• o gün, sabah uyandığımda içim buruktu biraz.
    galatasaray'ım büyük ihtimal ile şampiyonluğu kaptırmıştı diye düşünüyordum.
    daha ergenim tabi. hormonlar delirmiş, sağım solum belli olmuyor.

    neyse, maç saati yaklaşmaya başladığında babam maçı izlemeye gitmiş ben ise evde oturmaya karar vermiştim. o zamanlar lig tv yok evde, açtım spor sitelerinden canlı anlatımları öyle ekrana bakıyorum, oluşan pozisyonları okuyorum.

    galatasaray'ımız 3-0 öne geçmiş ama denizli maçı hala 0-0'dı.
    dakikalar geçtikce içimde bulunan umut çoğaldı ve heyecanlanmaya başlamıştım artık.
    ama aklıma durmadan fenerbahçe balı geliyordu ve korkuyordum. dualar okuya okuya artık son dakikalara girmiştik bir de ne göreyim? denizlispor: 1-0 :fenerbahçe.
    artık nasıl bir ses çıkardıysam, evde kim var kim yok doluşmuşlardı odaya. bana bir şey olduğunu sanmışlar.

    koşa koşa oturma odasına, tv'nin başına geçtim. trt1'de stadyum programı vardı. erdoğan arıkan sunuyordu o zamanlar. "ve galatasaray maçı bitiyor" dediğinde donmuştum. gözlerim ekranın sağ üst köşesinde yazan 1-0 kısmında takılı kalmıştı. "hakem denizli'de 16 dakika uzatma verdi" dediğnde ise yığılıp kalmıştım tv'nin karşısında. dakikalar geçmiyordu ve ben her saniye daha fazla titremeye başlıyordum. bembeyaz olmuştu suratım. annem su getiriyordu, ama nafile. kitlenmişti artık vücudum. tepki vermiyordu hiç bir şeye. fenerbahçe durumu 1-1'e getirmiş ve maç artık tek kale olarak oynanıyordu. "appiah ve direk" dedi erdoğan arıkan ve o an kalbimin durduğunu hissettim. evet hissettim. bildiğim tüm duaları okumuştum ve artık çaresiz bir şekilde maçın bitmesi için yalvarıyordum cenab-ı hak'a. ve o yazıyı görmüştüm sonunda, "şampiyon galatasaray" yazıyordu büyük ve sarı kırmızı şekilde. hiç utanmadan, sıkılmadan ağlamaya başlamıştım. babam geldi sonra, ona sarılıp ağladım, o ağladı ben ağladım, hakan şükür ağladı, ben ağladım. hasan şaş ağladı ben ağladım.

    kısacası hepimiz ağlamadık mı zaten o gün?
  • hayatımda yaşadığım en önemli şampiyonluğun günüdür. 1987 yılındaki 14 yıl aradan sonra gelen şampiyonluk gününde de stadtaydım o günde ağlamıştım sevinçten ama ama, bu daha bir başkaydı sanki.
    o güne ait herkesin bir hikayesi var elbet, benim kinide buraya yazmam lazım geliyor.
    her zaman olduğu gibi bir sene boyunca tüm maçlara gidip görevimi yapmıştım. ama saha dışında işler yapan, elle kolla gol atan şerefsizlerin olduğu bir ligde mücadele ettiğimiz için son maçı kazansak bile şampiyon olamıyorduk. önemli değildi, bir sezon boyunca her türlü zorluğa parasızlığa, hakem hatalarına rağmen alınlarının akıyla mücadele etmiş olan aslanlarımızı alkışlama zamanıydı. maç sabahı gittiğim alışveriş merkezinde üzerinde sarı-laci formlarını giymiş şampiyonluğu erkenden kutlamaya başlamış bir çok kişi görerek sıkıcı bir şekilde başlayan günün muhteşem bir şekilde biteceğini bilemezdim elbet.
    umudumda yoktu, fenerin denizlide puan kaybedeceğine hiç ihtimal vermiyordum.
    neyse akşam üstüne doğru giydim parçalı formamı, birlikte maça gittiğimiz arkadaşın evinin önüne geldim. arabaya binerken ; hakkımızı almaya gidiyoruz; dedi. normalde çok karamsardır ama nedendir bilinmez o gün ilk söylediği laf ;hakkımızı almaya gidiyoruz; oldu. samiyene geldik. arabanın arkasında 15 adet meşela vardı. 3 hafta önce kadıköydeki maçtan sonra yakmak için almıştım kaybedince arabanın arkasında kaldı. arabayı park ettikten sonra bir tanesini yaktım, uğursuzluğunu bozmak için. hava aydınlıkken meşale yakan şahsıma garip garip bakanlar vardı, nerden bilsinler benim o sırada uğursuzluğu yaktığımı.
    stada girdik, kapalıda her zamanki yerimiz aldık. en üst sıradadır yerim. maç başladı,fenerin maçıyla hiç ilgilemeyeceğimi telkin ettim kendimie, zaten umudumda yoktu. en üst sırada koltuğun sırt dayama yerinin üzerine basıp sırtımı duvara dayadım. ilk yarı 1 tane attık. kendi kendimie söz verdiğim gibi fener maçıyla hiç ilgilenmiyorum. fenerin maçının ilik yarısı da 0-0 bitti. herkeste ve bende ikinci yarı kesin atarlar düşüncesi hakim. ikinci yarı başladı. 3-4 kişi yan tarafımda maçı radyodan dinleyen genç bir arkadaş var, arada hareket yapıyor ;he attı işte ibneler; diyor herkes. meğer denizli gol kaçırıyormuş. ben ısrarla ilgilenmemeye çalışıyorum ama ne mümkün. bu arada maç başladığından beri aynı pozisyonda duruyorum ve ayağım uyuşmaya, ağrımaya başladı. değiştirmek yemiyor, ya ben değiştirdikten sonra fener gol atarsa, kendimi hiç affetmem o zaman. 75. dakikadan sonra bende karın ağrısı başladı. hem mecazi anlamda hem gerçek anlamda bir karın ağrısı. ulan diyorum bu saatten sonra atarlarsa çok kötü olur, buraya kadar geldi n'olur atmasınlar, dayan ulan denizli dayan.
    bizim maçın son dakikalarında sağ taraftan bir uğultu yükseldi, 3-4 sıra yanımdaki radyo dinleyen genç arkadaşa baktım, havaya zıpladı. sonbra 3-4 sıra çaprazımda maçın başından beri hiç tepki vermeden kulağına radyoyu dayamış maç dinleyen 50li yalarda bir abiye baktım. (evet bildiğiniz cep radyosu, eskiden herkes öyle dinlerdi maçları, cep telefonundan değil) o tepkisiz abi havaya sıçradı, radyoyu fırlattı yada ben öyle sandım. ordanda teyidi alınca bende film koptu. ama ne kopmak. bilenler bilir, kapalıda en son sıra ilie duvar arasında yarım metrelik bir boşluk vardır. kolonların arası 2-3 metredir. duvarın olduğu yerde eskiden casmlar varmış o camların yerinde şu an metalle kapanmıştır uzaktan bakınca duvar gibidir. genelde gol kaçırınca oraya yumruk atarım. o bahsettiğim boşluğa atladım delirmiş bir şekilde duvara yumruklar atmaya başladım. "bizim hakkımızdı lan zaten, bizim hakkımızdı lan, aldık ulan hakkımızı" diye ağlaya ağlaya vurmaya başladım. ben hayatımda bu kadar kendimi kaybettiğimi hatırlamıyorum. biraz sakinleşince yere diz çöktüm deli gibi ağlamaya devam ettim. arkadaşlarla sarmaş dolaş yerlerde koltukların üzerinde yuvarlandık. bizim maç bitti, birazdan fenerin maçı biter diyie üdşünürken bir anda 16 dakika lafları dönmeye başladı. radyo dinleyenlerden birine sordum; "noldu" diye.
    "abi 16 dakika uzatma verdi" ,
    "lan ne 16 dakika uzatmamı olur, sikerim 16 dakikasını" diye sanki onun suçuymuş gibi radyo dinleyene yüklendim.
    bir az evvel sevinçten deliye dönenler bizler olduğumuz yere oturduk kaldık. kalktım o daracık yerde volta atmaya başladım. benim gibi biri daha aynı yerde volta atıyor. 1-1 oldu haberi gelince titremeye bşaladım. radyo dinleyenlerin yüzündeki mimiklerden bir şeyler çıkartmaya çalışıyor herkes. ogün rahatsız olduğu için maça gelemeyen arkadaşımı aradım. bana denizli fener maçını anlatmaya başladı."çok geri yaslandı denizli çok, fener yükleniyor, yok yok kesin yiyecekler, doğru oynayın ulan, ahhhhhh............" sessizlik.
    "ulan konuşsana ibne, noldu lan konuşlannnnnnnnnn"
    appiahın kaçırdığı pozisyonda nefesi kesilmiş. en son "bitti amına koyayım bitti" dediğini hatırlıyorum. sonra yine ağlama krizine girdim.

