• pislikler sahnesidir.
    kokusmusluklar, serefsizlikler sahnesidir turk futbolu.
    kansiz orospu cocuklarinin tasak oglanidir.
    para babalarinin 31 malzemesidir turk futbolu.

    turk futbolu, "serefli ikincilik" zirvasinin yazaridir.
    yuzuncu senesinde mafya babalarini sahte pasaportla kulup calisani diye gosterip yurtdisina kacirandir.
    cine 5 in, teleon un, digiturk un, d smart in simarik zuppe picidir turk futbolu.
    turk futbolu ulkemizin icinde, "takim cumhuriyeti" kurulmasina goz yumandir.

    sehirleri dusman eden, kitleleri kutuplastiran, bireyleri otekilestirendir.
    bosta gezenlerin corbasi, cahilinse hayat davasi olmustur turk futbolu.
    aile planlamasina bile "3 cocuk yapin" nasihatiyle karisanlarin, kurtaja burnunu sokanlarin
    hakkinda tek kelime etmeye cekindigi "rant kapisi" haline gelmistir.

    oy kaygisi yuzunden, "yoneticilerin yaptiklari sirketleri baglamaz" dedirterek kitlelere peskes cektirendir turk futbolu.
    turk futbolu, 80lerin ideolojik mevzularinin, 90larin faili mechul cinayetlerinin, 30 senedir suren teror olaylarinin bolemedigi ulkemin yumusak karnidir.
    etik degelerin hice sayildigi, metinlerin, leftlerlerin "guzel oyun" larini yasatarak degil de, belgesellerle yeni nesillere sosyal mesaj vermek suretiyle yayinlama yuzsuzlugune meydan birakandir.
    arsizlik, densizlik, utanmazliktir.

    her gece reyting ugruna "halkin agziyla konusuyor" diyerek insan musvettlerini televizyonlara cikarip gevrek gevrek guldurtendir turk futbolu.
    taklacilara televizyonlarda cacik yaptiran, adina da "spor programi" diyenlerin mahsuludur.
    eski hakemlerin "dalai lama" olarak goruldugu sozum ona "camia"dir turk futbolu
    "baskanlar hata yapmaz" mantiginin savunucularinin, kacirdiklari golden sonra ten renkleri sebebiyle futbolcusuna "yamyam" diyebilmesine canak tutandir.

    federasyonunu "evrakta sahtecilik" yapmaktan takimini avrupa kupalarindan men ettirten "emir kullarinin" barinagidir turk futbolu.
    "asbaskani oldugum takimi sike sebebiyle kume dusuren ben olmayacagim" diyip istifa edenlerin sahnesidir.
    insanlara "dunyada sadece iki olusum hapisten yonetiliyor, biri pkk digeri ise fener" dedirtebilecek kadar yozlasmis durumdadir turk futbolu.
    sikeyi mesru kilan, "dere gecerken at degistirlmez" diyenlerin 58. maddeyi kopekler gibi degistirdigi kesitin sinemasidir turk futbolu.

    "biz temiz degilsek, kimse temiz degildir" savunmasina yaptirtacak kadar bataklik bir diyardir
    "sikeyi hep beraber ustlenelim" dedirtecek kadar aymaz bir zihniyetin urunudur turk futbolu.
    "istanbul'da laila, sivasta la ilahe illallah" diyen horozlarin coplugudur
    milli mac esnasinda "kolum girsin" harketi yapanlarin "irkciliklarina ve aleni kufurlerine" senelerce goz yumandir turk futbolu

    ulkemde futbolun spor degil, rant oldugunun ispatidir.

    bugun uefa'nin, fifa'nin, kapisina kilit vurup, seneler boyunca her kupadan, her yarismadan, her statuden uzaklastirmasi gereken camiadir turk futbolu.
  • bu kadar kötü olmasına şaşıranlara şaşırıyorum. bana "yeni türkiye'nin" iyi olduğu bir alan söyleyinsene? sanat, bilim, teknoloji, sağlık, mimari vs vs... futbol neden iyi olsun ki? balık baştan kokar. futbolu dizayn edenler de bunlar sonuçta. kasımpaşa, osmanlı, rizespor, yıldırım demirören, rıdvan dilmen vs vs... bu adamlardan ve zihniyetlerinden kime neye fayda dokunmuş ki futbola dokunsun?

    hayır'lısı...
  • yeniden dizayn edilmeye başlanmış durumda.

    bu yeninden dizayn çalışması, altyapısal reformlara, avrupanın ve dünyanın en iyi takımlarından biri olmaya yönelik değil.
    tamamen kulüpleri, dernek statüsünden çıkarıp üçüncü şahısların kontrolüne vermek üzerine bir yapının oluşturulması amaçlanıyor. yani en büyük amaç önünde sonunda kulüpleri üçüncü şahıslara satmak.

    bugün fransa ligindeki bir takımın psg ile yarışmasının bir yolu yok. lyon'un afrikanın tüm nimetlerini sömürdüğü o döneme geri dönebilse belki psg'nin yolunu tıkar ancak uzun vadede psg fransa ligini izlenebilir bir lig olmaktan çıkaracaktır. bugün orada da konuşulan konulardan biri bu. paranın satın alabileceği şeyler var ve paraya fazlasıyla ihtiyaç duyulan bir alan artık futbol.

