülen adamlara bu terbiyesizlikleri* yapma hakkını sana kim veriyor?

    **
  • tribünlere, salonlara dolana kadar ancak ve ancak uzaktan izleyebilen, bu süreyi boğazında bir yumru ile geçiren demektir taraftar. birileri pazarlık ediyor, bir gün duyuyoruz ki o futbolcu gitti, öbür gün şu mu alınacak acaba dedikoduları... elimiz kolumuz öylece bağlı. basketbol takımının antrenörü değişiverir, ancak bakakalırız öylece, seyirci olmanın çaresizliği çöker bünyelere.

    bu kadar yorum yapmamızın, birbirimizle paylaşmamızın, eleştirmemizin, kızmamızın sebebi yapacak başka bir şeyimiz olmayacağındandır şu süreçte. birileri sevdan uğruna masalarda avroları konuşurken, biz ancak gün sayabiliyoruz. öyle haberler döner ki yüreğine işlemiş sevgiyi kirletmeye kalkan, yine de dimdik durmaya çalışır taraftar. zordur seyirci kalmak, elinden bir şey gelmemek.

    hazırlık maçları oynanır, sistemi çözmeye çalışır, neler dönüyor anlamaya çalışır, nerdeyse yine etkisiz elemandır taraftar.

    ne zaman mı sıra gelir kendisine? sezon açılır, doldururuz ali sami yen'i, geçeriz ekranlarımız karşısına, 12. adam oluveririz. salonlara akarız, "teker teker geçiyoruz turları" diye çığlık atarız, biz oluveririz. o vakit masabaşındakilerden, kendinden bağımsız dönenlerden daha da etkin hale geliverir taraftar dediğin. sahada koşan 11 futbolcuya, zeminleri terleten sporcularının tam da armayı taşıdıkları yerdeki yüreklerine kendi sevdasını bölüştürüverir. biz olur, o vakit kendini aciz hissetmenin acısı geçiverir.

    aslında taraftarın ve bağlandığı armanın yaz tatilinde ayrı şehirlere düşmüş iki sevgiliden farkı yoktur. uzaktan uzağa görüşülür ve sonbaharla kavuşulur. sonbaharın yaklaşmasını sevmektir bazen taraftar olmak.
  • taraftar bir evin 3 kardeşinden biridir. bazen çok yaramaz, bazen çok efendi, bazen ise çok şımarık. kimi zaman kıskanır, kimi zaman kibirlenir, çoğu zaman ise hırsından kavga gürültü çıkartır. fakat yine de kardeştir. ne olsun istersin ne de ölsün.
    ülkemizde hiçbir zaman taraftarın taraftar yerine konulup ihtiyaç ve eğlence unsurunun karşılanabilmiş olduğunu ne yazık ki göremedim. hiçbir maç öncesi de stadyuma doğru yaklasırken sağda solda kurulmuş fan fest alanlarını, yani taraftar için kurgulanmış eğlence yerlerine rast gelemedim. bunlar aslında birer kültür olgusudur. maçtan saatler önce ailesi ile ya da arkadaşlarıyla birlikte gelenler için müthiş bir aktivite, benzersiz bir organizasyondur. çünkü tribünde sadece maç izleyip evimize dönmek yerine, tribünde olmadan önce özel alanlarda eğlenip daha sonra stadyuma girmek, maçı büyük bir keyifle izlemek ve sonra ise oradan ayrılmak harikulade olacaktır. hatta emin olun böyle bir imkanımız olsaydı, ülkemizde oynanan futbolun adı çok daha farklı anılırdı. ve hatta insanlar maç günü küfür etmek yerine eğlenmeye gelebilirlerdi.

    böyle bir durumda gerçekten iki yönlü pozitif etkiler oluşur. örneğin, futbol delisi bir adam ve futboldan haz almayan bir kadın. bu iki eş ve sahip oldukları çocuklar için futbol maçına ailecek gitmek gerçekten imkansız gibi duruyorken, bir anda mümkün bir hal alabilir. tabii ki bunun olabilmesi için eğlenceye teşvik kültürünü aşılamamız lazım. o gün sadece babanın maça gittiği gün olmayacak. tam tersine baba ve ailesinin birlikte vakit harcayabileceği enfes bir pazar günü halini alacak.
    bu dediklerim anlaşılması ve uygulanabilmesi hiç zor olmayacak nitelikte olan önerilerdir. imkansız değildir. keşke böyle ufak detayları değerlendirmeye alıp el birliği ile yükselsek. bunu yapabilmek zor olmasa gerek.
  • renklere sevdalı insan.