    çok fazla kalmadım stadta. adnan polatın "saat kaç" muhabbetini görmedim. arabayı köprünün girişinde durdurdum, yaktık meşalleri bağıra çağıra. bir tanesini ayırdım, sitenin bahçesinde yaktım "yürüyoruz biz bu yolda göğüs gerdik zorluklara inat olsun yavşaklara and içitik şampiyonluğa" diye bağırdım peşinden bir rerere rarara çektim. girdim eve.
  • o günümü anlatmaya çalışacağım.
    güzel bir pazar sabahı her zamanki gibi kalktım. bilgisayar falan oynadım, kahvaltı yaptım. daha sonra biraz yürümek istedim. dışarı çıktım. her yer sarı lacivertti. balkonlar, sokaklar, insanlar. herkes bu akşam 20.45 i bekliyordu. galatasaraylılarda umut yoktu. en yakın arkadaşımı aradım. umudu olup olmadığını sordum. bitik haldeydi. artık seneye bakacaz diyordu. bende öyleydim. ama bu sene bana gösterdikleri bir şey vardı. yıllar önceki galatasarayı izledim bu sene. o çok özlenen galatasarayı. kendi kendime bu sezon neler olduğunu düşündüm.

    sezonun ilk galatasaray dergisinde kapak eric gerets di. beyaz bir sayfa yazıyordu. hakkaten öyleydi. gerets geldi, takımda beyaz bir sayfa açıldı. ilk maçlar olan malatyaspor, ankaragücü vs. maçları güzel kazanılmıştı. hatta ilk iki hafta fenerbahçe berabere kalmıştı. daha sonra futbolculara alışmıştım. o gol yağdıran bulut forveti gözlerimde canlandırdım. hakan şükür, ümit karan, necati ateş. yağdırdıkça yağdırıyorlardı. altın yedek hasan kabzeyi düşündüm. ama hasan kabze derken içimde bir şampiyonluk ışığı yandı. o golü boşuna atmış olamazdı. umudumuzu son haftaya boşuna taşımamıştı. mondragon düşündüm. uçtukça uçuyordu. her topu kurtarıyor ama bazen elinden gelen bir şey olmuyordu. şampiyonluk kutlamak onun hakkıydı. rüştü nün değil. song ve tomas. song vestele attığı o müthiş golden sonra nasılda aslan yürüyüşü yapmıştı. ikisi ne güzel uyum sağlıyordu. galatasaray defansı hiç böyle kale gibi olmamıştı. fenerbahçe maçlarını düşündüm. 34. haftaya kadar 3 mağlubiyet 5 beraberlik almıştı cimbomum. 3 mağlubiyetin 2 si fenerbahçeye karşı... insanın içini burkan bir durum.

    derken öğlen geçmişti. basketbol antremanına gitmem lazımdı. mutsuz bir şekilde gittim. antremanda koç bu akşamki maçı soruyordu. kim şampiyon olur muhabbeti yapıyordu milletle. antreman yapıldı bitti. bir arkadaşımla evin yolunu tuttum. yolda cd satan bir dükkana uğradım. çok merak ettiğim ve izlemek için can attığım transporter 2 filmini aldım. eve geldim taktım cdyi. başladım izlemeye. bir saat kadar sonra içerden televizyona baktım. galatasaray öndeydi. fener maçından ses yoktu. içimden gelen seslerden birisi acaba diyordu diğeri yok canım atarlar diyordu. biraz daha izledikten sonra filmi bende bir heyecan başladı. maçların son 10 dakikaları falan oynanıyordu. kapattım o aylardır izlemek istediğim filmi. radyoyu açtım. spiker fenerbahçe maçını anlatıyordu. sesi heyecanlıydı. kısa bir süre sonra denizlisporun golü geldi. gole sevinmedim. dakika 90 demesine sevindim. o an kendimden geçmiştim. en fazla 5 dakika uzasa maç fener 5 dakikada 2 gol hayatta atamaz diyordum. o anda 16 denen uğursuz sayıyı duydum. o 16 dakika geçmek bilmeyen 16 sene oldu. fenerbahçe bastırdıkça bastırıyordu. savunmadan dönüyor, direkten dönüyor, kaleci kurtarıyor, dışarı gidiyor derken beklenen gol geldi ve beraberliği yakaladı fenerbahçe. artık son dakikalara giriliyordu. saat 9 olmuştu. bir anda spiker appiah diye bağırdı. bağırması önemsizdi. öncesinde kaleciyle karşı karşıya demesi bana şok olmuştu. spiker aut diyince ve maçtaki son düdük gelince öyle bir bağırdımki ev inledi. sokaktan anında bağırışmalar gelmeye başladı, silahlar patladı, korna sesleri, cimbom sesleri yükselmeye başladı. arada sırada küfürler duyuluyordu. açtım trt 1 i. o gece maç özetlerini, ali sami yendeki 16 dakikayı, şehir meydanlarındaki coşkuyu, bağdat caddesindeki hüzünü, adnan polatın tribünlere sorduğu saat kaç sorusunu ve aldığı 20.45 cevabını, denizlideki futbolcuların yüzlerini kapatmasını, ağlamasını ve şampiyonluk gösterimizi izledim.

    pazartesi sabahı okulda büyük bir coşku vardı. herkes inanılmaz bir şekilde seviniyordu. fenerlilerle dalga geçiyordu. sınıfta fenerbahçeli erkek olmadığı için dalga geçecek kimse de yoktu. derken ilk ders kimyaydı. cuma günü bizle dalga geçen fenerli kimyacıdan intikam alma zamanı gelmişti. bizi oyalamak için test dağıttı. bir süre sessizce bize çözdürdükten sonra ilk sorunun cevabı ne diye sordu. işte o anda sınıftaki galatasaraylı erkekler hep bir ağızdan denizli diye bağırdı. ikiye geçti. denizliiiiiii. üç? denizliiiiiii....

