• 28 ekim 2018 yeni malatyaspor galatasaray maçı

    yıl 2005. galatasaray aşkıyla yanıp tutuşmuş birisi olarak eskişehir'de üniversite kaydımı yaptırdığım hafta annesinin kucağından koptuğu için hala içten içe ağlayan birisi olarak kuzenimden aldığım telefonla ertesi sabah otobüse binip izmir'e gitmem hayatımın en önemli anlarından birisiydi. çünkü çocukluğu boyunca galatasaray aşkıyla büyümüş, mağlup olunan maçlardan sonra ağlayan, insan içine çıkmak istemeyen ben hayatında ilk defa bir galatasaray maçına gidecek ve o çok sevdiği futbolcuları canlı canlı görecekti.
    o maç, (bkz: 18 eylül 2005 manisaspor galatasaray maçı) idi.

    daha sonra 2009 yılına kadar üniversitede bulunduğum zamanda çok değil ama muhtemelen 25-30 maça gitmişimdir. bunların sadece ikisi deplasman olmak üzere geri kalanı tamamiyle iç saha maçıydı.

    18 eylül 2005 ile hayatımda başlattığım süreçte bir maç hariç izlediğim maçların tamamını galatasaray kazandı. bir defa bile o stadyumdan üzgün ya da boynu bükük ayrılmadım. kazanamadığımız tek maç ise kuzenimin ısrarıyla fenerbahçe tarafında maça girdiğim ve gık diyemeden içimin kıpır kıpır olduğu, heyecandan kalp krizi geçirmeme ramak kalan, rakibin bizden fersah fersah güçlü olduğu ama o uzun yenilgi serisine son verdiğimiz (bkz: 3 şubat 2008 fenerbahçe galatasaray maçı) idi.

    kötü dönemlerimize denk gelen 2009-2010 yıllarında yurtdışında olmam sebebiyle hiç maça gidememiştim. döndükten sonra öyle ücra bir yerde işe başladım ki uzun süre sonra gidebildiğim ilk maç bir deplasman maçıydı ve buz gibi bir havada oynanan, şampiyonluk yolunda hayati bir galibiyet aldığımız, yine rakip tribünler arasında izlediğim ve en sonunda 2. golden sonra dayanamayıp yumruğumu sıkarak içten içe bağırdığım necati ateş'in gol atarak kazandığımız (bkz: 4 şubat 2012 gaziantepspor galatasaray maçı)ydı.

    daha sonra türk telekom arenada gidebildiğim birkaç maçla birlikte bu galibiyet istatistiği giderek arttı.

    bütün bunları neden yazıyorum amk? çünkü bu başlığı altında geçmiş sıçtığım bu maçı stadta izlemeye gidiyorum. yine rakip taraftarlar arasında olacağım belki ama müsterih olun yine kazanacağız.
  • sözlük sevinme duvarı

    liseyi özel okulda okudum ve hiç başarılı bir öğrenci değildim. annemin ve babamın binbir emekle sağladığı bu lükse şükredip, adam gibi oturup ders çalışmak hiç içimden gelmedi. her sene veli toplantılarında ve okul şenliklerinde öğretmenlerle yüz yüze gelen babamın başını yerden hiç kaldıramadım. hayatımın hiçbir evresinde babamın benimle gurur duymasını, işte benim oğlum diye göğsünün kabarmasını hiç sağlayamadım. adam da garibim, bir kez olsun dönüp niye be oğlum demedi.

    lisede insanlar gezip tozarken, ders çalışırken, denemelerde puan kasarken ben çalışıyordum. parasızlıktan değil. ailemin durumu yerindeydi şükür. sadece çalışmak istediğim için. biraz asilik, biraz düşüncesizlik, biraz da sistem karşıtlığı yüzünden okumanın mantıklı bir tarafını bulamadım herhalde bilmiyorum. hatırlamıyorum yani. lise hayatım boyunca, yaşımın yetmediği rock barlardan tut, açık hava düğün salonlarına kadar bir sürü abuk yerde çaldım. yetmedi aranjeler yaptım, kayıtlar yaptım, stüdyo kayıtlarında çaldım. bu sayede bir lise öğrencisi için çok fazla sayılabilecek miktarda para kazandım. o zamanlar çalıştığımı ve okumak istemediğimi aileme, öğretmenlerime, arkadaşlarıma ya da çevreme söyleyemedim. beceremedim. çalıştığımı okul arkadaşlarımdan özellikle sakladım, çünkü ailemin maddi durumunu sorgulayacaklarını düşündüm. bu durumlardan ilk defa babamın haberi oldu; o da koskoca şehirde gidecek başka türkü bar yokmuş gibi çaldığım yere babamın iş arkadaşının gelmesiyle. evden her defasında başka başka bahanelerle çıkan ben, bunca yalandan sonra işin doğrusunu anlatmak zorunda kaldım. adam yine garibim, hayat senin hayatın dedi.