    mecazi bir anlamı yok. belli bir klubü- takımı destekleyen kişi. bununla beraber hammaddesi insan.

    karşılıksız bir sevgi sahibi olmak demek taraftarlık. yenilsen de yensen de taraftarız senle diyerek yapılan bir aktivite. peki nasıl oluyor da karşılıksız bir sevgiyle yapıldığını düşündüğüm bu eylem de saygısızlık, şiddet olayları, ölümler olabiliyor. nedir bir insanı temeli sempati- sevgi olan bir oluşumda kişiyi dr. jekyll dan mr. hyde haline getiren?

    kimse gelip bana resmi olarak gel kardeş bizim takımın taraftarı ol, biz de sana her sene yenince mutluluk yenilince de üzüntü ikram edelim, arada harçlık da verelim, bayramlarda da kart atarız demedi. deseydi de kovardım, dalga mı geçiyon dümbelek derdim. bak şimdi ne kart var ne harçlık. karşılıksız bir sevgi sadece.

    yazılı ve görsel yayınlarla sürekli şişirilen bir rekabet var. basın kendi canavarını kendi yaratıp sonra bir şey yapmamış gibi bu canavara "tu kaka" diyor. öyle bir yoğuruyor ki ortamı bir süre sonra kan davasına dönüyor olay. o yaptı biz de yapalım. her derbi öncesi aman önceki olaylar çıkmasın diyerek insanın bilinçaltına yapılan seyahatlerle olaylara davetiyeyi kendileri hazırlıyorlar.
    okuduğu ve kurgulanmış programlarda gördüklerini-duyduklarını doğru kabul edince de taraftar gücün kötü tarafına yaklaşıyor. sonrası ortaoyunu. yöneticilerimiz de karşılıklı olarak laf ebeliğine girişiyorlar. "ama onlar da yaptı" demek haksızlığı örtmez, sana olan bakışı değiştirir.

    15 kasim 2009 galatasaray fenerbahce basketbol maci nda yaşananların ardından yazılanlar, söylenenler de ilginç geliyor bana. demet karabulut adlı kişinin yaptığı hareketten sonra ortam dağılmış, sahaya girenler, atılan cisimler vs. bu teyze neden böyle hareket yaptı bilmiyorum çok sığ bakayım "tuttuğu takımın renklerine yakışan bir hareket yaptı", ne demekse. özellikle fenerbahçe li futbolcular için çok yazılıyor, sonra bizim için yazılınca aynı kişiler bu sefer "renklerine yakışan yorumları olan taraftarlar" falan diyor. nasıl bir sidik yarışıysa.

    yöneticiler de önce kendi kapısının önünü temizlemeli, sahaya giren o kişileri varsa kombinesini iptal etmeli, galatasaray ın maçlarına giremeyeceğinin garantisini vermelidir. ismine cismine bakmadan bunu yapmalıdır. gerçekten taraftar ı olsun istiyorsa.

    konuyu dağıtmadan daha fazla; sahaya giren, dişisini arayan hipopotam gibi böğürüp küfür eden, cisim atarak rakibine zarar veren kişiler taraftar tanımı içine girmemelidir. taraftarlık içindeki nefretle beslenen bir olgu olmamalıdır.
  • http://captano.blogspot.com/...ede-taraftarlik.html

    --- alinti ---

    taraf tutan demektir illa ki. parti, kulüp taraftarı olunur.şarkıcı, artistlerin hayranı, fanı olunur.

    konumuz kulüp taraftarları. türkiye’de kulüp genellikle takım, futbol takımı olarak algılanır. ilk tanışıldığında, memleket neresi, hangi takımı tutuyorsun, hangi takımlısın sorusu en çok sorulan sorulardandır.

    bir insanı tuttuğu takımla tanımak aslında hiç mümkün değildir türkiye’de. olsa olsa o günlerdeki ruh hali hakkında bir fikir edinilebilir.
    ligde iyi konumda, hafta sonu maçını kazanmış, hele de derbi kazanmış bir takım taraftarının mutlu olduğunu öngörmek yanıltmaz pek.
    bunun dışında hangi takımın taraftarı olursa olsun kişilik, dünya görüşü, bağlılıkları, dini, cinsel tercihleri gibi bilgiler vermez türkiye’deki insanlar hakkında.
    oysa, dünyadaki bazı ülkelerde net bilgiler vermektedir taraftarı olunan takım. kimi kulüp etnik bir köken, kimi kulüp dini bir mensupluk, kimisi siyasi bir görüş bildirmektedir. bunların örnekleri çokça bilinmektedir. barcelona, celtic, rangers, atletico bilbao, river plate, lazio, livorno gibi.