    17 mayıstan sonra unutamayacağım ikinci gece.
  • denizli'de geçen* 16 dakikayla hatırladığımız tarih. hayatımın sonuna kadar unutamayacağım o 16 dakikayı...

    galatasarayın maçını izliyorduk o akşam galatasaraylı arkadaşlarımla. galatasaray maçını izlerken ekranın sağ üst köşesinde iki sonuç yer alıyordu. birisini bizzat izleyerek şahit oluyorduk: galatasaray 3 kayserispor 0... ikincisine ise galatasaray kayserispor maçını seyrederken boş dakikalarda göz ucuyla bakıyorduk. galatasaray'ın 3-0 önde olduğu 89. dakikada oturduğumuz dairenin yıkılmak üzere olduğunu hissettik. alt kat dairelerin birinde sanki binlerce kişi aynı anda zıplayıp küçük bir deprem yaratmıştı. aynı anda ekranın sağ üst köşesindeki 0-0 skoru yok oldu... ''eyvah eyvah, fener attı galiba'' dedim. çünkü apartmanda bizden başka galatasaraylı tek bir aile vardı ama onlar da deprem yaratacak kadar kalabalık değildiler... ben o dramatik tahminimi yaparken ekranın sağ üst köşesindeki skor değişti... değişen skoru okuduğumuz anda hepimiz ayağa fırlayıp birbirimize sarıldık: denizlispor:1 fenerbahçe:0... dakika 89... ''bitti bu iş'' dedim... ''gözümüz aydın. şampiyonluğumuz kutlu olsun. maç ne kadar uzarsa uzasın denizlispor bu maçtan yenik ayrılamaz.'' hemen fenerbahçe maçının verildiği kanala geçtik. fenerbahçe maçının 16 dakika uzadığını öğrenince başımızdan aşağı kaynar sular döküldü. biz henüz olayın şokundayken tuncay ''şanslı''nın kafasına çarpan topun denizlispor kalesine gidip gol oluşuna tanıklık ettik... aslında bu beklenmedik bir şey değildi. yine de derinden bir ''off'' çekmeden edemedim.