    liseyi bitirdikten bir yıl sonra, hatırı sayılır bir üniversitenin konservatuvarını dereceyle kazandım. üniversite hayatım boyunca yine hem okudum, hem çalıştım. senelerce müzik dershanelerinde üç kuruşa öğretmenlik yaptım, barlarda ve korolarda çaldım, aranjeler yaptım. mezun olduktan sonra pop müziğin siktiği memleket müzik piyasasında ne işim var diye düşündüm, siyasi iktidarın haydarisi olmuş devlet korolarını düşündüm, böyle gecesiz gündüzsüz hayatın geçmeyeceğini düşündüm, müzisyen adama kız vermeyen kayınbabaları düşündüm, hala onun nezdinde adam olacağım diye bekleyen babamı düşündüm ve pedagojik formasyona başvurdum. gönülden yaptım bunu. başka çarem yok diye değil. memlekette değişmesi gereken çok şey var diye, bu işler böyle gitmesin diye, henüz yanmamış beyinlerle müzik konuşabileyim diye.

    bundan bir buçuk ay önce çektim takım elbiseyi üstüme, oldum sinekkaydı tıraşımı, aldım diplomamla cv'mi elime, dayandım mezun olduğum lisenin kapısına. iş başvurusu yaptım. kurumsallık ayağına 5 sayfalık bir form verdiler. çocukluğumu biliyorsunuz demek geldi içimden, demedim. doldurdum abuk subuk tüm soruları. gece işten geç geliyor diye tüm lise hayatını sınıfta uyuyarak geçirmiş, ingilizce dersleri dışında kafasını sırasından doğru dürüst kaldırmamış*, çoğu öğretmeninin adını bile bilmediği, her dönem baba korkusundan eve karne diye çamaşır suyu kokulu kağıt parçası götüren, tüm gün uyuduğu için okul yıllığında bile taşak geçilen, ağzı var dili yok sünepe bir çocuğun yönetim lobisinde iş başvurusu için form doldurduğunu gören bir sürü eski öğretmenimle karşılaştım.

    ilk ingilizce öğretmenim gördü. o çok severdi beni. gönülden severdi. özel okul müşterisine yaranmaya çalışır gibi değil. kardeşi gibi. eşi dostu gibi. mezuniyetinden hemen sonra başlamıştı öğretmenliğe. yakındı yaşımız. en iyi o anlardı beni. koştu sarıldı hemen. yeminle gözleri doldu kadının. onu görünce benim de doldu. çok kısa konuşma geçti. hayırdır dedi. konservatuvar bitti dedim. formasyon da aldım. yapmam gerekeni yapıyorum şimdi. duy da inanma dedi. o bile öyle dedi. sonra gitti. dersi varmış.

    yönetim lobisi, ilkokul-ortaokul bölümüyle lise bölümünün tam ortasında kalıyor. iki bölümde de çalışan ya da yemekhaneye giden öğretmenler, ben form doldurmaya çalışırken önümden geçiyor. eski öğretmenlerimden birkaç tanesi hariç hepsi hala çalışıyormuş. tümüyle yıllar sonra tekrar görüştüm. ne alaka sen diyenler, büyümüşsün sen ya diyenler, sesini ilk defa duydum diyenler. söylediklerinin hepsi kulaklarımda çınlıyor.