    ama taraftarlık türkiye’de böyle değildir işte. takım tutmak, bir dünya görüşü belirtmez türkiye’de. bir kulübün taraftarıysanız sadece o kulübün taraftarı olduğunuz anlaşılır, başka hiçbir veriye dönüştüremezsiniz bunu.
    kimi zaman zorlama bir şekilde diğer ülkelerdekine benzerlikler kurulmaya çalışılmıştır. ama mümkün değildir. halkın takımı, aristokratların takımı, burjuvazinin takımı, sağcıların takımı, solcuların takımı, işçilerin takımı, köylülerin takımı, memurların takımı, polislerin takımı, ordunun takımı, sünnilerin takımı, alevilerin takımı gibi sınıflandırmalar sınıfta kalır. her taraftar grubu içinde her etnik köken, her din ve her siyasi görüşten ve her sınıftan insanlar vardır.
    aynı ana babadan dünyaya gelen, aynı evde yaşayan, aynı okullara giden kardeşler bile farklı takımları tutuyorlarsa bunu çok da irdelemek gereksizdir.

    kulüplerin de böyle bir iddiası zaten yoktur. kulüpler, oynadıkları branşlarda başarılı olup, kupalar kazanmak, şampiyon olmak isterler. ve diğer faaliyetlerinin hepsi bu amaca yöneliktir. daha çok taraftar, daha büyük stad, daha çok ürün satışı daha çok gelir içindir. daha çok gelir, daha iyi sporcular transfer etmek ve yetiştirmek için istenir. amaç hep aynıdır: kupalar kazanmak, şampiyon olmak.

    taraftar kimdir, ne yer ne içer, nerede takılır, illa ki maçlara gitmeli midir, kızınca kendi oyuncusu, hakem, rakip oyuncu, rakip taraftar, kendi taraftarı, kendi yönetimi, rakip başkan ayırt etmeden küfür etmeli midir, etmemeli midir? örneğin galatasaray taraftarı metin gibi midir? yoksa metin oktay gibi olması mı istenmektedir?
    elbette herkes canının istediği yapmaktadır. ama hangisi doğru veya mutlak bir doğru var mı? hiçbir yerde olmadığı gibi taraftar davranışlarında da mutlak doğru yoktur. bahsedeceklerim birbirinden farklı taraftar tipleridir. hepsine taraftar diyeceğim, hepsi bir kısım taraftar demektir, kafamız karışmasın.

    örneğin taraftarların bir kısmı, kendi takımına, futbolcusuna kaybedilen bir maçtan sonra küfür edilmesini, protesto edilmesini hoş karşılamaz ve doğru bulmaz. ezeli rakibini bile aşağılamanın doğru olmadığını, saygı göstermek gerektiğini düşünür ve savunurlar. olumsuz bir sıfat olarak “elit taraftar” diye nitelenme tehlikesi vardır bunun. kulübe, takıma her koşulda destek olunması gerektiğini savunurlar.
    bir diğer taraftar tipi, protesto edilmezse takımın cezasız kalıp, bir daha maçları kazanmak gereği hissetmeyeceklerini iddia edebilmektedir. benzer bir örnek vermek gerekirse, hıncal uluç acımasızca eleştirdiği 2002 milli takımı dünya üçüncüsü olduğunda, 3.lüğü beğenmemekle birlikte kendine pay çıkarmıştı. kendisine olan hırslarından futbolcuların maçları kazandığını söylemişti. böylece, yıllar süren idmanlar, çalışmalar, tecrübeler taca çıkmış oldu. ben de ona soruyorum, niye yarı final maçından önce takıma daha fazla yüklenmedin?
    kimileri de işi abartıp takımı dövmek gerektiğini iddia eder. var böyle tipler. başarının böyle geleceğini düşünürler. ne de olsa dayak cennetten çıkmadır !