    15 yıl içersinde alman futbolunun altyapıya harcadığı para 1 milyar avro'nun üzerinde. para önemli... ama parayı nereye harcadığınız daha önemli.

    fransa futbol federasyonu, kulüpler bazında nasıl bir düzenin işlediği konusunda çok umursamaz bir tavır sergileyebilir. ligin kalitesinin onlar için bir önemi yok. zira 1998 öncesi kurulan akademiler sayesinde gelen 98 dünya kupası üzerine tüm ülkedeki profesyonel takımların akademisi var ve buralarda yetişen oyuncular kafalarına göre değil, federasyonun belirlediği sistem üzerine yetişiyorlar. yani sen en üst kademede 4-4-2 oynarken (milli takım bazında) alt kademede 4-3-3 oynayamıyorsun. alt yapı eğitimi fransa milli takımı standartlarına uygun veriliyor. bu yüzden gelen teknik direktörün işi kolay. akademinin sistemini devam ettirip üzerine bir kaç şey eklediğinde dünya kupasını kazanabilecek bir takıma sahip olabiliyorsun.

    fransa bu yapıyı kurarken, eğitimcilerin maaşlarını bir dönem federasyon ödemiş.
    sonra başarı geldikçe kulüpler bunun bir zorunluluk olduğunu anlamış ve clairefontaine benzeri akademileri kurmaya karar vermişler. sonrasını anlatmama gerek yok... bu konuda federasyon söz sahibi olduğu için kimin şampiyon olduğu kaç fransız oyuncunun sahada olduğu ile ilgilenmiyor. çarkı dönüyor ve makine işliyor.

    ancak bizde durum farklı.
    bizim futbolumuz almanya futbolu ile benzerlik gösterdiği gibi, temelini de alman futbolundan aldı. yugoslav ekolü iflas etmeye başladığında başvurulan bir ekoldü alman futbolu. özellikle 1974'den sonra almaya'nın neredeyse yenilmez bir takım olarak görülmesi 1990 yılına kadar kazandıkları, finaller derken örnek alınacak bir ekol olarak öylece duruyordu karşımızda.

    ne yazık ki ekol ithalatı yaparken, zaman içinde kendi ekolümüz ortaya koyamadık.
    aslında böyle bir ekole ulaşmıştık malum 2000 yılında. ancak iç çekişmeler, kıskançlıklar, yönetimlerin başarıyı sahiplenmesi gibi sebeplerden dolayı o oyunu ekole dönüştüremedik. 2000'de 4-4-2 ile kazanılanların ortadayken biz avrupa şampiyonasına 3'lü savunma ile gittik. 2000 avrupa şampiyonasında 3'lü oynayan iki takımdan (diğeri almanya) biriydik. yine 4-4-2 ile kazanılan başarılara rağmen, o oyunu kanıksamış jenerasyon ile katıldığımız 2002 dünya kupasında yine çift forvet oynamadık. hatta çok eleştirildi şenol güneş bu yüzden...

    bu sebeplerden dolayı kulüpler, milli takımdan önemli durumda.
    almanya, fransa, hollanda gibi ülkelerde durum tersi.
    oyuncu yetiştirme işini kulüplere bırakmıyorlar. daha doğrusu tek yetkili kulüpler değil. federasyon bu işin içinde. çünkü kulüpler bazında ne kazanılırsa kazanılsın, önemli olan şey milli takım.

    italya, ispanya ve ingiltere gibi ülkelerde ise kulüpler milli takımın önünde. ispanya'da 92 olimpiyatlarından sonra başlayan spor reform paketi ile yetişen sporcuların (basketbol, futbol, tenis gibi) başarıları ile avrupa'da söz sahibiydi. ardından yine eski düzene dönüldü... ingiltere ise hala dünyanın en iyi ligine sahip olmanın peşinde. oradaki tartışmalarda uzayıp gidiyor. ferdinand gibi oyuncular yabancı sınırını savunuyor. kulüpler ise başarılı olmak için en iyi oyunculara sahip olmaları gerektiğinde hem fikir.

    italya'da ise 2006 dünya kupası jenerasyonunun son temsilcileri futbolunun son demlerindeler.
    arkasından gelen jenerasyon sıkıntılı. atalanta altyapısı dışında gözle görülür bir yapı yok. 2004 u21 şampiyonluğundan beri bir başarısı yok. iki kez ikincilik alması dışında. 2004'deki kadroda, chiellini, barzagli, de rossi, aquiliani, cassano gibi yıldızlar vardı.

    federasyonun, altyapıyı takımlara bıraktığında neler olduğunu anlamanız açısından önemli örnekler bunlar.

    tüm bunların ışığında federasyonun şu anki mantalitesi altyapıya karışmadan, kazanabildiği kadar çok para kazanmak ve bunu altyapıya değil de başka şeylere aktarmak. italya, ispanya ve ingiltere gibi olma çabasındayız. milli takımı umursamıyor, kulüp takımlarını onun önüne koyuyoruz.. ancak 1996 öncesi fatih terim'in başlattığı sepp piontek ile ortaklaşa çalışılan dönemde tüm ülkeyi gezerek, kayıtlı tüm oyunculara bakılarak ortaya çıkartılan tablonun başarısı 2004'e kadar süren başarıları da beraberinde getirdi. federasyonun altyapıyı kontrol etmeye başladığı yıllardır bu yıllar.