    transa geçmiş gibi maçı izliyorduk. adeta bir ölüm sessizliği hakimdi hepimizde. tek kelime konuşmuyorduk. denizlispor stoperi, topu altı pasa bir metre mesafede appiah'ın önüne atınca ''yazıklar olsun. eğer o top oraya kasten atılmadıysa ne için atıldı?'' diye bağırdım. gözlerimi de kapamıştım... appiah'ın, ilahi adalati bozmamak için dışarı attığını az sonraki tekrarda gördüm. ve birkaç dakika sonra da selçuk dereli'nin havaya kalkan eli ile maçın bitiş düdüğünü üfleyişini... bu düdük, bir mucizenin aslına hiç de mucize olmayıp gerçek oluşunun habercisiydi. bir zaferin... bitirilmeyen umudun... kazanmaktan vazgeçememenin erdemini haber veren bir düdüktü...
  • allah biliyor ya hiç umudum yoktu o sabah uyandığımda. hatta uyanmak istememiştim. akşam olacaktı ve fenerbahçe denizli'den istediği sonuçla ayrılıp şampiyon olacaktı. ben de bütün gece boyunca son ses müzik açıp sokakta eğlenen fenerbahçelilerin seslerinden, arabalarının o sevimsiz korna sesinden yalıtmaya çalışacaktım kendimi. televizyon açmam da söz konusu değildi çünkü bütün kanallar sarı-lacivert olacaktı. işte bu psikolojiyle uyandım o sabah. annem yüzümün neden asık olduğunu sordu. ben de bir ay sonra 2. kez gireceğim ve son şansım olarak gördüğüm öss'nin yarattığı stresi bahane ederek yalan söyledim. ancak bütün bu psikolojinin içinde aklımda bir soru işareti vardı. neden? diyordum. hasan kabze o golü attıysa nedensellik ilkesine göre bir sebebi olmalıydı. içimi rahatlatan tek düşünce de buydu o sabah. neyse kahvaltı falan yaptık ailecek. annem akşama anneannemlere gideceklerini, teyzemlerin falan bütün aile orada olunacağını söyledi ve akşama dışarı çıkıp çıkmayacağımı sordu. hemen gelirim sizinle diye yanıt verdim. çünkü o gün zaten dışarı çıkasım yoktu. çoğu arkadaşım* da zaten akşamki maçları izlemeye gidecekti. o psikolojiyi evde tek başıma yaşamak istemiyordum ve annemin yaptığı teklif benim için bir velinimetti. orada hiç değilse muhabbetle falan vakit geçerdi. neyse akşam oldu gittik anneannemlere. yemek falan yedik bu arada maçlar da başlamıştı. yemekten sonra oturma odasına gittim ben. hiç istemesem de maçlarla ilgilenmeden duramıyordum. babam mutfakta radyodan takip ediyordu maçı. aile üyelerinin geri kalanı salonda muhabbet ediyorlardı. daha sonra koridorda babamın ayak seslerini işittim. benim oturduğum odaya doğru geliyordu. maçları takip ettiğini bildiğimden maçlarla ilgili bir haber vereceğini tahmin etmiştim. acaba iyi haber mi verecekti kötü haber mi? o kısacık koridoru babam yaklaşık o ayak seslerini duyduğumdan 2 saniye sonra geçip odaya ulaştı. o 2 saniye 2 yıldı benim için ama gecenin ilerleyen saatlerinde olacak olanlarla kıyaslayınca bu zaman geçmemesi durumu daha başlangıç sayılırdı. babam benden daha hasta galatasaraylıdır. odaya geldiğinde hemen yüzüne baktım bir duygu alabilmek için. ifadesizdi. zaten onun da hiç umudu yoktu ve sabahtan beri belki de hayal kırıklığına uğramamak ve olası kötü sonuca kendimizi hazırlamak için içimizde umut beslememiştik. hemen "attı mı fener?" diye sordum. "yok biz attık" dedi. "iliç mi?" dedim. güldü "nereden bildin" dedi. "sami yen'de o atıyor genelde diye karşılık verdim.** ardından "fener maçı nasıl gidiyor" diye sordum. "valla çok yavan bir maç, pozisyon falan pek yok ama fener sıkıştırır herhalde bir tane" diye cevap verdi. babam radyodan bile maçın gidişatını anlayacak kadar bilir futbolu. umutlu konuşmamıştı ama ben o cümlelerden alacağımı almıştım. yavan bir maç demişti babam sonra da yine kendini umutlandırmamak için fener sıkıştırır bir tane demişti. o kendini umutlandırmak istememişti ama benim içime o dakikada umut girmişti. daha sonra odada televizyon izlemeye devam ettim ve ilk yarılar sona erdi. 45 dakika öncesinde karalar bağlıyordum ama işte tam o anda içimde umut parıltıları hissediyordum. devre arası dahil 60 dakika kalmıştı. ne olacaktı acaba 60 dakika sonra. devre arası bitti ikinci yarı başladı. ben ise artık iyice heyecanlamaya başlamıştım ve kendimi kontrol edemiyordum. bu heyecanla tek başıma başa çıkamayacağımı anlayıp salondaki muhabbete katılmaya karar verdim. koridorda salona doğru yürüyordum. bir kaç adım sonra sağ tarafıma, mutfağın açık kapısından içeri baktım. babam radyodan maçları takip ederken sigara üstüne sigara içmiş ve mutfağı bir sis perdesi bürümüştü. bu ortamda annem de çay demlemeye çalışıyordu. bir an babamla göz göze geldik. "nasıl gidiyor?" diye sordum. "aynı" diyerek cevap verdi. bunun iyi bir haber olduğunu varsaydım ve koridorda salona doğru yürümeye devam ettim. salonda anneannem, teyzem, fenerbahçeli ablam, onun o gün 2 yaşında olan oğlu* ve beşiktaşlı eniştem* oturmaktaydı. hepsi koltuğa oturmuştu ama enişten rakısı ve peynirini almış masada oturmuştu. ben de onun yanına masaya oturdum. muhabbet etmeye başlladık. enişten spor, sanat, siyaset ve benzeri birçok konuda muhabbet edilebilecek bir insandır. anlatıyordu bana bir şeyler ama ben duymuyordum. çünkü aklım hep maçtaydı. maçlarda dakikalar 60 olmuştu. alakasız bir muhabbettin içinde "yaa atacaklarsa şimdi atsınlar sonra maçın sonuna denk getirip de yıkmasınlar beni" dedim. güldü eniştem "korkma bir şey olmaz" dedi. dakikalar ilerledi artık kendimi kontrol edemez bir hale gelmiştim. salondaki herkes dehşetle bakıyordu bana. benimse hiçbirsey umurumda değildi. babam da dayanamamış radyoyu kapatmış ve oturma odasında trt 1'deki stadyum programını izlemeye başlamıştı. dakikalar 88 olmuştu. bütün sokağı inletecek bir gooooool sesi yankılandı mahallede. o an işte ömrümden ömür gitti benim. bu kadar yüksek ses çıktığına göre kesin fenerbahçe atmıştı golü. çünkü galatasaraylılar kendi maçlarını izliyorlardı, öbür maçtan haberleri olamazdı ve eğer biz atsak bu kadar ses çıkmazdı çünkü şampiyonluk bizim elimizde değildi. fenerbahçeli ablam benim o halimi görüp "ayy inşallah denizli atmıştır da üzülmez kardeşim" deyip odadan hızla çıkarak oturma odasına doğru koşmaya başladı. oturma odasından da babam bağırıyordu " denizli attı denizli attı". ablam koridorun yarısından geri döndü ve o da "denizli atmış" diye bağırdı. o an... bilmiyorum inanılmaz bir duyguydu. oturduğum yerden ok gibi fırladım koridorda "şaaaaampiyon" diye bağırmaya başladım. oturma odasına koştum. babamın yanına oturdum ve stadyum'u izlemeye başladım. dakika 88'di. evet şampiyonduk. fener 3 dakika hadi uzatmasıyla 5 dakikada atsa atsa 1 gol atabilirdi ve bize beraberlik de yetiyordu. ömer üründül maçın 7 dakika falan uzayacağını ama şu saatten sonra artık çok da bir şeyin değişmeyeceğine inandığını söyledi. bu da iyiydi 7 dakika da 2 gol çıkarmak için az bir süreydi. bu duygularla ekran başında maçların bitmesini beklerken erdoğan arıkan kalbime bir bıçak sapladı. "ve denizli'de maç 16 dakika uzuyor"... işte bu sözler kalbime ok gibi saplandı. 16 dakika 2 gol atılabilecek bir süreydi. kalktım ve moralim bozuk bir şekilde salona döndüm tekrar. salondakilere durumu anlattım 16 dakika daha bekleyeceğiz dedim. bu arada evde de bir kaos olmuştu o dakikalarda. başımı öne eğerek ve tırnaklarımı yiyerek salonu turlamaya başladım. bir yandan da içimden saniyeleri sayıyordum. 1,2,3,4,...,62,63,64,...,105,106,107,.... neden sonra enişten beni yanına çağırdı. maçın bitimine 10 dakika vardı. eniştem aynı zamanda adanalıydı. bir sezon önce malatyaspor'un adanaspor'un düşmesinden illegal bir biçimde rol aldığını düşündüğünden malatyaspor'un düşmesini, dolayısıyla denizlispor'un galibiyetini istiyordu o da. ayrıca içten içe de bir beşiktaşlı olarak galatasaray'ın şampiyonluğunu fenerbahçe'nin şampiyonluğuna tercih ediyordu o sezon çünkü fenerbahçe o sezon çok çirkinleşmişti. "oğlum bak maçın bitimine neredeyse 10 dakika var. fenerbahçe 10 dakikada 2 gol atamaz. sakin ol biraz." dedi bana. gerçekten de düşününce normal bir maçta 80. dakikaya 1-0 yenik giren takımın maçı 2-1'e çevirmesi çok zordu. tam bu esnada büyük bir bağırış geldi. hemen içeri otuma odasına koştım. babam, yüzü kıpkırmızı bir şekilde attı fener dedi. o an kan beynime sıçramıştı. daha 10 dakika vardı ve bir gol daha atabilirlerdi. hemen salona geri döndüm. bu sefer yüzümde çok büyük bir mutsuzluk, hareketlerimde de panik vardı. salonda oturan aile fertleri ciddi bir şekilde endişeleniyorlardı durumuma. annem "çay koyayım mı sana?" dedi. sonra! diye diye karşılık verdim. bu sefer enişten çağırdı yanına. rakısını uzatarak "al iç şundan biraz rahatlarsın" dedi. bir iki yudum aldım. hiç bir şey hissetmiyordum. halbuki eniştem rakıyı seke yakın sertlikte içerdi ve ben de alkola toleranslı biri değildim ama o an o rakıyı hissetmiyordum işte. dakikalar geçmiyordu bir türlü bense yine başım öne eğik bir şekilde tırnaklarımı yemeye ve salonun ortasında volta atıp durmaya devam ediyordum. salondaki kaos ortamı devam ediyor ve kimse muhabbet edemiyordu. bir kısmı çaylarını içmeye çalışırken 75 yaşındaki anneannemle 2 yaşındaki yeğenim olanları anlamaya çalışıyordu. maçın sonlarına yaklaşmıştık artık. eniştem hala boşuna panik yaptığımı ve fenerbahçe'nin gol atamayacağını iddia ediyordu. ayrıca malatyaspor'un düşeceği kesinleşmiş ve onun keyfi biraz yerine gelmişti. eniştem bu sözü söylediği sırada sokaktan yine bir gürültü koptu. çok korkmuştum hatta kan yine beynime sıçramıştı ama bu ses sanki gol sesi değil gibiydi ya da ben kendimi kandırmaya çalışıyordum. bunun öğrenmenin tek bir yolu vardı. hemen oturma odasına babamın yanına koştum. babam iyice çökmüştü o dakikalarda. "korkma appiah kaçırdı ama bastırıyor fenerbahçe." dedi. gerçi babamın bastırıyor fenerbahçe lafı biraz rahatsız etmişti ama sonra bunun doğal bir şey olduğunu ve fenerbahçe'nin tabi ki de bastıracağını fark etmiştim. o esnada televizyona baktım. appiah'ın kafa vuruşunun direkten döndüğünü anlatıyordu erdoğan arıkan. sonra da salona gitmedim artık zaten 3-4 dakika kalmıştı ne olursa olacaktı artık. ben de babamla stadyumu izlemeye başladım. son dakikalara doğru erdoğan arıkan "appiah, gol pozisyonu..." cümlesini kurdu ve o dakikada yine kalbime doğru ilginç bir akıntı hissettim. babam da yumruklarını sıkmıştı o an. neyse ki erdoğan arıkan çok fazla bekletmedi ve "ve top yandan dışarı çıkıyooor." dedi. yine rahatlamıştık. diken üstünde birkaç dakika daha geçirdik ve sonunda bütün gün beklediğimiz haber yine erdoğan arıkan'dan gelmişti " ve selçuk dereli son düdüğü çalıyor... şampiyon galatasaray". o an mahalleden büyük gürültü koptu. balkona çıktım. mahellenin galatasaraylı gençleri caddeyi kapatmış bayraklarla formalarla şampiyonluk kutluyordu. o an idrak ettim durumu. şampiyon galatasaray'dı. bütün sezon boyunca çekilen sıkıntılar, geciken maaşlar, idmanlarda yapılan boykotlar, sürekli fenerbahçe lehine bizim alehimize yapılan hakem hataları, kısıtlı kadroyla fenerbahçe'nin tarihinin en kuvvetli kadrosuna karşı yapılan onur mücadelesi... hepsi ama hepsi son bulmuştu. galatasaray tarihinin en temiz, en beyaz ve en onurlu şampiyonluğunu kazanmıştı. çok istiyordum bu seneyi. hatta bu sene şampiyon olalım gerekirse 3 sene olmayalım diye dua ediyordum allah'a. sonunda olmuştu. sonu da bu önemli bütün sezon gibi efsane olmuştu bu senenin.