    taraftar takımı hep kazansın ister. takımını çok sever ama takım kaybedince, gazetelerin 3. sayfalarında sıkça gördüğümüz haberlerdeki gibi, seviyordum öldürdüm noktasına gelir. asıl derdi takımdan çok kendisidir. kendine taraftardır. önemli olan rakip taraftarlarla okulda, işte, kahvede, sokakta karşılaştığında kazanan, hatta koyan taraf olma isteğidir. sabır göstermez, bekleyemez. gelecekten bir şey istemez, başarı şimdi olmazsa olmasa da olur taraftarın gözünde.
    tribünlerde sürekli tezahürat olur. sessizce maç izlemek yakışmaz taraftara, öyle ya tiyatro mu burası? hayatında tiyatroya gitmemiş tribün amigoları söyler bunu. bilmezler ki, tiyatroda gülmek, güzel bir repliği alkışlamak neyse tribünde de golü, güzel bir pası, bir kaleci kurtarışını alkışlamak aynı şeydir. ingiltere bizim için çok uç örnek olmakla birlikte, bunları yapan bir taraftar kitlesi vardır. bütün maç bir uğultu duyulmaz stadda. ama bizde birbirinin benzeri 150 arabeskten dönme şarkı söyleyen takımın taraftarları çok beğenilir, yere göğe konamaz. kimse takıma ne katkısı olduğunu sorgulamaz.

    türkiye’de tribünlerde küfür vardır. hem de bolca. ama şöyle düşünmek gerekir, nerede küfür yok ki? tv’de, sokakta, okulda, iş yerinde hatta mecliste bile küfür var. bu kadar küfür olan bir ülkede yine de çok ayıp karşılanır küfür etmek. bizim iki yüzlülüklerimizden biridir.

    taraftarlık çifte standard ve çelişkilerle dolu olmak zorunda bırakır insanı. bizim topçu kulüp yaparsa iyi, diğeri yaparsa kötüdür. karşı çıkarsanız mahalle baskısı yersiniz.

    taraftarlık yerine sporsever olmayı öğrenmemiz gerek. ancak o zaman, takımını sevmekten zevk alabilir, formanı giyen oyuncunun senden çok o forma için çalıştığını anlayabilirsin. o zaman takımını sevmeyi diğerinin antisi olmadan becerebilirsin.

    hayatta sadece tuttuğun takım varmış gibi yapmamak lazım. gibi yapmamak diyorum, çünkü hiç kimsenin sağlığıyla, ailesiyle, işiyle tuttuğu takımı kıyaslayabileceğini sanmıyorum. eğer varsa böyleleri, onlar için üzgünüm. koca bir hayat geçer altlarından, haberleri olmaz.
    yazık !

    --- alinti ---
  • ah su, ah su... ulan su! benim evin banyosunda sorun vardır efendim, bahar ayları geldiğinde banyo yapmak işkencedir. özellikle dünkü gibi ne soğuk ne sıcak havalarda banyonuzu akşama bıraktıysanız, banyonuzun tam ortasında suyun soğumasıyla karşılaşabilirsiniz. çoğunuzun evinde de öyledir. hülasa, 9 mayıs 2010 ankaragücü fenerbahçe maçı ile banyo yapmak için pek alakadar olamadım. ilk golü attıktan sonra o sinirle maçı takip etmeyi bıraktım. suyum da soğuyunca daha da sinirlendim, aşağı indim. televizyon açıktı, bir dizi vardı. sağ üst köşede de canlı maç skoru. çok zevkli oluyor sezonun sonlarında televizyonun sağ üst köşesinden maç takip etmek. gerçi bu sene olduğu gibi takımın iddiası kalmadıysa bir etkisi olmuyor ama o heyecanı dizi izleyerek sinire bıraktığınızı görmek zevkli oluyor. neyse, fenerbahçe 2. golü attı, birazdan 3. gol geldi. şu bilgisayarı laptop alsaydım da sözlüğe baksaydım, içimden dedim ki "kesin bizim sözlükte kaleci satılmış ilan edilmiştir." birazdan sözlüğe baktım; bingo. ne diyorsak o, evvelki tecrübelerimize dayanarak konuşuyoruz tabii. bu tayfa daha önce murat şahinle ivesa'ya da maç sattırmıştı. hatta murat şahin'i biraz savunmaya kalktım da, sonradan baktım başa çıkamıyorum, bıraktım bu işleri (bkz: murat şahin/@sutoglan).

