• 5 yaşındayken seyir halindeki arabanın camına ebeveynlerinden habersiz oturup bayrak sallamaktır galatasaraylılık..yediğin azarın tadını ise birazcık büyüyünce anlamaktır..6 yaşında gastedeki adidas antreman formalı haginin resmini kesecem diye makası bacağına saplamak,'nooldu oğlum' diyen annene 'sinek ısırdı' demektir..ve ne kupa için ne şampiyonluklar için ne de rakiplerimizle dalga geçmek için..karşılıksız sevmektir galatasaraylılık..bütün bayram harçlığını galatasaray'a yatırmaktır..bi bilet ve bi formayla eve gelip huşu içinde maç gününü beklemektir..sami yen'den 5 parasız,aç eve dönerken sigara içmektir galatasaraylılık..ve kimsenin artık neden bunları yaptığının hesabını sormaması bu davranışlarına alışması,öğrenmesi ve karakterin haline dönüştüğünü anlamasıdır..karşılıksız sevmektir galatasaraylılk ama öyle manita olaylarındaki gibi değil,galatasaray seni tanımaz bile..rahadol sen..sen gitmesen de dolar o stad..sen almasanda alır o formayı birileri..ama yok..o sensiz yapabilir ama sen onsuz yapamazsın..böyle muhtaç olmaktır galatasaraylılık.
  • buradaki bütün arkadaşlarım gibi içime çok küçük yaşlarda işledi galatasaray sevdası. tabi bunda en büyük pay-allah razı olsun- babamındır. her akşam eve geldiğinde haliyle atlardık kucağına. bazı akşamlar, hayatında ağzına sigara sürmeyen babamın üstünde, normalde beni aşırı derecede rahatsız etmesi gereken boyutta sigara kokusu olurdu. ama rahatsız etmezdi... çünkü hiç umrumda olmazdı o koku. babam eve gelmiş, koku falan nereden gelecek aklıma? ne cebinden çıkaracağı çikolata gelirdi aklıma, ne de plastik kola şişesinden yaptığımız kumbaraya atacağı bir avuç bozuk para, ne de o koku... çok küçük yaşlarda umrumda olmayan bu koku, bir zaman sonra anlam kazanmaya başladı. bu galatasaray'ın kokusuydu çoğu zaman... ''sigara kokusu mu?'' - evet sigara kokusu! galatasaray için gittiğin kahvede üstüne siner bu koku. bu koku öyle bir koku ki, oğlun alır bu kokuyu, onun da içine siner... üstüne değil! içine...

    hayal meyal hatırladığım zamanlarda, içime işleyen tek şey bu koku değildi tabi. galibiyet sevinci ile eve geldiğinde, beni kucağına alıp, yüzüme sarı-kırmızı dünyasının sevinçlerini haykıran büyük galatasaraylı'nın hisleri de içime perçin olmuştu bu sevgi için. biraz daha büyüdüğümde daha fazla anlam kazanmaya başladı her şey. isimler duymaya, topçular tanımaya başladım. artık, bir kutsal gibi bahsedilen metin'i, kral tanju'yu, uğur'u, prekazi'yi, fatih'i, derwall'i tıpkı babam gibi hayatıma işler oldum. daha sonraki sürece daha aklıbaşında tanıklık etmeye başladım. daha da büyüdü içimdeki ateş. daha da... ve daha da...

    bir zaman sonra...
    annem ne kadar istemese de, benim gözyaşlarım galip çıktı sigara dumanı altında, bu duman ile sararmış duvarlar arasında, kahvenin ortasında çatırdayarak yanan sobanın bilemediğim bir noktasında takımımı izlemeye. o zaman anladım işte o kokunun bir nevi galatasaray'ın kokusu olduğunu. daha önce babamın üzrinden ödünç aldığım kokunun tam merkezindeydim, ve doyasıya çektim. galatasaray'ın galibiyeti ile çıktığımız o kahveden, babamın yol boyunca el ense şakalarına maruz kaldım. sonradan fark ettim ki, galibiyetin sevincine eklenen bir duygunun daha yansıması vardı babamın yüzünde. evde izlenilen maçlardan başka olarak ilk defa paylaşmıştık bu anı, ilk defa babamın o kahvede yaşadığı bir gol sevincinde yanındaki bendim. oğluydu...

    daha sonra...
    kahvedeki maçları izlemeye tek gitmeye başladım. tek gitme sebebim babamın çalışırken evin yakınındaki kahveye yetişmeyip başka yerde izlemesiydi... yanımda arkadaşlarım da oluyordu bu zamanlarda. babamı tanıyan kahvehane sahibi bana ayrıcalıklı davranarak içeri aldı ilk tek gidişimde. içeride beş dakika durabildim yalnızca. kahvehanenin sahibi tarafından cama gerilen yeşil masa örtüsünün, sigara ile yanmış boncuk kadar deliklerine denk gelen yerde gözünü cama yapıştıran arkadaşlarımın yanına çıktım. ben de kendime bir sigara yanığı buldum, ve soğuk cama gözümü yasladım. açılan kapıdan dışarıya çıkan ''siğdiiir'' * sesinin sahibi kahvehane sahibinin sert ifadesi, diğer çocuklar arasında beni görünce, ne ara dışarı çıktığımın cevapsızlığı ile karışmış ve beni içeriye çağıran bir ifadeye dönmüştü ki bu daveti geri çevirdim. o içeriye girdikten sonra, duruma alışkın olan bütün arkadaşlarım, boncuk kadar deliklerine geri döndüler. ve tabi ben de... sonra babamın olmadığı günlerdeki bütün maçlar böyle geçti. tabi belli bir zamana kadar.