    işte doğadaki her türlü duyguyu tattığım 14 mayıs 2006 günü böyle geçmişti benim için. bu kadar zor bir gündü ama şimdi sorsalar o günü bir daha yaşamak ister misin diye. hiç düşünmeden evet yanıtını veririm.
  • kardeşlerim o günle ilgili anılarına değinmişler, müsadenizle ben de bir anımı paylaşmak istiyorum o günle alakalı.

    o zamanlar dershaneye gidiyordum malum üniversite sınavlarına hazırlık için. güneşli bir pazar günüydü. ders bitti ve dolmuşa bindim. doğduğum ve yaşadığım yerin küçük olması itibari ile * çoğu dolmuş şöförünü tanıyordum. şöförün hemen yanına oturdum ve şampiyonun kim olacağını konuşmaya başladık. bu muhabbet devam ederken akabinde yolun kenarına park edilmiş modifiye bir araç gördüm. tabir-i caizse gelin gibi süslenmişti. sarı-lacivert renklere bezemişlerdi aracı; bayraklar flamalar vs. muhabbet ettiğim şöför süslenmiş aracı gördükten sonra bana dönüp; "bu akşam şampiyon olamazlarsa o kadar emek boşa gidecek, baksana ne kadar güzel süslemiş arabayı" dedi. ben de tebessüm edip kısık bir sesle "keşke.." demekle yetindim.

    ne yalan söyleyeyim fenerbahçe'nin son maçta şampiyonluğu vereceğine inanmıyorduk, inanamıyorduk. son maç lan bu. son maçta şampiyonluk mu kaybedilir. bütün bir sezonun emeği sonuçta. kahırdan öldürür adamı. herneyse evde lig tv olmadığından dolayı maçı herhangi bir dizi açık olacak şekilde ekranın sağ üstünden takip ediyorduk babamla. galatasaray 1 derken 2, 3 olmuştu ama diğer maçtan hala ses seda yoktu. babam sürekli " yok yahu bizimkiler kazandı ama fener atar bi' tane şimdi diye söyleniyordu" kendi kendine; elleri heyecandan titriyorken. bense babam gibi düşünüyordum ve soğuk soğuk terliyordum sadece sağ üst köşeye kitlenmiş şekilde. biz bunun muhasebesini yaparken denizli'den gol haberi geldi ve baba-oğul havalara zıplamaya başladık. ta ki 16 dakika uzatma verilene kadar. babam arka balkona ben de ön balkona gidip oturdum karanlığa; dakikalar geçsin diye. ama ne hacet; saniyeler bile geçmek bilmiyor aslında.

    zaman durmuş gibiydi. koridorda gidip geliyordum için için dua ederken. babamsa avuçlarını göğe açmış dua ediyordu. televizyonun olduğu odaya girmek istemiyorduk ikimiz de.

    1-1 olduğu haberi geldi sonra oturma odasından. babam ve ben soğuk soğuk bakıyorduk birbirimize; "olmayacak bu iş, birazdan atarlar " gibisinden. konuşmadan tekrar balkonlara çekildik. dua ediyorduk sürekli. saniyeler dakikalara, dakikalar saatlere dönüşmüştü sanki. aklım, zihnim kapalı bir şekilde " aç baba artık şu spor kanallarını da ne olmuş öğrenelim " dedim sesimi yükselttiğimin farkına varmadan. babam elleri titreye titreye açtı televizyonu;

    "şampiyon galatasaray"
  • askeri lisedeyiz, 3. yılımız ve 2 yıl fenerbahçe şampiyon olmuş, son şampiyonluğumuzdan da 4 yıl geçmiş. ilk yıl babalara gelmiş takım, ikinci yıl 3. olmuşuz 76 puanla.
    o yıl da belki de 20 hafta kaybetmemiş bir fenerbahçe var. alex ceza yayı çevresinde tökezlese bile faul çalınıyor, frikikler gol oluyor, elle kolla goller atılıyor.
    bizde de parasızlık almış yürümüş, futbolcular idmana çıkmadı haberleri.
    işte 30. haftaya doğru manisa deplasmanında 5 yiyor fener, o ara bir liderliği alıyoruz ama kadıköy'de ilk dakikalarda kaçırdığımız gollerin hemen ardından yediğimiz gol, 4-0'lık hezimeti getiriyor.

    nitekim son hafta, uğursuz ağzımı açıp nazar da değdirmek istemiyorum. 220 kişi dönemden belki de 180 kişi kadarı gazinoya toplanmış, fenerbahçe maçı izleniyor. ilk yarı ayıla bayıla izliyorum. bir arkadaş geliyor, o sezonun siyah formasını giymiş, "oğlum niye forma giydin lan" diyorum korkudan, "korkma şampiyonuz" diyor. benim elim ayağım buz kesmişken rahatlığına imreniyorum. ilk yarı bitiyor, ben de kendimi kısımlara atıyorum. maçla ilgili hiçbir şey düşünmeyip volta atmaya başlıyorum, zaman geçmek bilmiyor. belki de yarım saat aynı şekilde dolanıyorum ve gazinodan büyük bir gürültü geliyor, yıkılıyorum resmen. kısımda etrafa küfürler etmeye başlıyorum.

    kapıdan çıkıyorum, gazinodan koridora küfrede küfrede çıkan birini görüyorum. "hangi takımlıydı bu" diyorum, fanatik fenerli olduğu geç aklıma geliyor, aklım durmuş. normalde hangi takımlı olduğunu iyi bilirim.
    dizlerimin bağı çözülüyor, gazinoya koşuyorum. son dakikalara girilmiş, ilk gördüğüm adamı sarsıyorum yakalarından, "kaç dakika uzadı ulan" diyorum, "6-7 galiba" diyor. kimisi bitti bitecek diyor, kimisi 17 diyor, derken gol oluyor kendimi kaybetmek üzereyken dışarı atıyorum kendimi.