    değişik oluyor bu taraftar tipleri; apaçisi oluyor, eliti oluyor, "ben bir forma alıp kulübümü şahlandırıyorum lay lay lom"cu * orta direk kısmı oluyor. fenerbahçelisi oluyor, beşiktaşlısı oluyor, galatasaraylısı oluyor. ama hepsinin ortak bir özelliği var ki hepsi şike konusunda uzman oluyor. almanya bahis konusunda o kadar davalar açıyor, ne gerek var efendim? sorsunlar bizim taraftarlara, anında kim şike yapmış, hangi maç neler dönmüş bir bir saysın. ha tabii, işin içinde "taraf" olmak olunca biraz farklı oluyor şike bulmak. mesela bu sezon biz şampiyonluğa oynasaydık, fenerbahçe'nin yerinde biz olsaydık kesin bursaspor'un rakiplerinin bursa'ya yattığını söylerdik, bursaspor'un başkanı'nın * * karanlık işlerini bir bir ortaya dökerdik. fenerbahçeliler de tabii bu esnada bizim rakip kalecileri satın almamızdan bahsediyor olacaktı. "erkek milleti değil misiniz, hepiniz aynısınız" lafı buraya "cuk" oturuyor, sadece erkeklik gitsin taraftarlık gelsin, ama cinsiyet ne olursa olsun erkekliğe bok gelmesin, rakibin başarısını kabullenme. baksan adam normal hayatında gayet mülayim, hak hukuk gözeten bir tiptir ha! kimsenin hakkına girmemeye özen gösterir, "yediğin içtiğin haram sayılıyor olm" diyerek gusül abdestini alır. ama iş "taraf" olmaya gelince rakip kalecinin günahını almaktan korkmaz. gözü dönüyor adamın.

    neyse, benim bir önerim olacak. daha önce in haldun we trustçılar nasıl bunu düşünememiş, hayret! seneye 2010-11 sezonu'nun başında transfer yapmayalım. elimizdeki kadroyu da tasfiye edelim. yıldırım demirören'in hayalini gerçekleştirip, maaş gideri çok düşük olan paf oyuncularla sahaya çıkalım. kaç maç var ligde? düşürülen takım olmazsa 34. her maçın öncesinde rakip takımın kalecisine kulübünden alacağı parayı bir maçı bize satması karşılığında teklif edelim * *. sonuçta rakip kalecilerin çoğu düşük ücretle oynadığı için * bu 34 maçın bize olan gideri şimdiki kadromuzun aldığı paradan çok daha düşük olacaktır. böylece hem tasarruf edip hem de 102 puanı cepte bilmiş oluruz. ama sadece kalecileri satın alalım; defansa, forvete filan gerek yok. hepsini satın alınca bütçeyi aşar, tek kaleci satın almak garanti yolmuş, bu sene gördük.
  • insan kendisine neden zarar verir, bilinçli ya da bilinçsiz, ben bunu anlayamıyorum. insan unutması gereken şeyleri unutmaz, olmayacak işlerin peşine düşer, kendine en uzak olanı sever, kendine en yakın olandan kaçar, doğru olanı yapmaz, yanlış olanın peşinden ısrarla gider, bir ümit diye yapmayacağı salaklık yoktur, kendini tüketmeyi sever, şikayet etmeyi sever, acı çekmeyi sever, acı çektiren olguyu sever, ama acı kavramına nefret kusar.

    "bunu neden yapıyoruz acaba, hadi bu konuya eğilelim" diyeni lukunku ellesin. böyle bir konuya girsem yüzyıllar sürer, yine de bir sonuç alabileceğimden emin değilim. bunu yapıyoruz yani, yapmıyorum diyen varsa bana bir uğrasın, aramızda çözeriz. ben kendisine yepyeni, gıcır gıcır dertler yaratırım. yani kendimizi yaralamayı seviyoruz, karşımızdakilerin yaptıklarını yıkmazsak rahat edemiyoruz, hayatta erdem diye bilinen bütün olguları ezmeyi seviyoruz. sonra da bunu savunuyoruz.

    nasıl oluyor bilemiyorum, ama frank rijkaard ve johan neeskens'in, hatta galatasaray yönetiminin ortaya koymaya çalıştığı şey, ilk adımlarını atarken tökezlediğinde hemen üşüştünüz başına. sesinizi pek çıkarmadınız ama belliydi kalkamamasını istediğiniz. ikinci adımını attı, düşecek gibi oldu, hemen sırtına elinizi koydunuz, yardım ediyoruz ayağına. baktınız devam ediyor, bir daha bocalayacağı ana kadar beklediniz. üçüncü adımını attı, dördüncü adımını attı, bu sefer de haykırdınız hep beraber, "vay be koşmaya başladı" diye. şu takımın bir zamanlar koşmasını sağlayan adama frank rijkaard'dan önce yarım dönem bile sabredememiştiniz. öyle bir hatırlatayım dedim. beşinci adımdan sonra yalpalamaya başladı doğal olarak, koşmasını istediğiniz için belki de. hemen arkasından koşup ittiniz, en zorlu dönemde dengesini bozduğunuz için düştü, henüz gelişmediği, gelişmesine izin vermediğiniz için de hala orada duruyor.