    96 avrupa, 2000 avrupa, 2002 dünya kupasına gittik.
    98'i kaçırdık ama 2004'de çek bir letonya dedik ve elendik. 2006'ya gidemedik 2008'de yarı final oynadık.
    12 yılda düzenlenen 7 farklı turnuvanın 4'üne katıldık (bir çeyrek, iki yarı final yaptık). iki tanesini kıl payı kaçırdık... sonrasında 5 farklı turnuvanın sadece birine katıldık o da son anda... en iyi üçüncü olarak.

    o günlerde yani 96 öncesi altyapının önemi gün gibi gözüküyorken, o altyapıdan yetişen oyuncular bir takımın çatısı altında toplanıp, kulüpler bazında futbolda ülkenin en büyük başarısını elde etmişken bu düzene devam etmeyi değilde paranın hakimiyetini kabul edildiği an kaybettik biz aslında.

    paranın hüküm sürdüğü topraklarda paranın kölesi olmak kadar normal bir şey yok.
    bugün futbolumuzda paranın kölesi. bu yüzden yeniden dizayn edilirken altyapısal bir reform yerine kulüplerin büyük sermaye gruplarına satılmasını istemek bana son derece normal geliyor. başırının çalışmakla değil, para ile satın alındığına inanmak kısa vadeli planların ülkesi olan ülkemiz için kanıksanmış bir şey.

    bugün yapılan dizayn çalışmasının ilk halkası başakşehir kulübü.
    kupa ile bitirebilirlerse bu sezonu satılmasıyla birlikte başlayacak süreç, futbolun yeninden dizaynın arka planını bizlere gösterecek. o gün sadece başakşehir'in satılıp para kazanmak üzerine bir kurgunun işlemediğini, ülkedeki en büyük toplumsal güç olan futbol taraftarlığı müessesini kontrol edilecek noktaya gelmesine dönüşecek ve bir boban tekmesi ile her şeyin allak bullak olmasının önüne geçilecektir.

    kontrol edilmeye çalışılan bu kitle ile ilgili planlar mayıs 2013 tarihinden beri rafta ve bazı düzenlemelerin yapılmasından sonra rafta uygulamaya sokulacakların arasında en önde...

    şu an galatasaray kulübüne yapılan basit bir intikam operasyonu değil.
    bilakis 4 sezondur adım adım işlenen, bazı öncelik sıralarının ve sözlerin yerine getirilmesinden sonra geçen sezondan itibaren başlanan dizayn çalışmasının gerçekleşiyor oluşudur. bu dizayn çalışmasının önündeki en büyük engeli ortadan kaldırmak için gereken ne varsa yapacaklardır ki ocak ayına kadar aradaki farkın bir hayli açılması şart.

    keşke bu dizayn işi altyapısal bir reform paketi olsaydı.

    yaşananların türk futbolunu yeninden dizayn etme çalışması olduğunu unutmamak lazım.
    taraftarsız kulüplerin, büyük sermaye grupları tarafından alınması her zaman geri dönüşü olmayan bir paranın harcanması demektir. geri dönüşü olmayan paraların harcanması paravan yapılara işaret eder. başakşehir'in satılması arkasında bırakacağı onlarca sorunun yanında, diğer kulüplerin satışının önünü açacak. çünkü, psg gibi ligi domine etmesine izin verilirse ortaya çıkacak tablo, bugünlerdeki yapılmaya çalışan şeyin başarıya kavuşması olarak sonuçlanacaktır.
  • çok uzatmadan bir kaç şey söyleyip artık yerin 50 kat altında olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.

    3 aydır resmi maç yapmamış zenit...
    2 ay öncesine kadar yerlerde sürünen benfica...

    kötü takımız.
    kötü bir futbol kültürümüz var.
    derdimiz, transfer, transfer, hakem, transfer, hakem, transfer... başka bir bok yok siktiğimin memleketinde. spor programlarına bakıyorsun, goygoy... reyting uğruna yapılan şaklabanlıklar. 1990'larda alman futbolunun yaşadığı dibe batmanın (o ara bile 1996'da avrupa şampiyonu oldular) yozlaşmanın aynısını 20 sene sonra yaşıyoruz. onlar futboldaki rönesanslarını tamamlarken biz yine geç kaldık. futbolun matbaası bize yine geç geldi..

    ibrahim müteferrika değil, ibrahim müteferrika'lar çıkması lazım ama nerede??
    onlara alan sağlıyor muyuz? arkalarında mıyız? yalçın koşukavak işsiz bu ülkede...

    hep farklı ülkeleri örnek gösteriyoruz.
    portekiz liginden benfica diyoruz, porto gibi olalım istiyoruz.. ya da "belçika'ya bak. adamlar atılım yaptı" diyoruz... hep örnekler ama icraat yok. yapılanma yok. sistem oluşturma yok.

    ekol olan ülkeler ekol olmayı nasıl başarmış?
    altyapıdan, üstyapıya kadar herkes aynı şeyi oynamış.. peki ya biz?

    bugün başarısız olsa birisi yarın değiştirilecek. genç insanlar değil 2 puanlı sistemde top oynamış, yenilmemek üzerine oynanan bir oyunda kendilerini gram geliştirmemiş, vatan, millet, sakarya edebiyatı ile çorbasına bakan adamların oluşturduğu bir grup ile yıllardır beynimize, gözümüze, kulağımıza tecavüz ediliyor.