    çarşıdan geldiğim için resmi kıyafet var üzerimde, ceket, şapka vs. başlıyorum yine dolaşmaya, kah yere çöküyor kah duvarlara baka baka yürüyorum. dakikalar geçmek bilmiyor, hiç ses de çıkmıyor.
    ve en sonunda müthiş bir gürültü kopuyor, millet dışarı çıkmaya başlıyor. çıkıyorlar da hangi takımlılar çıkıyor? herkes tek tip devre eşofmanı giymiş. en alt katta hazırlıklar, üstünde 1'ler var, sonra bizimkiler. yani tanımadığım insanlar çıkıyor ve alt sınıflar forma vs giyemediği için kimin şampiyon olduğunu da bilmiyorum. çok korkuyorum, sevinmeye çıkan fenerlilerin arasında kalmış olabilmekten.

    bir hazırlığı tutup örselediğimi hatırlıyorum, hangi takımlısın ulan konuş diyorm ağzı diline dolanıyor. "kim şampiyon ulan söylesene" diyorum, "galatasaray ağbi" diyor.
    sonrasını zaten anlatamam, hepiniz aynı duyguları yaşadınız. ama o şampiyonluğun sevincini bir daha yaşayabileceğimi sanmıyorum. 26 yaşındayım, bir 26 yıl daha yaşasam o ana eşdeğer bir sevinç yaşayacağıma inanmam.
  • o gün uşak öğretmen evinde denizlideki maçı izledim ben. üst katta bizim maç vardı ama ben o maçı izlemek istedim ve arkadaşlar bizim maçı izlemeye giderken ben denizli maçının olduğu yere girdim. fenerliler inanılmaz tedirgindi, ben ise hayal edilemez bir inançtaydım. çünkü beşiktaş maçında "şampiyon olamayacaksak atamayalım gol" dedikten sonra yazmıştı hasan kabze füzesini. "zalat gelsin sizi kurtarsın" diye inletirlerken stadı, "bu maçı satanın" diye başlayan inlemelere dönmüştü o tribünler. bilmez belki genç kardeşlerimiz, 3 sene boyunca şampiyon olamamış, stadı yapılacak diye olimpiyatlara sürülmüş bir galatasaray vardı. stadında hiç bir değişiklik olmayınca, üstüne bakımsızlıktan tribünlerde ot bitmeye başlayınca geri dönmüştük biz ali sami yen'e. maddi durum o kadar kötüydü ki; tek transfer döneminde bir takıma 350 transfer yazan fotomaç gazetesi bile devre arasında giuly transfer dedikodusunu "günün şakası" diye manşetten vermişti. maç başladı, denizli kümede kalmak, fener şampiyon olmak için oynuyordu. yani biri ekmek, diğeri pasta derdindeydi. ilk yarıda denizli'nin selahattin ile kale sahasından atamadığı bir pozisyon vardı ama maç bir şekilde dengede gidiyordu, taraftarlar fener ne zaman hızlansa kasa fişleri, tuvalet kağıtları ile oyunu durduruyorlardı. lig tv o kadar yanlı yayın yapıyordu ki, malatya'nın küme düştüğü ve denizli'nin ligde kaldığı hemen ekrana verilmiş ve spikerler utanmasalar gol yemiyor diye küfredecek hale gelmişti denizli'ye. 88'de mustafa keçeli yazdı golü, ben ve benim gibi araya sızmış galatasaraylılar çıldırdık, fenerliler kahroldu. sonra uzatmalar başladı, bitmeyen uzatmalar... uzatmalar gösterilmiyordu ama ekrana şöyle bir yazı geldi "verilen uzatma: 16 dk geçen uzatma: 6 dk kalan süre: 10 dk" yazıdan hemen sonra da fener'in golü. işte o 10 dakika, hani herkes appiah'ın ve tuncay'ın kafa topları der de, appiah'ın 2 metreden dışarı attığı topu unutur ya o pozisyonda ben kalbimin durduğunu gözlerimin karardığını hissettim. top dışarı çıktı, kalbim yeniden atmaya başladı ve ben hayata döndüm sanki. selçuk dereli'nin elini havada gördüğüm o an, o asırlar kadar uzun dakikalardan sonraki sevincim inanın hayatımda yaşadığım mutluluklar arasında hep apayrı kalacak. o gün öyle bir kutlama yapıldı ki ufacık uşak şehrinde, uşaklı arkadaşlar "uşak'ın nüfusu bu kadar değil" diyorlardı kalabalığı görünce. bir abi sokağa iki tane şampanya şişesi ile atmış kendini, al patlat diye verdi birini bana. hayal mi gerçek mi anlayamayanlar oluyordu, arkadaşlar sık sık rüya mı gerçek mi anlamak için birbirlerini tokatlıyorlardı. gerçekti, gündüz kılıç'ın deyimiyle his takımı olmanın, armaya bağlılığın gerçeği... mayısların bizim olmasının en önemli pay sahiplerinden biriydi o gün.
  • evimizde sadece lig tv olduğundan denizlispor-fenerbahçe maçını izleyebilmiştim o gün. denizlispor'un * ilk yarı boyunca dünyaları kaçırmasıyla sinirlerim iyice laçka olmuştu. sonuçta denizlispor goller kaçırsa da iyi oynuyor, fenerbahçe'ye fazla top göstermiyordu. babam da bu durumu onaylarcasına "böyle daha iyi oğlum, gol atıp da niye uyandırsınlar feneri" diyordu. lakin hem futbol topu yuvarlaktı, hem atamayana atarlardı. üstelik fener şansı denilen bir hadise vardı.
    böyle karışık duygular içerisinde ikinci devre başladı. her sezonun son haftalarına damga vuran konfetiler, meşaleler filan derken yavaş yavaş sonlara doğru gidiliyordu. dakika 89 olmuştu ki denizlispor kale sahasından bir top atıldı ileriye. yusuf orta sahaya gelmeden topu aldı ve hızla atağa çıktı. ekranın alt köşesinden beyaz formalı biri kopmuş gidiyordu. pasını ona çıkardı, o inanılmaz deparın sonunda altıpasın oralardan köşeye sert ve düzgün bir şut attı. o an akıl almaz birşeydi, nitekim öyle oldu; aklımın iplerini saldım ben de, mabeddeki binler ve ekran başındaki milyonların da aynısını yaptığından habersiz. golle birlikte çöktüğüm yerden kalkmışım ki kendime geldiğimde yatak odamda buldum kendimi. ne zaman, nasıl geldim; orası net değil *.
    derken 16 dakika uzatma yazısı göründü ekranda. resmen kilitlenmiştim. zaten o sıralar öss ve platonik durumları sebebiyle yeterince bunalım bir haldeydim. üstüne bir de fenerbahçe'nin golü ve denizlispor'un kümede kalmayı garantilediği haberi gelince iyice yıkılmıştım. kendi kendime içimden " bitti oğlum işte... senin görüp görebileceğin sevinme bu kadar" gibisinden saçma sapan şeyler söylüyordum.
    kalan dakikalar nasıl geçti, nasıl dayandım; hiçbir kayıt yok. tek hatırladığım babamın * söylediği "şampiyonuz" kelimesi. bir de selçuk derelinin maçı bitirişi. maradona zamanında kazanılan şampiyonluğun kutlamalarında bir napoli taraftarının dediği gibi ertesi sabah yine borçlarımız, dertlerimiz olacaktı. ama o gece kral bizdik...
  • 13 yaşındaydım sanırım. ailemle kalamışa kahvaltıya giderken formam üzerimdeydi. bütün gün boyunca fenerbahçelilerin garip bakışlarına maruz kalmıştım. bi hafta öncesinden başlamıştım doğal olarak puan hesaplarına. kararımı vermiştim fener yenilecek biz de yenip şampiyon olacaktık. denizli'nin zaten puana ihtiyacı vardı, her şey çok basit olacaktı. kalamış'tan dönerken stadın yanından geçiyorduk, yoğun ısrarlarımla arabayı durdurttum, annem ve kardeşim taksiye bindi eve dönmek için ben ve babam ise maça 1.30 saat kala bilet aramaya koyulduk. babam kapalının eskilerinden, annemi balayı diye galatasaray-milan maçına götürmüş, tivoli meydan muharebesinde yer almış adam. pek de zor olmadan bi şekilde kombine bulduk, kapalı alttı sanırım net hatırlamıyorum, oyuncuların tv'den denizli maçını takip ettiği tribünün yan kısmıydı. o kadar emindim ki şampiyon olacağımızdan. rahat geçen maçta gol haberini aldığımızda yaşadıklarımı tarif etmeye kelimelerim yetmez. hep diyorum galatasaray bir kültür, özellikle de benim karakterimin temel taşlarından. bana asla vazgeçmemeyi, imkansızın olmadığını, umudun ne kadar kıymetli olduğunu gösteren. iyi ki varsın galatasaray, iyi ki galatasaraylıyım.
  • madem ara sıra özel günleri yazarak tüylerimizi diken diken ediyorsunuz bende yazayım.