    yani bu sıkıntıların nedeni frank rijkaard değil, sizsiniz. bütün destekçileri tarafından yıkılması içten içe istenen bir imparatorluk ayakta duramaz doğal olarak. hele bu enkaz eşeleyicileri "abi nasıl olacak bu iş yaaa" diye sağa sola dert yanmıyorlar mı, işte ben buna gülüyorum. sağlam gülüyorum yani bu aralar bayılma tehlikesi geçirecek kadar kötü olduğum halde, allah da sizi güldürsün.

    olmayacak bu iş merak etmeyin, sizin istediğiniz en sonunda yine olacak. bu ülkede güzel sayılabilecek bir olay, bir ilerleme görmeyeli uzun zaman oluyor. yani kendi gizli imparatorluğunuz sayesinde oluşturulmaya çalışılan yapıları yıkacaksınız. ve sonunda yine siz zarar göreceksiniz. aslolan her zaman, her şekilde insan faktörüdür. sizin göremeyeceğiniz, sizin katkı yapmadığınız bir başarı, bilinçaltınızda gizliden gizliye aslında istemeyeceğiniz bir başarıdır. bu artık bir hastalık haline geldiği için gizliden gizliye değil, gayet açık istemiyorsunuz hiçbir başarıyı.

    uzatmaya gerek yok, zaten finalim var. "sıkıyorsa uzat" gibi bir durum söz konusu. "kısaca bilmemne bilmemne" bile demiyorum, bu yazdıklarımı anlayan varsa anlamıştır, özet geçmemi isteyen inciciler mesaj atabilir. bu da herhalde taraftar başlığındaki üçüncü anlam ifade etmeyen entarim oldu, kısfmet.
  • futbolun patronları neyin peşindeler? bu en kolay ve en güzel oyunu gerçek sahiplerinden alıp, başkalarına vermeye çalışmalarından acaba ne gibi bir çıkarları var? ortada 100 senede oluşmuş bir sevgi var, sevgi emektir, en çok emek neye geçmişse en çok sevilen o dur. futbol bu yüzden en çok sevilendir. emeğe de saygıları yoksa, kim bu gecekondumuzun camına taş atan sırça köşklerde oturanlar? bizi niye ürkütüyorlar?

    bakıyoruz son yıllara ki- her yıl bir öncekini aratır niteliksizlikte- futbolumuzun dümenini doğal rotasının dışına doğru çevirme yarışındalar. biz bu orta oyununda en önemli faktör olmamıza rağmen, her şey ısrarla bizim istemediğimiz, kabul edemeyeceğimiz, ve mutlaka bizim istediğimiz şekilde bitimleneceğinden emin olduğumuz şekilde gelişiyor.

    futbolumuzun motor gücünü oluşturan takımların tek bir sahibi vardır. o da kayıtsız, koşulsuz, okulsuz, seçimsiz kongresiz, o takımların büyük taraftarıdır. taraftarı seyirciye dönüştürmek isteyenler, sırtlarında dinamit çuvalı taşımaktadır. seyirci dediğin adı üstünde bir gösteriyi seyredendir. seyrettiği şey devamlı iyi olmak zorundadır. daha önce seyrettiğinden daha kötü bir sunum çıkarsa karşısına yapacağı şey çok basittir. seyir mahalline gitmez. taraftar için durum çok farklıdır. taraftarın tribüne seyretmek için gittiği şey formadır. formanın içindeki şahıslarla işi yoktur, tabela da yazan rakamlarla, seyrettiği şeyin hiç bir bağlantısı yoktur. bir sonraki maç yine orada olacaktır.

    taraftarla seyirciyi ayıran en somut parametre de deplasmanlarda oynanan büyük maçlardır. kadıköy'de maç seyretmeyen, galatasaraylı, sami yen'de maç seyretmeyen fenerli kendisine taraftarım demeye utanır. ve bu taraftarlık denen şey de öyle sonradan takınılabilecek bir sıfat değildir. taraftarlık, tastamam, babadan, akrabalardan, büyüklerden, ya da dönemin büyük futbolcularından, takımlarından, o takımların aldığı zaferlerden bulaşan bir çocukluk hastalığıdır.