    senin grubunda sikindirik takım dediğin schalke 04, manchester city'e 2 gol atabiliyor. bırak kazanmayı, ben kazanmayı geçtim city'e 2 gol atsak 5 yememizi umursamam bile. bruno lage gelene kadar bizim gibi inatla 4-1-4-1 gibi dizilip 4-3-3 oynayan, bazı maçlara dire 4-3-3 çıkan benfica, bruno sonrası 4-4-1-1'e geçere 2 aydır maç kaybetmiyor. sorarsan "diziliş ne yha" dersin kim bilecek.

    diğer tarafta en son resmi maçını 9 aralık 2018'de yapmış zenit, fenerbahçe'yi eliyor. elini kolunu sallaya sallaya hemde. sonra çıkar basın toplantısında 20 dakika hakemden bahsedersin. başarısızlığı hakeme yıkmaya devam edersen avrupaya çıktığında ipini çekerler.

    bizde penaltı, gol, ofsayt mevzularını boş veriyorum bu yüzden.
    buna takılan adamda futbola değil skora bağımlıdır.. ne oynandığı umurunda değildir. var mı hücum planın? yahu toplamda 6 şut çekebilmişsin koskoca 21 şubat 2019 benfica galatasaray maçının doksan dakikasında.. 15 dakikada bir şut demek. rakibin 5,6 dakikada bir kaleni yoklamış. rakipten daha fazla topla buluşup 6 şut çekiyorsan kimseye bir şey deme şansın yok.. koskoca turu şahsi yeteneklerin eline bırakırsan sonunda bu hezimeti yaşar "benfica bizden iyi takım" dersin. dün rakibin sahaya çıkan 11'nin yaş ortalaması 23...bizim 29...

    ben 21 şubat 2019 benfica galatasaray maçının ilk yarısını izledim. ikinci yarıyı izlemeyi bile istemedim ki yıllardır bosna hersek liginden maç bulsam da izlerim. çünkü o lanet döngüye karşı artık tahammülüm kalmadı. dünkü maçın tek hücum planı donk'un savunma arkasına onyekuru'yu kaçırma girişimi. belhanda rakibin ceza sahası içinde topu kaptırdı ve kontra yedik.. düşünebiliyor musunuz???

    105 metrelik sahada 89 metrelik koşu yaptı rakip.
    o kadar kötü yerleşiyoruz ki sahaya kaptırılan her top gol tehlikesi oluyor. buna rağmen aynı parselasyon konusunda boktan dizilime devam ediyoruz. sonra burada tottenham bir 4'lü bir 3'lü oynuyor diye örnek veriliyor, diziliş önemsiz deniyor.

    şunu açıkça dile getireyim;
    pochettino çift forvetli oyunu felsefesi yapmış bir teknik direktör.
    ama savunmadaki dizilişini rakibin forvetine göre belirliyor. bielsa'nın savunmada bir fazla kişi kalma kaidesi bu. rakip tek forvet ile oynuyorsa 4'lü çıkar. ortadaki iki stoperde tek forveti kontrol eder. rakip çift forvet çıkarsa 3'lü oynar bir stoper fazla olur yine yeniden.

    yani adam çift forvetli sistemi kendine ilke edinmiş ve istisnalar hariç uygulamış.
    savunmasını da rakibe göre şekillendirmiş. yeri gelmiş orta sahada bir kalabalık olmak için kullanmış o stoperi, yer gelmiş 4'lemiş.. yani oyunu kurgulamış çoktan.. bizde ne var? bizde bir bok yok arkadaşım. inatla, ısrarla olmayanı oldurmaya çalışma var. ülke futbolu hep güzel örnekleri dile getirip onların peşinden gitmek yerine günlük başarıların peşinden gitmiş. yaklaşık 20 sene önce aldığı kupayla hala övünür hale gelmiş... çünkü, o başarı yetmiş. tamamız biz denmiş.

    o jenerasyon farklı takımlarda bombok oynadılar.
    kabul edelim, tugay dışında yabancılar da dahil bizden başka hiç bir yerde iş yapamadılar. çünkü takım bireysel yeteneklere bağımlı değil aksine sisteme bağımlıydı. hagi bile maç kazandıran sihirli dokunuşlarını sistemin onun üzerinden aldığı yüke borçluydu. bilardo'nun diğer maradona'ya özgürlük vermek için kullandığı 3-5-2'si gibi hagi'ye özgürlük vermek için asimetrik düzene geçti. takım kimi zaman 3'lü oynadı.

    o gün sisteme olan bağımlılık sayesinde gelen başarılar, her maç ne yapacağını bildiğini bugün imrendiğin benfica gibi takımlardan farkın olmadığı gibi sistemin seni dünyanın tepesine bile çıkardı. bugün ise hala ocak geçsin, haziran geçsin diyoruz.. bunu sadece biz değil, herkes söylüyor çünkü kimsede sistem yok.

    istek, arzu çıkıp rakip kim olursa olsun 5 atmak.
    bunu yapamadığın zaman kötüsün. bunu yapamadığın zaman bir anlamı yok maç izlemenin. dünya futbolu herkesin çift yönlü oynadığı bir düzene evrilirken bile 1990'lar da moda olmuş bir sözü dile getirip duruyoruz. eskiden bireysel yeteneklerin önemi fazlaydı.. bugün takım içindeki sisteme uyum önemli.. denayer'a söven taraftar vardı burada... lyon'da çılgın atınca kıymete bindi.. bizde olmayıp onlarda olan ne var??