    büyür gibi olduk...
    artık maçlara arkadaşlarımla gidebiliyordum. cebimizdeki bozuk ve maç için yetersiz paraları verip, kahvehane sahibinin arkadaşlarıma yöneltmediği ''siğdiir''i, ''kabul''sayıyor ve maçları o boncuk kadar deliklerimizi, bizden ufaklara devrederek içeride seyrediyorduk. o sigara dumanını babam yokken de içime çekmeye başlamıştım yani. hala daha sigara içemeyen biri olmam enteresan gelir maç izlediğim o arkadaşlarıma. hepsi içmeye başladılar bir zaman sonra. ama ben sigara dumanını değil, galatasaray'ı çekiyordum içime. bana duman değil, galatasaray bağımlılık yaptı. onlar da benim kadar galatasaraylı arkadaşlar, ama onlar sigarayı ayrı, galatasaray'ı ayrı çekiyorlardı sadece. ben harmanlayıp, adını ''galatasaray'' koyduğum şeyi çektim daima.

    biraz daha büyüdük...
    maçlara tam para vermeye, arada çayımızı söyleyip maç izlemeye başladık. kahvehane sahibi veli abi'nin isimlerimizle hitap etmeye başladığı zamanlar geldik. bütün arkaşlarıma ortak bir kelime ile ''siğdiir'' diye seslenen veli abi, artık hepsine ayrı ayrı, hüviyetlerindeki isimlerini kullanmaya başladı. artık ''siğdiir'' kendisi ile şakalaşacak boyuta gelen gençlere savurduğu bir hoş kelam idi. artık gollerimize, kahvenin ortasında, yayıla yayıla, bağıra bağıra seviniyorduk. hem de sıcacık ortamda...

    tam olduk en sonunda...
    babamın maçları kaçırmadığı bir iş düzenine sahip olmasından sonra, hemen hemen hiçbir maçı kaçırmaz olduk. kaçırmaz olduk derken, beraber izlemeyi kaçırmaz olduk. zaten kaçırmıyorduk... ben her maçı babamla izlemek zorundaymışım gibi hissettim hep, hala da öyledir. bütün maçları beraber izliyor, kahveden eve gelene kadar ya küfürler ediyoruz beraber ya da sevinç kahkahaları atıyoruz. bu dönemin, hatta kahvede maç izleme kültürümüzün sonu da bir fenerbahçe maçına denk gelir. kadıköy'de 2-1 kaybettiğimiz bir fener maçında, hakem hatasıyla sinirden kendimizden geçmiştik babamla. o bir ediyordu, ben iki ekliyordum arkasına. kahvede çıt yok, herkes bizi dinliyor. fenerli eniştem golün sevincini unutup beni sakinleştirmek için uğraşırken, babamı biriyle tartışırken gördüm, kanın beynime sıçramasını tam anlamıyla yaşadım, döndüm ve aynı sessizliğin içinde adamın sesini maç sonuna kadar kesecek küfürü bastım, üzerine yürürken, eniştemin on dakika sakinleştirmeye çalıştığı ben, babamın ağzından çıkan iki kelime ile yerime oturdum. ''otur yerine!'' çok uzun sürmedi zaten oradan çıkışımız. o günden sonra babamın dışarıda maç izlemesini istemediğimden eve taşıdık maç zevkimizi. ve kapattık veli abi'nin kahvesindekii yerimizi.

    bunca sene zarfında stattaki yerlerimizi de aldık ara ara. ilk maça gittiğimde dokuz yaşında idim. daha sonra da gitmeye çalıştık elimizden geldiğince. öyle iki kişi, her maça gitmek zordu biraz. fazlası lükse kaçıyordu açıkcası. ama ne sami yen'den mahrum bıraktı babam beni, ne tükürük köftesinden, ne mecidiyeköy'ü saran kokusundan ne de galatasaray'dan... kendisi aşıladığı bu sevdadan uzaklaşmamam için ne gerekiyorsa yaptı. ve artık fırsat buldukça ben götürüyorum kendisini maçlara. büyük bir zevk bu... sanki onun bana aşıladığı galatasaray sevdasının, nasıl aşılandığının stajını yapıyorum yanında. sanki evladıma bu aşkı nasıl aşılayacağımı öğretiyor bana. daha çok maçlara gitmeyi umuyorum onunla.