    o sezon neredeyse bütün maçlara gitmişim. 1 hafta önceden amcam arıyor ''şampiyonluk maçına ben gideceğim. sen bilet bulmaya çalış. ücret sorun değil ben hallederim diyor.'' tabi sezon öncesi kombineyi amca almış beraber gideriz diye. ben lise öğrencisi. ulan aramasın diye dua ediyorum ama aramış işte. bilet ara tara ama bulmak zor tabi. neyse maça gitmemeyi kabullenmişim. içten içe şampiyonluğa inanıyorum ama adamlar kazanır diyorum. maç öncesi okulda son dersler muhabbet açılıyor arkadaşın biri rahat olun fener yenemez şampiyonuz diyor. o söyleyince şampiyon olmuş kadar seviniyorum içten içe aynısını düşünüyorum ama ya bi siktir lan diyorum arkadaşa. maç günü geliyor kafeye gitmişim. arkadaş markadaş kimse yok tanıdık. deplasman maçlarında aynı kafeye gittiğimden tanıdık birkaç abi var sadece. isimlerini bile bilmiyorum bazılarının. kafe ikiye ayrılmış. bir televizyon gs maçı diğer taraf fb. neyse maç öncesi klasik kafe sahibi konuşması küfürsüz kavgasız gürültüsüz olsun deniyor ve maçlar başlıyor. biz erkenden sıkıştırıyoruz ama kafalar hep arka taafa bakıyor. dakika 30 olmuş benim boyun ağrımaya başlıyor. o ara konfetiler falan biz görüyoruz tabi. ikinci yarılar aynı şekilde başlıyor ancak inanmaya başlıyoruz ulan 45 dakika topu kaleye sokamazlarsa iş bitecek falan diye. biz golleri atıyoruz sonra kafalar hep arkada dayan denizli modundayız. ulan dayanın yoksa küme düşeceksiniz falan. keçeli atıp denizli öne geçiyor biz ise kendimizden geçiyoruz. sandalyeler küfürler havada uçuşuyor. denizli atınca tanıdık abiler olay çıkar diye evlere doğru giderken ben kalmayı tercih ediyorum. fb yedikten sonra sözlü tartışmalar başlıyor o ara maç uzuyor tabi. skor 1-1 olup denizlinin kaybetse bile küme düşmeyeceğini öğrenince yıkılıyorum. appiahın pozisyonu hala gördüğümde gol olacakmış gibi kalbim çarpıyor. o pozisyondan sonra kafeden çıkıyorum. nereye gittiğimi bilmeden koş koş koş koş. sadece allah'ım sen büyüksün her şey ortada adaletini göster diye söyleniyorum kendi kendime. dakikalarca koşuyorum ve en son evin önüne gelmişim. içeri giriyorum eniştemler falan gelmiş trt1 açık. bitti mi? diyorum yok diyorlar. ama bu ne rahatlık. o an enişteme dalasım geliyor. ya atamazlar dediğinde bir rahatlık çöküyor üstüme. o ara tam hakan şükür hasan şaş derken bitti diyorlar ve şampiyon galatasaray yazısı. içimden ise sadece allah'ım sana şükürler olsun diyorum. o an herkesin adaleti şaşar allah'ın adaleti asla dedikleri sözden başka bir şey gelmiyor aklıma. ev kalabalık anne teyze tebrik ediyor ama bende sevinç yok. neden sevinemedim hala çözemiyorum ama düşündükçe aslında bekliyordum bunu diyorum. ve aynısı 12 mayıs 2012 işte play off zımbırtısı ve son maça kalan şampiyonluk. biz hak ettik ama buralara gelmemeliydi hepimiz hemfikiriz. ancak allah çektirdi çektirdi en sonunda adaletini gösterdi. o günde aynı şekilde eminim şampiyon olacağımıza ama dilde siktir lan olmaz kaybedeceğiz diyordum. biz galatasarayız galatasaraylıyız içimizde resmen yaşıyoruz inanıyoruz ama dilde söyleyemiyoruz. totem deyip geçelim işte. biz içimizde yaşamalıyız. bunu bu sezon çok çektik inönüye çıkıyoruz 3 atarız 5 atarız. karabük ile oynuyoruz havada karada geçeriz. bilmem kim deplasmanı oooo çok rahat geçeriz. şu an bile sürüyor bunlar. takım top oynamasa bile 3leriz 5leriz diyoruz ama kaybediyoruz sürekli. 14 mayıs 2006 içimizde yaşamamız gerektiğini gösterdi. dilin konuşmasın abi bırak fenerliler bik bik bik ötsün biz kendini beğenmişliği sevmeyiz. sevmemeliyiz bu tarih bunu gösterdi. bırak onlar konuşsun biz içimizde yaşayalım. zaten allah'ın adaleti o kadar büyük ki daha sonra sen içindekini dışarı çıkarıyorsun. hemde öyle bir zamanda çıkarmana izin veriyor ki daha iyi bir zamanlama olamaz.
  • ne yıllardı be, hak adalet savaşçısı fenerbahçeli melekler belki de insanlık tarihinde çok az görülmüş bir tutum sergiliyordu, harbiden bu kadar büyük kitlelerin vicdan ve ahlak konusunda sınıfta kaldığı çok az zaman olmuştur tarihte, buda onlardan biriydi.

    ister beyinsiz desinler ister mal, ben kişisel gururu en üst seviyede biriyim aç gezerim en yakın arkadaşımdan 10 kuruş isteyemem o yıl şimdiki gibi asosyal değildik amk dershane okul şu bu derken hatırı sayılır çevre vardı bunların arasında tabiki fenerbahçeliler vardı ergen ve fenerbahçeli kafasının ürünü olan bi sürü yorum duyuyorduk tabi illa zoruna gidiyor insanın.o sezon ben inanmıyorum ki orda saidou hasan şaş oynuyordu, metin oktay sahadaydı onların ruhu ordaydı.

    o büyük gün harbiden inanmıyordum ben de adamlarda para var kadro var avantaj var var oğlu var, adana güneşliydi o gün adana ne zaman güneşli olsa güzel şeyler olurdu hoş adana hep sıcak hep güneşli ama o gün başka bi güneşliydi amk hissediyordum yani parklarda azer müslüm dinleye dinleye olmayan dertler ediniyorduk ama ilk defa kuşların cıvıltısını hissediyordum o sabah, ne ders dinleyebildik ne bişey kendimi bir an önce eve sonrada sokağa atmak istiyordum.arkadaşım vardı muro saf çocuktu ama sağlam cimbomluydu severim hala pek görüşemeyiz ama kalbimde her zaman yeri vardır.