    kulüpler, milli takım, taraftarlar.. bir değişim şart.
    yoksa 9 aralıktan beri topa değmemiş bir takımdan 3 gol yemek normal bir şey değil.
    ya da 8 maçta 1 galibiyet 2 beraberlik almak adınız galatasaray ise yakışık almaz. türk futbolu kendine bir ekol belirlemeli ve o ekolün izinden yürümeli. tüm takımlar buna uymalı.. bizde ise yükselemeyen, yüksekte olanı kendi seviyesine çekme peşinde. ve hala olmayacak dizilişe amin demekte.
  • en büyük sorun nedir biliyor musunuz?

    sistemsizlik

    bugün, ligde oynayan iki takım dışında ne oynadığı belli bir takım yok.
    33 yaşında bir adam çıkıp schalke 04 ile şampiyonlar ligi maçı oynarken bizde 33 yaşında bırak takım vermeyi, yardımcı olamazsın. çünkü yardımcı olmak için o takımın eski futbolcusu olman lazım.

    size bir şey anlatayım, sistem bir kaç yıl önce bu oyuncular için değişti.
    eskiden b lisansı aldıktan sonra 3 yıl o lisans ile çalışman lazımdı. sonra bu beyfendiler "para kazanamıyoruz" dedi ve federasyon hızlı geçiş sistemini hayata geçirdi. buna göre 10 kez milli olmuş ya da 10 yıl profesyonel futbol oynamış herkes 1 yıl b lisansı ile çalışırsa a lisansı alabiliyordu.

    sen ise yani hiç bir profesyonel futbolcu geçmişin yoksa 3 yıl b ile çalışıp, a almak için sıra bekliyorsun.
    a lisansı alan futbolcular alt yapıyla ilgilenmiyor. onların derdi üst yapıda kendilerine yer bulmak. bir milyon, beş yüz bin kazanmak. sistemde buna göre dizayn edilmiş durumda. öyle zor ve çetrefilli ki 30 yaşında bu işe kalkışırsan en iyi ihtimalle 42-45 yaşında a takım çalıştıracak noktaya geliyorsun. sistem böyle işine geliyorsa.

    25 ekim 2108 beşiktaş genk maçı ile görünen aradaki bariz sistem farklılığının sebebi bu lisans yapısı.

    yıl başındaki pro lisans seminerinde 30-39 yaş aralığında pro lisans sahibi antrenör sayısı türkye'de sadece 1... almanya'da 7, belçika'da 5, isveç'te 3....

    elit liglerde teknik direktör seçilirken "alt yapıda ne yaptı?" sorusu sorulurken, bizde hangi takımda oynamıştı, kaç kere milli olmuştu soruları soruluyor. hem kulübün başına geçerken hemde lisans alırken... elit liglerdeki teknik direktörlerin yüzde 86'sı alt yapılarda en az 8 yıl çalışmış durumda. bizde ise alt yapıda çalışan adam üst yapıda kendine yer bulamaz. futbolu bıraktıktan sonra alt liglerde 8 yıl geçirmek yerine "hızlı geçiş" işe üst yapıda kendilerine yer bulsunlar, aç kalmasın yavrucaklar diye futbolun içine edilmesine müsade ediliyor.

    nagelsmann'ın 28, tedesco'nun 30 yaşında pro lisans aldığı bir ülke olamayız. çünkü önemsediğimiz şey rant. böyle devam edecek. federasyon 600 pro lisanslı antrenör hedefi ile yola çıktı. peki ne oldu?

    bugün üst yapıda, en üst ligde 20 teknik direktör kendi aralarında değişiyor takımları. 2'si dışarıda kalıp diğer 18'i çalışıyor.

    daha acı bir şey söyleyeyim.
    pro lisans almak isteyenlerin tamamına yakını bu işi yapmak istemiyor. onun yerine pro lisansını kiralıyor. evet, evet pro lisans kiralanıyor bu ülkede. örnekleri var... suç ama tff için mili olmuş, eski futbolcuların önünü kesmemek önemli.

    modern futbolu, demode teknik direktörler ile oynuyoruz.

    çözüm basit ve belli.
    a lisansı, b lisansı, c lisansı olmuş olmamış fark etmez.
    3 yıl boyunca, çok sıkı bir eğitimden geçirilerek, liyakat üzerine kurulu bir sınav ile 100 kişiye pro lisans vermek ve bu pro lisans sahiplerini 5 yıl boyuncu atama usulü takımların alt yapılarına göndermek. alt yapıdan ayrılıp üst yapıya geçmesi için tazminat ödeme şartı getirmek. maaşlarını ise federasyon ile kulüplerin yarı yarıya ortak ödediği ve bununda daha önceden belirlenmiş ücretten ibaret olması gerekli.

    bu eğitimi, türk futboluna en uygun sistem üzerinde karar verilip belçika modeli gibi bir model belirlenmesi şart.
    bu model üzerinde fatih terim, jose mourinho, ralf rangnick gibi adamların ara ara konuşmacı değil birebir eğitici olarak bir kaç günlüğüne katıldığı dersler tatbik etmek.