    futbol ülkemize bu sene gelmiş olsa, hangi çocuk kimi seyredip de bu illete yakalanacak?, hangi taraftar baba aynı şevkle her hafta çocuğunu maça götürüp taraftar olması için baskı yapacak? bütün takımlarımız sanki uzaktan birinin bastığı düğmeyle yönetiliyormuş gibi. her sene 10 ar yabancı gelip, gidiyor, hiç biri tribüne yeni bir taraftar kazandıracak kalitede değil. bütün büyük takımlar sözleşmiş gibi tek santraforla oynuyor. langırt masası bile 2-5-3 dizilişiyle sahadayken, koskoca anlı şanlı takımlarımız ileride tek kişiyle oynuyor. futbol sahaları 20 metre daha uzun olsa o tek kişiyi bile gol atmaya göndermeyecekler. koskoca maçta taç atışı, geriye garanti pas, ileriye kaleci degajı seyrediyoruz. gol, kombine, çalışılmış bir atakla değil langırt futbolcularının tesadüfen dokunuşlarıyla oluyor çoğu kez. gol olduğunda, maksat, yiyen için 2. yi yememek, atan için gole yatmak. golü yiyen maça ortak olma durumunu devam ettirmek için 2.yi yememeyi yeğliyor. ancak bir futbol takımı olduğunu 2-0 geriye düştüğünde hatırlayan hoca, golü düşünmeye başlıyor, ve hücum oyuncusu oyuna sokuyor. böyle bir futbolu taraftardan başka kimse seyretmez. onu da stada almamak için bin türlü yol arıyorlar, ve ne yazık ki bulduklarını sanıyorlar.

    haftaya adı büyük bir maç var. ülke futbolunun anamaç'ı. monşerler aralarında anlaşmışlar. arena'ya fenerbahçe taraftarı gelemeyecekmiş. evet haklılar, fenerbahçe taraftarı gelmeyecek, ama fenerbahçe seyircisinin gelmeyeceğini kim garanti edecek? nitekim inönü'de çok sayıda galatasaray taraftarı, seyirci sıfatıyla maç seyretti. muhtemelen çok sayıda fenerbahçeli o gün o stadyumda olacak. 40 yılını tribünlerde geçirmiş bir galatasaray taraftarı olarak çok net konuşuyorum, fenerbahçe'yi benim kadar sevmeyen biri daha yoktur aralarında. aynı zamanda arena'da fenerbahçe taraftarının olmayacak olmasına da benim kadar isyan eden de çıkmaz. aslında bir taraftan, deplasman taraftarının, kendilerine ayrılmış yerini oraya gitmeyen birine gösterseler bu kararı alanlar haklıdır diyen çok olur. stadyumun en kötü yeri orasıdır. paravanlarla çevrilmiş, tellerle kuşatılmış, sık ağlarla kaplanmış, pis camlarla önü kesilmiş bırakın insanı hayvanın bile orada 3 saat duramayacağı yere tıkıştırılmış, maça ilk gelen, saatler sonra çıkan, normal bir insanı psikopat yapacak bir atmosfer var o bölgede. maça gelmek büyük ızdırap, çıkmak daha büyük işkence. nereye oturursan, lafın gelişi nerede dikilirsen dikil sahanın tamamını göremezsin. sesini duyuramazsın, tamamen insan hakları ihlaline uğrarsın deplasmana gidersen. ama dedik baştan, deplasmana giden seyirci ise, kendi takımına ayrılmış tribününe asla gitmez, oraya gidenler, işte taraftar dediğimiz, gitse gittiğine pişman olan, gitmese vicdan azabı duyan gönüllü birliktir. böyle bir yerde maç seyretmeye, deplasman seyircisinin maçta denmesine benim de gönlüm hiç razı değil. ne var ki maça gitmeyi yasaklayanları sebebi, gelenlerin memnuniyetsiliği falan değildir. ortada bir memnuniyetsilik yoktur çünkü taraftar için.

    ben razıyım bir taraftar olarak. biz başlatalım kavgaysa kavgayı, barışsa barışı. güney tribününü fenerbahçe taraftarına ayıralım. yeni nesil bilmez, büyük tribün atışmaları, unutulmaz tribün tezahüratları hep böyle bir ortamda çıkmıştır. maça gelecek 10.000 fenerbahçe taraftarı, aynı zamanda 45.000 büyük galatasaray taraftarının maça gelmesini sağlayacaktır. o atmosferde oluşacak şov bir sonraki maçlara taraftar kazandıracaktır. hiç bir fenerbahçeli ibaresi olmayan stadyum, galatasaraylıya da hiç bir zevk vermez. kendi kendine konuşan, bağıran, sevinen 50.000 deliden bir farkımız olmaz.