    bazen olmadık kişilere hayranlık beslersin böyle nasıl diyeyim bir futbol maçı açarsın bi adamın tipi dikkatini çeker tüm kalbinle gol atmasını istersin bilmiyorum tanım da yapamıyorum değişik işler mesela bi kız görürsün aşık olmassın da delice bir hayranlık beslersin saygıyla karışık, muro da ümit karan hayranıydı tanırım muro çocukluğundan beri hagi jardel bi sürü yıldız geldi ama o ümit karanı değişmezdi belki ümit karan bile o halin ibilse güler geçer drogba geldi ama o hala ümit karanı seviyodur eminim yani.ümit karan ya öyle şekil bi tipi yoktu ne bileyim o kadar aşırı bi golcu de değildi ama seviyor işte ne yapalım.

    bazen seninle alakasız bir olayın hayatını değiştireceğine inanırsın, bi insan olur bi olay ama o olmayınca kendini üzersin, ben de o sabah bir adam gördüm sarı kırmızı pazar malı atkısı belki de eşi falan dikmiş o derece dandik bişey ama o adamı görünce sanki şampiyon olacağımıza inandım, değişik.arkadaşlar diyodu oğlum kötü olacak yenecekler bizi, fakirliği yaşayanlar bilir ilk başlar üzülürsün sonra gurur meselesi yaparsın sonra siklemezsin bile umrumda bile olmadı.

    bi kız vardı sarışın oda fanatik galatasaraylıydı baya zengin ailesi falan kendime dedim amk biz zaten fakiriz takımımız da fakir ama bu kız zordur kendi kendime gülümsedim maç saati yaklaştıkça akli dengeler de yavaştan gidiyordu.o sikik dershane belki hayatımı sikti, ama o kantinde yediğim poğaça bile anlamlıydı o gün ulan bir insana poğaça niye anlamlı gelir?geliyordu.hocalardada vardı bi panik ama hiç konuşmadık, sevmezlerdi zaten beni niye bilmiyorum halbuki o kadar da fena biri değildim artık eve gitme zamanı geliyordu.

    o kadar sevgiye dayalı bi ilişkimiz olmadı ama zora düşersem ilk babamın yanına giderim, iyi galatasaraylıdır cool kavramını türkiyeye getiren adam belki heyecan duymaz kolay kolay ama o gün benden beterdi, normalde küfür de ederdi ama asla evde küfür etmezdi bu akşam analarını sikecez oğlum dedi güven bana bu yaşıma geldim kolay kolay yanılmam.içimi garip bi huzur kapladı, ulan bu adamın futbolla alakası kahvehane falan amk ne kadar doğru tahmin edebilir ki?dediğim gibi mantık akıl terkedeli çok olmuştu.

    ben aşırı dua etmem, çocukca belki ama çocukken ne zaman dua etsem kabul olmazdı ben de hiç etmedim hala etmem ama o gün maça 1 saat kala deli gibi dualar ediyordum, karnıma bir ağrı girdi midem bulanıyor o heyecanın yarısını bir insan yaşatsın canımı vermessem benden ala orospu evladı yok.

    ondan sonrası mükemmel, mükemmel diye bişeyin varlığına inanmam o inansaydım o günü öyle nitelerdim.sokaklar kaynıyor adanada karnaval var ulan millet sıyırmış bağıran çağıranlar kalabalığa karıştım kendimi bir savaş kazanmış ordunun bi askeri gibi görüyordum, deli gibi bağırıyorduk

    bir baba hindi

    hey allahhhhh

    arabaya bindi

    hey allahhhhh

    fenerede bindi

    hey allahhhhhhhhh

    allah allah heyyy allahhh
  • iki fenerbahçeli ve ben dahil iki galatasaraylı ile izlediğim maçtı. biz galatasaray nasılsa üçledi diye fenerin maçını izlemiştik. benim hafızama kazınan ayrıntı şudur maçla ilgili : denlizlisporlu selahattin durmadan gol kaçırıyordu ilk gole kadar. her kaçırdığında ve maç boyu kuzenim ( diğer galatasaraylı, evet) ve ben ''ah ulan selahattin! ah ulan selahattin!'' isyanlarındaydık. maçı resmen böyle izledik. neyse sonra gol oldu, beraberlik oldu. maç uzadı. sonuç yine değişmedi, biz yine şampiyonduk. *
  • tam üç sene önce bugün. hiç unutulmayacak, hep hatırlanacak olan gün...

    --- alinti ---
    90 dakika bittiğinde ali sami yen'de meşaleleri yakacak, hazırladığımız pankartlarla futbolcularla şampiyonluğu kutlayacak veya onlara emekleri için elimizden geldiğince teşekkür edecektik. alkışlayacaktık, bağıracaktık, belki ağlayacak, belki hüzünlenecek, belki sevinçten coşacaktık. hiç biri olmadı. maçın bitiş düdüğüyle, farklı biten herhangi bir maçtan sonraki alkış ve ses yükseldi. son maç, önemli maç, ama durum değişik. beş dakika önce tribün ayaklanmış, katıla katıla ağlamışım ama şimdi sessizlik ve gerilim var. volkan'la baş başa vermişiz tüm ikinci yarı olduğu gibi bir totem değil bu... serkan ve uğur yanımıza gelip gidiyorlar. ahmet ekip arabasında olmalı. onur ve kıraç kulaklıkları paylaşmışlar, onların gözler boş sahada, bizim gözler onlarda. grupla aramızda bir merdiven boşluğu var bakamıyorum bile.
    elimde, maçtan önce teşekkür için futbolculara atılmış bir gülün sapı var. onu ayaklar bağlansın diye denizli'de düğümlemişim. 9 şampiyonluk görmüşüm statlarda canlı. evet en son olanı, en güzel olanı belki ama, en değerli olanı kesin 2006 olacak. gol sesi, attılar. "biliyorduk abi", "ben demiştim" sesleri yükselmekte. radyolardan umut kesildi cep telefonları ile bağlantı kuruluyor. sorular aynı "nasıl 16 dakika uzar". hitaplar değişik "lan, ablacım, ağabeycim, olum"... sahada ne olduğunun farkında değilim, acaba futbolcular soyunma odasında mı? şu set aynı şekilde kalabalık, bir inin demeyeceğim, inseniz ne olacak? suleymanou ağır, yavaş yavaş. onur kulaklıkla bütünleşmiş, gözler onda, onun gözler sahada denizli'ye mesaj gönderiyor. yönetime karşı diyorsun, hakemlere, ellere , kollara, isyanın şampiyonluğu bu diyorsun. ahmet ile mesajlaşılıyor şampiyonluk yakın mı ne şu mesaj gönderilmiş "ahmet karakolda ilk şampiyonluğun olacak". koltukta sanki kıpırdamıyorsun. kıpırdasan sen golü yiyeceksin sanki. direk direk diyor herkes. bir şut direğe mi takılmış ne önemli değil artık son yaklaşıyor. bekliyor muyduk? evet... galatasaray'ın olduğu yerde umut biter mi? bitmez, akla hayale sığmaz galatasaray...

    bit be bit. ne onaltı dakikaymış, onaltı saat gibi... gözler onur'da, gözler kıraç'ta. bir yumruk bekliyorsun göğe zafere doğru sıkılan. ne yapacağız. ne güzel kutlama planlarımız vardı sezon boyunca? olur mu, olur... bir sigara daha, yok be önce bitsin ulan gebermezsin ya... bir kez daha o düğümü sıkıyorum. bir kez daha tamam abi diyorum, bir kez daha ağlayacak mıyım? hadi be……bitti be ulan bitti be adalet lan bu adalet….
    --- alinti ---