    okulun yabancı dil zümre başkanı bir hoca vardı. okulun en havalı, en bilmiş, en geçimsiz öğretmenlerinden biriydi. hamileymiş. hayırlısıyla doğsun, rızkıyla doğsun, hayırlı evlat olsun dedim. sağol dedi. form doldurduğumu görünce teknikerlik için filan mı dedi. bir kere zümre odasının telefonunda sıkıntı vardı onu yapmıştım. yok dedim. meslektaşlık için. ingilizce abuk subuk bir şeyler mırıldandı anlamadım. sonra tokalaştı gitti. yüzünde öyle abuk bir ifade vardı ki en çok ona alındım. sonra okul sahibi, idari koordinatör, personel departmanı bilmem ne.. bir sürü alışkın olmadığım insan tipiyle görüştürdüler beni. benim zamanımda hiçbiri yoktu. bin türlü insan tipiyle görüştükten sonra biz sizi ararız dediler. çektim gittim. bildiğin biz siz ararız dediler. komik geldi ilk başta. gülmemek için kendimi zor tuttum.

    nadiren insan sevdim ben bu okulda. bunca hadiseyi yaşadıktan sonra çok sevdiğim bir arkadaşım geldi aklıma. okul grubunda da çaldık beraber. konservatuvara girdiğimi duyunca kızmıştı. ne sikim yiyeceksin orada demişti. müzisyen olup milletin ağız kokusunu mu çekeceksin demişti. kendi benden bir sene sonra diş hekimliğini kazandı.

    bugün sabahlamıştım. dokuz buçuk gibi aynı okuldan almanca öğretmenim aradı. sınıf öğretmenim aynı zamanda. müdür yardımcısı olmuş. yarın sabah burada olabilir misin dedi. akşam binersem sabah orada olurum dedim. ben seni birazdan arayacağım dedi kapattı. 10 - 15 dakika sonra tekrar aradı. başvurun kabul edildi, haziran'da hizmetiçi seminerlerimiz var, senin bir daha gel git yapmana gerek yok, seminere geldiğinde sözleşmeni de imzalarsın dedi. sadece sağol çıktı ağzımdan. sağol hocam. başka bir şey diyemedim. kapattıktan sonra anneme bahsettim konudan, hayırlısı olsun dedi.

    akşam fener maçını izleyeyim diye televizyonu açıp uzandım. uyku düzenim zaten bozulmuş, fener bu maçı* illa ki kazanır, bari bugün maçtan sonra erken yatayım diye düşünüp uyumamıştım sabahladıktan sonra. maç öncesi yorumları dinlerken dalmışım. babam uyandırdı. işten gelmiş. kalk öğretmenim kalk dedi. heyecandan ne yapacağımı bilemedim. annem anlatmış hadiseyi. babam bana öğretmenim dedi. bir ara uyku sersemi kardeşim göründü gözüme formayla. maç bitti de giydi sandım. babam bana öğretmenim dedi. uyanıp lig tv'de reklam olduğunu görünce maçkolik'e baktım, devre golsüz. sonrasını hatırlamıyorum. o uykusuzlukla tekrar uyumuşum. uyandım, 2-2 yazıyor televizyonda. melih maç sonu konuşuyor. babam bana öğretmenim dedi.

    ağlamaya başladım. sebep yok. öyle ağlamaya başladım. doğrulup sigara içtim bir tane. kalktım yataktan. içeri gidip kardeşime sarıldım yekten. sigara kokuyorsun git dedi. ben yine de sarıldım. babam bana öğretmenim dedi. sonra dışarı çıktım. çok bağırdım.

    ben bugün öğretmen oldum. babam bana öğretmenim dedi. adam oldun demedi. ama öğretmenim dedi. bugün galatasaray şampiyon oldu. bir de ben öğretmen oldum.

    ben bugün sevinmedim. ben bugün dünyada cenneti yaşadım. keşke becerebilsem de anlatabilsem değerini.

    çok şükür allaha.
  • şehmus özer

    çocukken bana hangi takımlısın diye sorulduğunda galatasaraylı olduğumu söylerdim. sonrasındaysa sorana göre asıl önemli soru gelirdi, "izmir'den hangi takımı tutuyorsun?". tekrar "galatasaraylıyım." derdim ve eklerdim "tuttuğum tek takım galatasaray ama göztepe, altay, karşıyaka hatta izmirspor'u süper lig'de galatasaray'a karşı oynarken görmek isterim." izmir takımlarının hepsini severdim ve takım fark etmeksizin maçlara giderdim.