    şimdi dönüp bakıyorum bunca seneye, ve düşünüyorum ''galatasaraylıklık benim için nedir?''diye.

    galatasaraylılık;
    babamın eve getirdiği sigara kokusu...
    o sigaranın masa örtüsünde açtığı boncuk kadar bir delik...
    o delikten gözün gördüğü iki renk...
    o renklere evsahipliği yapan bir mabed...
    o mabedden türk telekom arena'ya ve belki de oradan nicelerine uzanan, yaşadığım müthiş bir hikaye...

    babamla el ele...
  • ben 30 yaşındayım, yaşımın yettiğince görebileceğim başarıları da başarısızlıkları da gördüm, 30 yıldır tek bir şey görmedim o da inancını kaybetmiş galatasaray taraftarı.

    inanın bana belki de türkiye'nin 4'te 3'ünü gezdim ama tek 1 tane görmedim, çünkü bizim kulübümüze kültürümüze kuruluş felsefemize yakışmıyor, taraftarlığımıza nasıl yakışsın. inancımızı kaybetsek n.xamax'ı, manchester'ı 20.45'i, uefa kupasını, süper kupayı, barcelona'yı, milan'ı,arsenal'i nasıl yenerdik, belki bazı taraftarlarımız henüz bu olgunluğa ulaşmamıştır, zamanla ulaşırlar umarım.

    galatasaray adının olduğu yerde her zaman umut vardır sözü 1 haftada oluşmadı, eğer hemen pes edeceksen kadıköy'de bi takımı önerebilirim zira o külüp taraftarlık değil müşteri üzerine bir yapıya sahip tam erkenden pes edeceklere göre.

    sezon sonu şampiyon olamazsak umrumda olmaz sevgim de azalmaz, galatasaraylıyım ulan ben,yenilgiden mi korkucam, millet benim umudumdan korksun.
  • az önce arkadaşlarımdan öğrendim.

    ben "tatlısu galatasaraylısı"ymışım.

    fenerbahçe mağlubiyetinden sonra nasıl olur da rahat rahat "n'apalım canımız sağ olsun" dermişim.

    takıma küfredenlere, "formalarının hakkını vermiyor bu şerefsizler", "ruhsuzlar!" diyenlere nasıl olur da "haddinizi bilin!" dermişim.

    zaten daha önce frank'e mektup yazmışım (bkz: frank rijkaard a mektuplar/#308583) kimilerinin tabiriyle "büyüklere masallar" tadında.

    milleti avutmuşum, bildiğim üç beş kelimeyle.

    şimdi de şampiyonluk gidiyormuş elden ben nasıl bu kadar rahatmışım.

    sizi bilmem...

    ben mekteb-i sultani terbiyesiyle büyüdüm.

    küçüktüm, galatasaray her yenildiğinde oturur ağlardım.

    günlerce suratımı asardım, isyan ederdim hatta tanrı'yı fenerli ilan ettiğimi bile hatırlarım.

    her kaybettiğimde, her isyanımda bana ayakta kalmayı öğrettiler.

    şimdi galatasaray her yenildiğinde yine üzülürüm.

    bazen isyan ederim.

    ama maç biter, sonra üzüntüm geçer.

    çünkü bana böyle öğrettiler.

    ve dediler ki:

    herkesin kaybetmeye hakkı vardır.

    bir, iki, üç hatta on kere.

    çünkü kaybetmek kolaydır.

    kazanmak zordur.

    takım her kaybettiğinde senin sevgini, güvenini ve inancını yeniden kazanacak ki...

    sadece sahada kaybettiğini anlayabilesin.

    gerçek aşk böyle günlerde belli olurmuş çünkü.

    “bize her sevdadan geriye kalan sadece galatasaray” bir tezahürattan fazlasıymış çünkü.

    ben büyüdüm, bazı galatasaraylılar hiç büyümedi.

    şimdi fener'e yenildik ya, herkes hain, herkes ruhsuz, herkes şerefsiz, hepsi sahtekar, en büyük taraftar!

    bize her sevdadan geriye kalan sahi neydi arkadaşlar?

    ama siz bakmayın bana.

    ne de olsa tatlısu galatasaraylısıyım.

    fenerbahçe yenilgisinden sonra bile "canımız sağ olsun" derim.

    galatasaraylılığı böyle bilmişim, böyle öğrenmişim, hala da böyle bilirim.

    eğer bu kendini avutmaksa, tesellilerin en züğürtüyse, demagojiyse...

    ben galatasaray terbiyemin kurbanıyım, gurur duyarım!
  • çocukluğum, gençliğim hep babamın '' sonucuna etki edemediğim bir şey beni neden mutlu etsin ya da üzsün '' laflarıyla geçti, geçiyor. en önemli şampiyonlar ligi maçlarında erkenden uyurdu. abim sadece maçları izleyen gerisini çok da önemsemeyen birisi oldu. öyle yakın olduğum beni galatasaraylı yapan bi amcam, dayım da olmadı. böyle bi ailede yaşayıp nasıl galatasaray kaybettiğinde ağlayan, 5-6 yaşlarında oyuncak askerlerden en güzelini hagi yapıp frikik golü attıran* ve bu yaşlarımda haftamın güzel geçmesi futbol takımının galibiyetine bağlı bi adam oldum bilmiyorum. kendimi güçlü hissetmek istediğimde galatasaray formamı giyiyorum ve kendimi nevizade'de stadyumda o kalabalığın arasında hep daha iyi hissediyorum. `bence galatasaraylılık din gibi, mezhep gibi yerleşmiş köklü bir inanç`ve sen benim anlam veremediğim sevdamsın be galatasaray.
  • http://resmim.org/i/1751471469.jpg

    arkada yatan adam dedem benim beyler...
    beni bugünlere getiren adam...
    14 sene şampiyonluk görmemişti kendisi beni galatasaraylı yaparken...
    evini florya'nın yanıbaşına menekşe'ye taşımıştı...
    galatasaray basketbol okuluna giderken elimden tutup hergün tesislere götürdü beni...
    10 yaşındaki bir çocuğa falcoların tugayların antremanlarını izletti...
    beni sadece bir galatasaray taraftarı yapmadı...
    beni galatasaray yaptı...
    20 şampiyonluğumuzu da gördü...4.yıldızı takışımızı da...
    inşallah 5.yıldız çok gecikmeden gelir ve onu da görür...