    ancak bunu yapacak bir tane cesur adam olduğunu sanmıyorum.
  • şu anda orta yaşlı bile sayılmam belki, ama yıllardır futbolu kavramaya çalışıyorum, daha doğrusu çalışıyordum. zira en sonunda şu kanıya vardım; futbol, gelişirken geçirdiği travmalar sebebiyle dolayı bütün mantık geçişini sağlayan kanalları kapanmış zihinler tarafından kavranamaz veya anlaşılamaz. nasıl bir futbolcu doğuştan yetenekli olabiliyorsa, futbolu takip eden insanların bir kısmının da içinde futbolun şifresini kırmaya yönelik bir his, düşünce sistemi bulunuyor. her insan matematik öğrenebilir, "iki kere iki dört eder"in mantığını gerçekten çözen kişinin matematik üzerinde alabileceği yol kendisine kalmıştır. en odun zihin bile çaba gösterirse bu metalik, esnekliği olmayan bilimde belli bir seviyeye gelebilir. zaten kırılma noktası genelde dört işlemden bir sonraki adımdır türk gençliği için. ancak futbol organik bir olgudur. kendi içinde büyür, küçülür, değişir, gelişerek değişir, değişerek gelişir, bazen çürür, bazen ışıldar, ilerleme aşamasındayken çöker, çökerken zirve yapabilir, ülkeden ülkeye değişir, milyonlarca boyut üzerinden değerlendirilebilir, sadece tek bir açıdan ele alınabilir, doğrusu azdır, yanlışı çoktur, doğru bileni azdır, yanlış bileni "çok" kelimesinin sınırlarını aşar. öğrenmek isteyen kişi futbolun ölü olan, ancak üzerinden gerçek futbolun yeşerdiği kısmını rahatlıkla öğrenebilir. ofsayt nedir bilebilir, faul sistemini en ince detayına kadar çözebilir, her türlü kurala hakim olabilir. bunun ötesinde bir futbol takımının kazanmak için ne yapması gerektiğini de bilebilir. iyi oyun nedir, sahaya iyi bir oyun ortaya koymak için neler yapılmalıdır bunu da bilebilir. ancak bilmek farklı bir olgudur, idrak etmek farklı bir olgudur. ve insan kavramları bilmek ve idrak etmek arasındaki seçimi kendisi yapmaz. oldukça basit bir örnek vereyim, bir öğrencinin ertesi gün sınavı varsa, çalışması gerektiğini bilir. çalışmazsa başarılı olamayacağını bilir. böyle bir eğitim sisteminin içinde çalışmayacağı bir sınavın kendisine nasıl fraktalvari sorunlar yaratacağını bilir. ancak çalışıp çalışmama arasında yapacağı tercih aslında kendi elinde değildir. yetişme şekliyle, yaşadığı yerle, yediği yemekle, ülkesinin temel besin maddesiyle, yanında bulunan insanlarla, yolda gördüğü ve saniyesinde aşık olduğu, bir daha da göremeyeceği bir kız ile bile alakalı olan bu seçim, büyük ihtimalle temelde sadece kendisi ile alakalı değildir. şahıs tercihlerini, tercih yapma vaktinden çok önce yapar. bir insanın futboldu çözüp çözemeyeceği de bellidir aslında bir yaştan sonra. yolda giderken karnı acıkan sıradan bir adam "abi bana bir yarım ekmek köfte" dediğinde, karşılığında gelen "içecek bir şey ister misin?" sorusunun cevabını çocukluğunda, yıllar önce önce vermiş olur. futbol da bundan farklı değildir. kişi takımını gelişigüzel seçmez. 1989'da doğmuş, ispanya'da yaşayan, başkent madrid'de hoş bir evde büyümüş, kendi isteklerine uygun bir şekilde para harcayabilen, futbola gönlü kaymış, başarı gibi yaldızlı bir kavramdan rahatlıkla etkilenebilecek bir çocuk, 2000-2003 arası real madrid'e gönül verir. bu çocuk katalan değilse, bask değilse, babası doğuştan kendisine barcelona aşkı aşılamadıysa, bütün arkadaşları barcelona taraftarı değilse, veya dövülerek barcelona taraftarı yapılmadıysa, real madrid'i seçecektir. bunu engelleyemezsiniz, ama kolaylıkla açıklayabilirsiniz;

    bütün çocuklar başarılı olana, özünde "güzel" olana hayrandır. mahallede topu olan "güzel"dir. bedava dondurma veren bakkal "güzel"dir. doğal olarak iyi futbol oynayan takım, transferde çok para harcayan takım, üzerinden övünülebilecek bir takım, "güzel"dir. işin bütün detaylarını ortaya koymaya gerek yok. insan aslında her yaşında güzele, estetiğe, olması gerekene, zirvede durana hayrandır. bu açık bir şekilde olur, kapalı bir şekilde olur orasını bilemem. örneğin bar refaeli'nin dünyanın en güzel kadını olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim, çünkü üzerimde bir baskı yoktur, gerçek de budur. ancak alex de souza'nın türkiye'nin gelmiş geçmiş en iyi oyuncularından biri olduğunu söylerken tuttuğum takım yüzünden, beni baskı altına alan nedenler yüzünden sesim kısık çıkar. bazen çıkmaz bile. bazen de bu baskıdan kurtulmak için alex'e saldırabilirim mesela. "küçük takımın büyük oyuncusu" diyebilirim. önemli değil. buradan anlayabileceğiniz gibi her çocuk o yaşta bir bar refaeli'nin peşinden gider, bir luis figo'nun peşinden gider, bir dondurmanın peşinden gider. dolayısıyla takım seçimi gibi, yemek seçimi gibi zamanın akışıyla kendiliğinden gerçekleşen şeyler, benim düşünceme göre en fazla %20 oranında elimizdedir. türkiye'de de bir çocuk olsa olsa güllüşah'ın peşinden gider, ayşecik'in peşinden gider, dikişli topun peşinden gider, dayak atmayan babanın peşinden gider. 1996-2000 arasında çocukluğunu geçirdiyse galatasaray'ın peşinden gider, babası fenerbahçeli ise baştan olacakları anlayıp galatasaray'ın peşinden gider, fenerbahçe'nin şampiyon olduğu yıllarda gelişimini sürdürüyorsa fenerbahçe'yi tutar. diğer takımlar için de baba gibi, amca gibi, gereğinden fazla etki eden arkadaş çevresi gibi, gereğinden fazla etki eden basın gibi şartlar ortada olmadığı sürece bu geçerlidir. şahıs, başarılı olanın arkasından koşar, arkasından koşulsun diye. futbolun peşinden ise her çocuk koşar, bazısı yakalar, bazısı birlikte koşmaya devam eder, bazısı bırakır peşini. bu da demektir ki futbol üzerine bu ülkede her erkeğin bir fikri vardır, çoğu kadın da futbolu tanır, gördüğünde selamlaşır.