    defalarca göztepe, karşıyaka ve altay tribünlerinde oldum, maç izledim, yeri geldi yanımdaki fanatik arkadaşlarımın gazına gelip tezahürat yaptım. 2008 veya 2009'da, yanlış hatırlamıyorsam bir ankaragücü maçında son defa altay tribünündeydim. o dönem tiago ve şehmus altay taraftarlarının en sevdiği isimlerdi, zaten maçtan önce oyuncular tribüne çağırılırken ikisi dışındakiler neredeyse zoraki olmuştu. bunun üzerine tüm maç tiago ve şehmus'u izlemiştim. ondan sonra sanırım sadece bir kez şehmus'u, televizyonda karşıyaka formasıyla görmüştüm ve sebepsiz mutlu olmuştum sanki tanıdığım biriymiş gibi.

    vefatına çok üzüldüm, allah rahmet eylesin. diyarbakır doğumlu ve vefat ettiği vakit amedspor oyuncusu olmasına rağmen sözlükte bunun hakkında hiçbir şey yazılmaması da beni mutlu etti. en azından bazılarımız ak ile karayı ayırabiliyor. ailesine ve sevenlerine sabır diliyorum.
  • ne dediler

    allah' ım allah' ım şu üslubun güzelliğine, adamın dilini kullanımındaki kabiliyetine bakın;

    --- alıntı ---

    yurttaşlarım!

    az zamanda çok ve büyük işler yaptık. bu işlerin en büyüğü, temeli, türk kahramanlığı ve yüksek türk kültürü olan türkiye cumhuriyeti'dir. bundaki muvaffakiyeti, türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak, azimkârane yürümesine borçluyuz. fakat yaptıklarımızı asla kâfi göremeyiz; çünkü, daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz.

    yurdumuzu, dünyanın en mamur ve en medenî memleketleri seviyesine çıkaracağız. milletimizi, en geniş, refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. millî kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız. bunun için, bizce zaman ölçüsü, geçmiş asırların gevşetici zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket mefhumuna göre düşünülmelidir. geçen zamana nispetle daha çok çalışacağız, daha az zamanda daha büyük işler başaracağız. bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur.

    --- alıntı ---
  • quakerboy

    aşırılığın sonunun olmadığını görmemize vesile olmuştur. bu adam, duyumlarını paylaşmaya başladığında adamın paylaşımlarının yasaklanması isteniyordu. o durumda ben de dahil bir çok yazar, haberci kimliği ve güvenilirliği nedeniyle kendisinin yazabilmesi gerektiğini savunmuştuk.

    şimdi ise işler tersine dönmüş, bir yazar quakerboy'a inanmadığını söylediği an "ergen"den "dangalak"a varan hakaretlerden birine maruz kalmaya başlamış. yahu, ismi cismi belli, kelli felli gazetecilere bile inanmadığımızı söylemek, gerektiği gibi, serbestken anonim bir nick ile duyumlarını paylaşan bir gazeteciye inanma zorunluluğu olması gerektiğini nasıl düşünebiliyorsunuz? hadi düşündünüz, kim oluyorsunuz da olayı "ya sev ya terk et" boyutuna taşıyorsunuz?

    quakerboy, daha önce de belirttiğim gibi, benim güvendiğim bir kaynak. sağ olsun, özel mesaj yoluyla da kendisinden birkaç kez bilgi almışlığım var. ancak, bir yazar quakerboy'a inanmıyorsa bunu içinde yaşamak zorunda falan değil. içinde yaşamayıp bu fikrini beyan ettiği zaman herhangi bir hakarete katlanmak zorunda değil. hele hele, saçma sapan psödososyolojik tespitlerinize katlanmak zorunda hiç değil.

    kaldı ki quakerboy, tanıdığım kadarıyla hakkında yapılan bu tip eleştirilere karşı oldukça anlayışlı bir yazar. çünkü; adam olgun, kendisine inanmayan insanların sözlükten gitmesi gerektiğini falan savunmuyor. zaten bu eleştiriler nedeniyle sözlüğe yazmamaya karar verse de burada eleştiren kimsenin suçu olmaz, quakerboy'un kendi tercihi söz konusu olurdu. ben de o güne kadar yazdıkları nedeniyle kendisine teşekkür eder, yoluma bakardım. quakerboy'u eleştirenleri suçlu ilan edip tuhaf bir cadı avı başlatmazdım. neden, çünkü quakerboy aslında benim.

    sonu bağlanamamış entry'ler, cilt 2, elmanderilic.