    not:dedem birgün banyoda düşüp kafasını yere vurduğunda hastane kaldırılmıştı...o günde galatasarayın maçı vardı...beni ilk gördüğünde maçın sonucunu sordu...
  • galatasaray'ın sadece bir futbol takımı olmadığını bilmektir. galatasaray o "arma"dır, "sarı-kırmızı"dır. bir kere bağlanılınca, vazgeçilmezdir. sevmekten o kadar zevk almaktır ki hep sevmek istemek, kızmaya gönlü el vermemektir ama kötü ellere düştüğünü görüp, çaresiz kalınca da herhangi başka birşeye üzüldüğünden kat kat fazla üzülmektir, iç organların kemirilmesidir.

    galatasaraylılık, sevgiye nefreti katmak istememek o yüzden sevmediğinden nefret etmemektir.

    galatasaraylılık, mağlup olduğunuz bir maçtan sonra kendi kendine kalıp düşündüğünde "canı sağolsun" diyecek erdeme sahip olabilmektir çünkü hayat öyle işler yapar ki bazen galatasarayınıza belki de en çok zarar veren kişinin resmi bile bir anda eski açık semalarında hüzünle dalgalanabilir. işte o yüzden galatasaraylılık kimseyi kırmadan ama galatasaray'ı yücelterek galatasaray'lı olabilmektir
  • kimi zaman hiç tanımadığın insana üzerinde ki arma için gülümseyerek selam vermektir galatasaraylılık,
    kimi zaman hiç tanımadan insanları beraber omuz omuza ağlamaktır.
    beraber sevinip beraber üzülmektir. yeri gelip beraber küfür etmektir.
    ilk kez tanıdığın insanları kardeşin olarak bağrına basmaktır. hatta hiç tanımadıklarını bile.

    kısacası hayattır galatasaraylılık.

    galatasaray hayattır.

    galatasaray varolsun!
    vesselam!
  • bu satırların yazarının gittiği ilk maç fenerbahçe'nin, didi zamanında santos'la oynadığı hazırlık maçıydı. bu gözler canlı canlı pele'yi seyretti. ve o gece o maçı seyretme bahtiyarlığına erişmiş mahalledeki tek galatasaray'lıydı o çocuk. üstelik kendi abisi fenerbahçe amigoluğu yapıyordu aynı tarihlerde.

    evet biz azız, her ne kadar anketler galatasaray taraftarının fenerbahçe taraftarından sayıca fazla olduğunu söylese bile ben kabul etmiyorum. biz azız. o gün mahalledeki çocuklardan, fener'li olanlar nasıl bir çoğunluksa biz azız. mahalle arasında maç yapılırken bile, fener'liler bir takım oluştururlarken, galatasaray'lılar, beşiktaş'lılarla yetmedi, fasulyeden fener'lilerle koalisyon kurarak takım çıkarabilirlerdi. sanırım şimdi bile aynıdır. 2000 li yılların o büyük rüzgarlarıyla galatasaray'lı yığınlar daha fazla gibi görünse de konjoktürel kalmıştır.

    biz azız, özelde ben hep azdan yana oldum. yığınlar sağcıyken biz solcu olduk bu ülkede. bütün mahalle fener'liyken biz galatasaray'lı olarak sıyrıldık aradan. çoğunluk ne yaparsa tersini yaptık, gelinen noktada iyi ki böyle yapmışız diyecek halimiz yok. amma ve lakin tercihimizi yapmışız en önemli konularda. sosyalistiz, galatasaray'lıyız.

    fenerbahçe'liyi tahlil ettim kendimce. benim yazdıklarım mutlak doğru diye bir şey yok, benim düşüncelerim sadece. ve sadece düşüncelerimi yazıyorum, gazeteci değilim yazdıklarım bana bir şey kazandırmıyor. ''büyüksün'' diye yazanların söylediklerini işitir gibi oluyorum. küfür edenleri muhatap almıyorum, eleştiri yapanlara ise cevap vermeye çalışıyorum.

    40 yıldır hemen hemen bütün fenerbahçe maçlarını canlı seyrettim. o maçları seyretmeyenler, o maçlarda tribünlerde olmayanlar, hatta kadıköyde, tel kafesin içinde galatasaray taraftarlığı yapmamışlar, beni kolay kolay anlayamazlar. 50.000 kişiden galatasaray'lı analarının yediği küfürü işitmemişlere ben ne diyebilirim ki. tatlı su galatasaray'lıları işi siyasete dökmüş, faşistlikten, ırkçılıktan, siyasi terminolojiden sataşmalar yapmış. evet dostum taraftarlıkla siyaseti benzetmişseniz ben açıklayayım kısa yoldan. ben galatasaray faşistiyim. galatasaray için kavimden kardeşten, arkadaştan vazgeçtim. eğer benim oğlum fenerbahçe'li olsaydı kesin ondan da vazgeçerdim.