    kırılma noktası denilen şey çoktur futbolda, en önemlisi anlattığım gibi çocukluk döneminden ergenliğe geçiş sırasında yaşanır. dedim ya "çoğu kadın da futbolu tanır, gördüğünde selamlaşır." diye, erkekler için de aynı şey söz konusudur. bir sürü erkek sabah yatağından kalktığında futbola selamı çakar. bazısı gün içinde hatırlar, çaldırır kapatır. bazısı uykusunda onun adını sayıklar. ama futbol dışarıdan göründüğü kadar iyi niyetli değildir, iki anlamda da. istemediğine selam vermez. istediğine de selam vermez çoğu zaman. iyi futbol izlemek için çırpınırız, bundandır. kitlelerin kendisine sadece selam verebilmesi onun için daha iyidir. üç yüzü vardır futbolun, uzaktan bakıldığında çekicidir, yakından bakıldığında çirkindir, arkadaş olursanız güzeldir. ama önce uzaktan bakmanız gerekir doğal olarak, yakınına gittiğinizde "çirkin bu" diye yüzünüzü buruşturursanız, ona sadece selam verebilirsiniz bundan sonra. selamınızı da almaz. işte futbolun selam vermediklerine biz kısaca "futbol cahili" diyoruz. görünürde futbolun en yakınıdırlar, ama sadece görünürde. en alakasız adama kafayı takar, laf söyletmezler, sevmediklerini de hiç sevmezler, çok sık küfür ederler, ettikleri küfürleri içten ederler. sadece kendi takımlarını takip ederler, kendi golcüleri dünyanın kralıdır, ama sadece gol atabildiği zaman. bunlar sadece birer örnek. futbol sevmez böyle katı ve sığ düşünceler içinde bulunanları. doğal olarak arkadaş olmaz, çözülmez yanınızda. üç korner, sadece bir penaltıdır en nihayetinde. siz ona selam verdiniz diye, o da size selam verecek değil ya. o da sizin çirkinliğinizi gördüğünde yüzünü buruşturur. anlatmaz sırlarını. o yüzden, bir çocuğun futbolla birlikte koşup koşamayacağına yine futbol karar verir. çocuk, adı gibi saf ve temiz iken futbol ile koşmaktan çok mutlu olabilir, ancak futbol insanı başladığı yerde bırakmaz. geleceği de görür aynı zamanda, zorlu yollara dayanamayıp kendisine çatacakları almaz yanına. ömer çavuşoğlu ve sinan engin hiç çocuk olmamıştır diyeyim, daha rahat anlayın.

    siz bu yazıyı okuyorsanız eğer, ben de sizi buraya kadar getirdim mesela. yazı devam edeceği için sizi bırakacağım falan yok, ancak bunları okudunuz diye futbol sizi yanına almayacak. ne okursanız okuyun bu tercihi yaptınız, o iş çocuklukta bitti. ama mesela siz farketmemiş olabilirsiniz arkadaşı olduğunuzu, eğer öyleyse yakında söyler. mesela kendinizi şöyle test edebilirsiniz, frank rijkaard'ı eleştirirken iki klasik seçenek vardır önünüzde. frank rijkaard'ı futbolu bilmemekle, başarısız olmakla suçlayabilirsiniz, veya frank rijkaard'ı tanrı zannedip her hareketini onaylayabilirsiniz. bu iki yoldan hangisine girerseniz girin, ikisi de çıkmaz sokaktır. ama geldiğiniz yolun 10-15 kilometre gerisinde bir yol ayrımı daha vardır, yolu boş görüp hız yaptığınız için kaçırırsınız genelde. o yol mantıklı düşünceye gider. işte o yol ayrımında milyonlarca şey sizi bekler, biri de futboldur. içinden "niye bekliyorum ben bunları acaba" der, ama bekler. çünkü kendisini es geçenlerin hepsini hafızasına kazmak zorundadır. onun yoluna girenler de zaten geri dönmez genelde. peki mantıklı düşünmek için girilen yol çok mu kolaydır, hayır. geçtim kolaylığı, attığınız, atabildiğiniz her adıma şükretmeniz gerekir. zira yolun belli bir sonu yoktur, o yolun üzerindeki güneş ilk zamanlarda ışık değil karanlık verir, ilerlemeniz için harcadığınız çaba zaman zaman nefesinizi keser. ama o yolun karanlığından aldığınız güven, geri dönmenizi engeller çoğu zaman. tıpkı korkularınıza sığındığınız gibi.