    güvenlik sorunu var diyenler çıkıyor. esas güvenlik sorununu 50.000 kişinin önünde, kafese sokulan, hayvan muamelesi yaptıkları takımının en azılı, en çapulcu, en fanatik 1000 kişi çıkartıyor. 10.000 kişi maça gelse o 1000 kişi aralarında asimile olacak, en fazla yoğun trübün tezahüratları, şovları olacak. bir sonraki derbi maçta, bu kez galatasaraylılar daha iyi şov hazırlayacaklar. bu atmasfori televizyondan izleyen milyonlarca seyirci de, stadyumlarda olabilmek için imkanlarını zorlayacak, taraftar olabilmek için yarışacaklar.

    futbolu yönetenlerin bizim bilmediğimiz bir planları varsa yol yakınken yanlışlarından dönsünler. kurbağayı kaynar suya attılar, hemen zıplar çıkmasını biliriz biz. yok ateşi kısık tutarız, yavaş yavaş mayıştırır öyle haşlarız diyorlarsa son sözümüz onlaradır. eğer biz maça gitmezsek, sizin bu sunduğunuz futbolu seyretmeye gidecek seyirci bulamazsınız. o güzelim anlı şanlı statlara gidecek, kombine alacak 40-50.000 müşteri bulamazsınız demiyorum, bulursunuz. statü sahibi gözükmek isteyen çok daha fazla insan var. ama onlar maç seçerler, kötü futbol oynatırsanız maça gitmez, gitse bile maça gitti gözüktükten sonra devre arasında çıkar gider. hiç birimiz maçta olmasak bile o tribünler bizimdir, 100 senede oluşturduğumuz tribün kardeşliğimizi, 1 senede bozdurmayız. biz maça takımı mutlaka muzaffer görmek için gitmiyoruz, biz tuttuğumuz takımları şampiyon olsunlar diye sevmiyoruz. herkes gider biz kalırız, biz taraftarız.

    çocukluk hastalığına yakalanmışız, bu hastalık geçmez, iyileşmez. yaramıza ilaç yoktur, bu bir aşktır. bizi rahat bırakın da hastalığımızı başka çocuklara bulaştıralım.
  • kaç yıldır futbol izliyorum. üye olmadığım taraftar forumu kalmadı :( ve artık şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki,
    galatasaraylısı, fenerbahçelisi, beşiktalısı farketmez..eğer bir taraftar sezon başlamadan önce ''bu sene acayip isimler transfer ettik hacı. banko şampiyonuz'' diyorsa, bilin ki o sezon o takım 4. olmuştur.

    taraftar yönetimin transfer politikasını beğenmiyorsa, alınan isimlere dudak büküyorsa, bilin ki o takım da büyük ihtimalle sezonu şampiyon bitirmiştir.

    umut'u istemiyorlar mı? tak alacaksın. ergin ataman'a çoğu mesafeli mi?..ertesi gün önüne 3 yıllık sözleşmeyi koyacaksın. eleno, keita, lincoln, kewell, baros'lu kadro sezon başı anketlerde %75 şampiyon mu çıktı? imkanın varsa o sezona başlamayacaksın.

    bu açıdan gerçekten kulak verilmeli taraftarın sesine.
  • desteklediği kulübün iyi gününde, kötü gününde yanında olan topluluklardır. bir de bu topluluklar içinde iyi günde destekledikleri kulüplerin yanında olup, kötü günde yüz çeviren ve ellerinde olsa kulüplerinin başındakileri bir kaşık suda boğacak duruma gelen ve kendilerini taraftar olarak adlandıranlar vardır,ben bunlara taraftarımsılar diyorum.

    her şey iyi giderken bunlardan iyisi yoktur kulüplerine süper destek olurlar, ama üst üste 2 3 maç kaybedilse homurdanır, etrafa salya saçar, sonra stadyuma gitme imkanları varken gitmezler, maçları izleme imkanı varken izlemezler, ürün alma imkanları varken küserler almazlar. bir de kulüplerinin gerçeklerinden bihaber transfer yapılmadı diye moralleri bozulur, kıyamam ben onlara. bu taraftarımsı diye adlandırdığım insanlar herkese sataşırlar, diğerlerini de provoke etmeye çalışırlar ama çoğunlukla başaramazlar

    sonra o da ne bakarlar destekledikleri takım başarılı oldu, ooo yine en önde bayrak sallayanlar bunlar olurlar. o zaman bunlara demek lazım ki: siz sevinmeyin ulan!