    biz nasıl galatasaray'lıysak bizim derecemizdeki fenerbahçeli'lerle dalaşıyoruz sadece. benim de fenerbahçe'li arkadaşım var, ama galatasaray'a küfür etmedi hiç benim yanımda. rencide edici bir şey yapmazlar. ve biz de hiç bir zaman bir fenerbahçe'liye münferit küfür etmemişizdir. trübünlerde edilen küfürleri saymazsak, hiç bir fenerbahçe'liyi rencide etmedim. fenerbahçe sitelerine girip okumam bile. fenerbahçe yazarlarını bir teki hariç okumam. ve kendimin nasıl galatasaray'lı olduğunu net bir cümleyle açıklayayım. okuyanlar kendilerinden pay biçsinler, böyle bir durumla karşılaştılar mı?, karşılaştılarsa ne yaptılar. ben ne mutlu ki şu ana kadar , benim yanımda, galatasaray'ın yediği gole sevinen birini görmedim. olamaz, galatasaray'ın maçını hiç bir zaman toplu ortamda seyredemem.

    fenerbahçe'linin övündüğü şeylere bakın. stadyumları güzelmiş, dükkanları daha çok satış yapıyormuş, kombineleri daha pahalıymış. sadece bu yönüyle bile bir fenerbahçe'li görüntü kirliliği yapmaktadır. bakın beşiktaş iki kupa alıp şampiyon oldu, etrafta gürültü kirliliği oldu mu? ya fener olduğu zaman.

    galatasaray'lı azdır, az olması avantajıdır. bu ülkenin egemen politikası gereği iyi olanların az olmaları gerekmektedir. nasıl ki sağcılık, solculuk insanların yaşam biçimlerini farklı kılıyorsa, yoğun taraftarlık da öyledir. iddia ederim 100 tane iyi galatasaray'lıyla, 100 tane iyi fenerbahçe'li bir araya gelse çok yoğun bir insanlık farkı galatasaray'lı lehine oluşacaktır.

    bize iyi diyenlerin sayısı, kötü diyenlerden daha fazladır. farklıyız, azız, her şeyde her olayda tarafız. ilk salladığımız sarılı, kırmızılı flamalar, demiryolcu babamızın trenlere sallladığı işaret flamalarıydı. bugün bu yaşta hala alıp bayrağımızı maça gidiyoruz. sıfatım çok basit, galatasaray taraftarıyım.

    bu ekranlara gün be gün yazı yazdıran, kimi zaman coşturan, kimi zaman kızdıran, dövüşmeyi göze aldıran şey galatasaray'lılığımızdır. galatasaray'lılıktandır bunca savaş. bu sayfalar benim kişisel kavgalarımın savaş alanı değildir. birileri kırılacaksa da kırılacaktır. kimseyle özel bir husumetim yoktur. taraftarlıksa konu tek bir gerçek vardır, galatasaray'lılıktır. gerisi yalandır.
  • galatasaraylı olmaktan hep gurur duydum. ve diğer takım taraftarlarına bakınca buna çok şükrettim. bu platformda da çok güzel insanlar tanıdım. ancak şunu fark ediyorum ki benim taraftarlık anlayışım ile buradakiler arasında uçurum bulunmakta.
    ben asla galatasaraylılığı hayatımın en önemli olgusu gibi görmedim. hatta şöyle söyleyeyim; eğer şampiyonlar ligi maçı değilse veya derbi filan değilse, maçları hiç öyle muhteşem bir heyecanla izlemedim. ali sami yen'de 4 sene kombinem vardı. ttarena'da da 3 yıldır var. gol dışında veya aşırı gaza gelmek dışında hayatta kalkıp deli danalar gibi bağırmadım. mağlup olunan maçtan sonra bakıyorum burada ölenler, kahrolanlar, çıldıranlar var. okuyup okuyup, ''ulan cidden mi böyle hissediyorlar, yoksa show mu yapıyorlar?'' diye düşünmüşlüğüm var.
    mesela metin oktay'a tapanlar var. ben çok büyük saygı duyarım ama çok açık konuşayım benim için bir sembolden ötesi değildir. ''metin oktay mı, yoksa hagi mi ? '' diye sorsalar kesinlikle hagi derim. çünkü izledim, gördüm, duygusal bir bağım oluştu.

    daha genç yaşlarda daha bir bağlıydım takıma, ama şimdi hayatımda çok daha önemli şeyler var. önceliğim hep onlar olacak. galatasarayla sevinip, üzüleceğim ancak hiçbir zaman benim hayatımın merkezi galatasaray diyemem.
    galatasaraylılık benim için bir kültür. o yüzden gurur duyarım. galatasaraylı adam, fenerli ve beşiktaşlıdan farklıdır. rasyoneldir, bilgilidir, fanatiklikten gözü kör olmuş değildir. ben hep böyle bildim. izniniz olursa böyle bilmeye de devam edeceğim.
  • bir haftadır hemen hemen her günümün kötü geçmesine neden olan his. öyle ki, sözlük'te dahi yazmak isteyip yazmadığım çok başlık oldu.
    (bkz: 9 nisan 2018 gençlerbirliği galatasaray maçı)

    futbol takımımızın şampiyon olmasını hiç bu kadar çok istememiştim. şampiyonluk o kadar önemli ki, beşiktaş olursa 3 sene üst üste şampiyon olmuş olacak, al sana kafa titen tiner hikayeleri. başakşehir olsa nefret ettiğim insanların iğrenç projesi başarıya ulaşmış olacak, fenerbahçe zaten ezeli rakip...

    işte bu yüzden galatasaraylılar ve galatasaraylılık için bu yıl her yıldan daha önemli.

    yine de bizim şampiyon olamamamız durumunda ehven-i şer bir tercih yapacak olsam tinerciler ve akbilcilerdense aziz amca'mın şampiyon olup bir on yıl daha hizmet etmesini isterim.
  • kamera kayıtta ;

    1 ay ya olmuş ya olmamış doğduğum. sarı kırmızı bayraklar'a sarılı , poster , forma ve sarı kırmızı oyuncaklar olan bir oda'nın bebek yatağı içinde yatıyorum. altta galatasaray marşı çalıyor , üstte o marşı ufak ufak bastıran bir ses "benim oğlum hasta galatasaray'lı" diyor. geçiyoruz.

    doğum hadisesi üstünden 6 yahut 7 yıl geçmiş. küçük bir erkek çocuğu doğum günü kutluyor. kameraman zoom yapıyor doğum günü kutlamak isteyen kişi'nin pastası olan nesne'ye. pasta üzerinde 11 tane şişman yapılı sarı kırmızı adam var. herkes çocuk "yeni yaşım kutlu olsun" gibi bir cümle söyleyecek diye bekliyor fakat çocuk "hakan fşükür , hakan fşükür attı pasınııı" diyor o şişman adamları pasta üzerinde sabitlendiği yerlerden oynatarak. gol oluyor sonra nasıl oluyorsa. geçiyoruz.

    çocuk sünnet olacak. mekan baba tarafından seçiliyor ; kalamış tesisleri. çocuk "baba ben korkuyorum" demiyor , çünkü o mabedi olan yerde korkmaz. sonra başkan jest yapıyor , havai fişekler patlıyor. sonrası teferruat.

    çocuk büyümüş epey , 12-13 yaşları. tv'de uefa çoşkusu var , trt bağırıyor büyük puntolar üzerinden ; "galatasaray uefa şampiyonu" gibi klasik bir text yanıp sönüyor. çocuk "hadi baba" diyor kısa bir süre için izin alarak eve gelmiş babasına. çıkıp kutlama yapıyorlar , kamera hala kayıtta.

    bazen kamera kayıtta olmuyor tabi , çocuk 5 yaşları civarı. anne ve teyzesi yanında taksi'ye biniyorlar. çocuk soruyor "abi sen hangi takımı tutuyorsun ?". abi "fenerbahçe" diyor , çocuk annesine hızla dönüp "in in in" diye sinir içinde bağırıyor. hiç centilmen değil çocuk , iniyorlar.

    ve çocuk çok büyüdüğü bir gün , bir kız seviyor. seviyor ama eksik kalan bi nokta var , sorması lazım. "sen" diyor , "hangi takımı tutuyorsun ?". kız kendinden emin ve daha önce en binlerce kez gurur içinde verdiği o cevabı yineleyerek "galatasaray" diyor ve ekliyor "tabi ki".
    çocuk çok mutlu , gayet huzurlu ayrıca.

    çocuk ölmedi , yaşıyor. şu an bu satırları yazarken son lig maçı iyi geçtiği için çok mutluu. bir hafta sonra oynanak olan maçı hayal edip gülümsüyor. biraz manyak ama sorunlu bir insan. konu galatasaray olunca kalbi hep hızlı çarpıyor , hayat bitiyor. ama galatasaray'lı olmak öyle büyük bir aşk ki ; hayat hep devam ediyor.
  • üzerinde galatasaray forması olan sporcuyu yuhalamamaktır.

    bazıları halen bu kuralı anlayamayacak kadar akılsız, galatasaraylılığın ne olduğunu bilemeyecek kadar şuursuz davranmakta ısrar ediyorlar. aslında bunları ciddiye alıp şu satırları yazmak bile zul geliyor ama bir yerden sonra da insan dayanamıyor.

    bir adamı sevmeyebilirsin*, oyunundan memnun olmayabilirsin ama o adamın üstünde galatasaray forması varsa onu yuhlayamazsın, küfür edemezsin. ben sağda solda hava atmak için, ortama girmek için galatasaraylı olmadım. galatasaraylılık bana babadan geçti ve benim babam ölmeden önce vasiyet olarak iki şey söyledi.

    1. beni kardeşimin yanına gömün,
    2. mezar taşımda mutlaka sarı kırmızı bir şey olsun.

    bugün babamın 19. ölüm yıldönümü ve ne mutlu ki ben onun savunduğu değerleri, onun bu kulüp için verdiği emeği aynen onun ve o zaman tribünlerde olan yürekten galatasaraylı abilerimizin olduğu gibi şekilci galatasaraylılara karşı sonuna kadar savunuyorum.

    galatasaray her zaman beraber üzülüp beraber sevinenlerin takımı olmuştur. işte o çok dile getirilen galatasaray ruhu budur. benimle birlikte seviniyorsan ama benimle birlikte üzülmüyorsan, sürekli ona buna bok atıyorsan çok afedersin ama bsg çay demle evinde takıl.

    bu tip adamlara hangi platformda olursam olayım her zaman karşı koyacağım.

    ayrıca akıllı da olmayacağım....
  • hayra yoran çıkar mutlaka çocuklar, uzun bir rüya gördüm dün gece. mesut yılmaz başbakan, haluk ulusoy federasyon başkanı, mehmet ağar cumhuriyet başsavcısı, adnan polat henüz galatasaray başkanlığından atılmamış, kankası adnan sağrısında. şampiyon olmuşuz, 40 gece 4o gündüz eğlence tertiplemişler ama nedense eğlenemiyoruz. demek rüyada böyle oluyor, bütün yalama galatasaraylı hokkabazlar, popçular, filmciler yarışıyor bizi eğlendirmek için, ama biz eğlenemiyoruz.

    beyoğlu bizim diyoruz, 5 er metre arayla bayrak asmak, döviz yazmak istiyoruz ama astırmıyorlar. bu semt sizin tapulu malınız mı lan diye coplanıyoruz. nevizade'de içelim bari diyoruz, formalarımızı giyiyoruz, malum hava yaz, sokakta yayılıyoruz. zabıta bırakmıyor, gürürltü çıkarmayın diyor. şampiyon olduysanız olamayana saygı gösterin diye fırçalıyor. hak veriyoruz, içmiyoruz, bayrak asmıyoruz, forma giymiyoruz, aman galatasaraylı olduğumuz belli olmasın, rakip incinmesin diyoruz.

    rüyanın içinde rüya işte, bir sabah uyanıyoruz. adnan polat, adnan sezgin, kulüp çapulcusu ökkeş polat, haldun üstünel polis arabasına bindirilmiş. hepimiz bir birimizi arıyoruz, ne oluyor diye? ama dedim ya rüyadayız haberleşemiyoruz. 3-5 saatlik sorgulamanın ardından bizimkiler şu metris'in önü bir uzun alan türküsünü söylüyor. peşlerinden başka takımlara mensup futbolcu, başkan, ayakçı, yalaka, yönetici, ne kadar karanlık, yamuk adam varsa tutuklanıyorlar.

    derken, bütün gazeteler yayınlıyor dönen dolapları. amanın çocuklar, neler yapmışız neler? adnan polat meğersem tuzsuz deli bekir'miş, federasyondan birini aradığı zaman kaçacak delik arıyorlarmış, haldun son maçlarda ne olur ne olmaza gitmiş, bazen bize gol atmasınlar, bazen bizden kolay yesinler diye indire gandi yapmış. tevekkeli ben bir maçtan şüphelenmiştim. mustafa sarp gibi bir futbol garabeti 40 metreden kaleye şut çekmişti, şut dediğime bakmayın topu tepmiş, kaleci de eliyle içeri atmıştı. meğer kaleciye araba göndermişiz. bu paraları haldun kendi verecek değil, rüya bile olsa bir ayakçıyla göndermiş. kendi takımımızın maçlarını kazasız belasız atlatırken, rakibimize çelme taksın diye oynadığı takımlara da bulaşmışız. çok zorlansak bile bir maçta işimizi halletmişiz.

    bu arada hem bizimkiler, hem diğerleri duyurabildikleri kadar ağlamışlar, suçumuz yok demişler. biz ne mi yapmışız? ilk olarak liseyi basmışız, şampiyonluk kupasını alıp, istinye'deki futbol federasyonunun çöpüne atmışız. sonra acil, takımın idman yaptığı, başbakan mesut yılmaz'ın memleketi kaçkar yaylalarına uçmuşuz, bize karşı oynamaması karşılığında bize transfer olan futbolcuyu eşşek sudan gelinceye kadar dövmüşüz, adamın pasaportu bırakıp ilk trenle ülkeden kaçtığını hayal mayal gördüm.

    sonra hepimiz aynı anda uçup metris'e konmuşuz. adnan polat'ı, haldun'u pataklamışız. istifa dilekçelerini imzalatıp çıkmışız, bütün yöneticileri kovup galatasaray lisesinin hademesini başkan yapmışız. daha federasyon toplanmadan, ceza evi arabaları garaja girmeden bank asya liginden kombine almışız. zaten federasyon toplantı bile yapmadan bizi düşürmüş, ama olsun biz onlardan önce davranmışız.

    sonra dönmüşüz savcı mehmet ağar'a teşekkür etmişiz. haksız kazandığımız, rahatsızlık verdiğimiz maçlar için tüm ülke futbol severlerinden özür dilemişiz. huzur içinde uyumaya devam etmişiz.

    galatasaraylı olarak bir sabah daha uyandığım için, ne kadar gururlansam az gelir.
  • kazanınca böbürlenmemektir. düşmez kalkmaz bir allah var, bunu unutmamaktır.

    yenilince yıkılmamaktır.

    hamasiyet ve goygoyculuk değildir. taraftara oynamak, tribünlere hoş gelsin diye hareketlerde bulunmak galatasaraylılık değildir.

    üstüne formayı giymiş her sporcuyu kayıtsız şartsız desteklemektir. takımda günah keçisi seçip üstüne yüklenmek değildir.

    hocanın futbolculardan, başkanın hocadan üstün olduğunu unutmamaktır. taraftar olarak bu piramidin en altında olduğumuzun, sorumluluğumuzun büyük olduğunun bilincinde olmaktır. lisedeki abilik kültüründen doğan bu hiyerarşiye uymaktır.
  • benim için anlamın size başımdan geçen bir olayla açıklıyayım.

    efendim bendeni tam bayram tatiline gelmesini de fırsat bilerek euro2016 finaline bilet aldım. o günün benim için başka bir anlamı daha var ama bu detayı es geçiyorum. maça 4 arkadaş gideceğiz, biletlerimizi ayarlamışız ama elimizde fazladan iki bilet var ve biletler bana ait. önce bir satmayı denedik ama yöntem hoşuma gitmediği için vazgeçtim ve sarma işini stad önüne bıraktım. amacım karaborsa yapmak değil sadece ödediğim bedeli çıkartmak. neyse stad önüne geldik herkes fellik fellik bilet arıyor; uzak bir bölge seçtim kendime insanları izliyorum, ortamı kolaçan ediyorum polise falan yakalanmamak için. derken gözüme parçalı formalı iki abi çarptı. hiç düşünmeden yanlarına gidip "hocam bilet mi arıyorsunuz?" diye sordum. "evet arıyoruz, ne kadar istiyorsun?" diye sordular cevaben ve ben de onlara biletleri kendilerine hediye ettiğimi söyledim ve iyi seyirler diledim. gözlerindeki o şaşkınlık ve çocuksu mutluluğu görmek çok büyük keyifti benim için.

    özetle galatasaraylılık dünyanın neresinde olursa olsun renkdaşını gördüğünde koşulsuz yardımdır bazen.
  • galatasaraylılık, sakin olabilmenin çok zor olduğu şu dakikalarda; şampiyonluğun büyük ihtimalle kaçtığı, fenerbahçeyi yenme ümitlerinin başka baharlara kaldığı, ali sami yen stadı'nın son maçlarında güzel bir derbi izlemek izlerken hayal kırıklığına uğradığımız şu dakikalarda, soğukkanlı düşünüp, özeleştiri yapabilmekte gizlidir. rakip takım futbolcusuna su şisesi fırlatmak değil, eğer güzel oynuyorsa alkışlamakta gizlidir.

    (bkz: #347864) nolu entryde daha önce 28 mart 2010 galatasaray fenerbahce maci için herkese düşen görevlerden bahsetmiştim. sonunda da özhan canaydın için bu maçı kazanmalıyız demiştim. evet, belki canaydın'a son bir hediye veremedik ama onun da galatasaraylılığından gelen asaleti dolayısıyla belirttiği gibi herşeye rağmen, bütün kötü sonuçlara rağmen, kötü futbola rağmen, rakip takımı alkışlamamız ona yeterdi. gerçi biz daha kendi oyuncularımızı alkışlayamıyoruz, bunu yapmak biraz zor sanırım.

    hepimiz çok üzüldük. belki hayatta bir kere sevinelim istedik, belki de hep yaptığımız gibi; hayatımızda ters giden herşeyden sonra moral bulmak için takımımıza sığındık. bu akşam* sevinelim istedik, olmadı. lanet ettik belki, yaşantımızda hiçbir şeyin düzgün gitmediğini düşünüp. bir galatasarayımız vardı o da bu akşam bizi mutlu edemedi dedik. gözyaşlarına boğulduk.

    galatasaraylılık; kaybedilen maçlardan sonra takıma inanmaya devam etmektir içimiz kan ağlaya ağlaya.
    galatasaraylılık; takımına, oyuncularına, teknik adamlarına, taraftarına sahip çıkıp, gerektiği zaman hatalarını sakince gösterebilmektir.
    galatasaraylılık; herkesin hata yapacağını düşünmektir. bir hata ya da hatalar için oyuncusuna sövmek değildir, gerekli cezanın zaten teknik ekip ya da yönetim tarafından verileceğini bilmektir.
    galatasaraylılık; inançtır.
    galatasaraylılık; asalettir.

    asalet ise; sabretmektir. takımına güvenmektir, en kötü zamanında yanında olabilmektir. çok az da olsa önünde fırsatların olduğunu hatırlamaktır. fırsatlar değerlenmiyorsa canı sağolsun diyebilmektir.

    bu yorumu yapmak belki de çok güç bu akşamki maça bakarak ama nerden biliyoruz ki galatasarayın kalan maçlarını aslanlar gibi oynayıp, bizi şaşırtıp şampiyon olmayacağını?

    olamasa bile bu umutlarımızı her baharda yenilemektir işte galatasaraylılık. inançtır, asalettir.

    bir de şu var: (bkz: galatasaray ın simgesinin anka kuşu olabilme ihtimali)
  • an itibari ile *sabri sarıoğlu'na sahip çıkmak demektir benim için.

    nasıl ki 14 sene beklenildiyse,

    nasıl ki 4 - 0 kaybedilen fener maçı sonrası inönüyü doldurulduysa,

    nasıl ki hakan şükür 10 hafta gol atamamasına rağmen *tarafından inatla desteklendiyse bu ortamda suçu sadece galatasaray'ın ona ihtiyacı olduğu anda ben oynayamam dememesi olan sabri'nin sonuna kadar arkasında durulmalıdır.

    galatasaraylılık bunu gerektirir.