    neyse, futbola dönmek lazım. bütün bu anlattıklarım sadece size bu dünyada futboldan anlamayan insanların da olduğunu göstermek içindi. bunu biliyorsunuz tabii, mesela sesli veya sessiz bir şekilde şunu her gün söylüyorsunuz;

    "futbolu sadece ben biliyorum, gerisi çakmıyor"

    işte bunun da çok büyük ihtimalle yanlış olduğunu anlatmak istedim size. ben futboldan anlıyorum demek, futboldan anlamadığınızın çoğu zaman ilk göstergesidir. mesela evliya demez, "biz evliyayız, bize saygı duyun, bizden fikir alın, bize danışın" diye. bunu diyenlere evliya denmez zaten. ama evliya kendisini bilir, çevresindekiler, onları anlayabilenler de onların içindekileri bilir. futbolun gerçekten içinde olanlar da demez "ben futboldan olağanüstü anlıyorum, bana soracaksınız, en çok ben konuşacağım, erol büyükburç'um ben, saksı değilim" diye. ama reddetmeleri için de bir neden yoktur, futbol aleminde sahte evliya çok olduğu için zaman zaman bunu söyleme zorunlulukları bile çıkar ortaya. asıl onların en çok yazması, en çok okunması, en çok okuması gerekir. ama genelde böyle olmaz o ayrı.

    peki bu kadar şikayet ediyoruz madem, ben kendi adıma ediyorum, hiç mi yok futbolun içinde olan adam? şimdi zannediyorsunuz ki "var, ama hepsi köşelerinde inzivaya çekilmiş durumda, size küskün" diyeceğim. hayır, böyle biri yok. yok yani. öyle keskin çizgilerle çizilmiş kelime anlamıyla "yok" şeklinde değil ama. genelleme yapmak çok kolay görünse de, aslında olabildiğine çetrefilli bir olay olduğu için rahat anlatmam mümkün değil. ama şöyle açıklanabilir; insanoğlu yaşamının her anında, her saniyesinde yetişir, yetiştirilir. kokoreç yerken gurme olma yolunda bir adım atarsınız, koşuya çıktığınıza bir 100 metreci olmak için koşarsınız, bir fizik dersine girdiğinizde dünyayı değiştirme idealiyle dinlersiniz dersi. böyle mi, değil. ama öyle. verdiğim örneklerin ilk kısmı yaptıklarınız, ikincisi de tercihleriniz. koşuya ter atmak için de çıkabilirsiniz, süreyya ayhan'ın havlu attığı yerden devam etmek için de. ama insan o kadar başına buyruk gelişebilecek kadar üstün bir varlık değil henüz. dünyaca ünlü bir fizik profesörü olmak için sadece fizik derslerine girmeniz yetmez, veya bir fizik profesörü olmayı istemeniz tek başına yeterli değildir. o işin ruhunu hissedebilmeniz gerekir. aynı zamanda sizi yönlendirecek, o ruhu içinizde hissetmenizi, büyütebilmenizi sağlayabilecek insanlara, daha doğrusu bir sisteme ihtiyaç duyarsınız. futbolda da aynısı geçerli. "johan cruyff gibi olmak istiyorum, futbolu çözmek istiyorum, futbol konusunda sonuna kadar ilerlemek istiyorum" diyen varsa bu ülkede ben kendisine gülerim. içimden de gülmem, yüzüne karşı gülerim. arada mehmet demirkol gibi düzgün, kendi yorumunu kendisi yapan, kimseyi yönlendirmek gibi bir derdi olmayan, kendi düşüncelerinden korkmayan adamlar da çıkıyor ortaya tabii, ancak bu ülkede futbol yorumcusu denilen, göz önünde bulunan, "işi bilen" insanlar özetlemek gerekirse şunlar;

    rıdvan dilmen, hıncal uluç, ahmet çakar, erman toroğlu, sergen yalçın, mustafa doğan, mehmet yılmaz, selçuk yula, gürcan bilgiç...

    bir düşünün, ama lafta değil, cidden bir düşünün. yeni yeni futbola ısınan, futbolu seven, futbolun düşünce boyutunda, belki biraz da teorik boyutunda ilerlemeye hevesi olan, söylenenleri kavramaya hazır bir sürü genç, bu adamlardan öğreniyor futbolu. bu cümleyi kurarken sinir krizi geçirmiyorsam, sakin bir anıma geldiği içindir. bir insanın dürüstlüğü, saflığı, adaleti, eşitliği ve iyi niyetli olmayı amerika'ya, amerika'nın piyasaya sürdüklerine bakarak öğrenmesi ne ise, bu da onun futbol versiyonudur. kendisine bir faydası olmayan, sürekli yönlendirme ve ilgi çekme çabası içinde olan, zihinlerinde milyonlarca tilki dolanan, kimler tarafından yönetildikleri belirsiz bir kesim, türk insanına futbolu öğretiyor. aslında sürekli komplo teorileri kurmayı, arkadan konuşmayı, düşene tekme atmayı, kraldan çok kralcı olmayı, hainliği, bütün etik değerlerin üzerine tükürmeyi öğretiyor. şimdi ben size soruyorum, var mı bu ülkede futbolun gerçekten içinde olan, yaşayan bir adam? ve var mı bu insanlardan futbolu öğrenip kendine dürüst bir şekilde futbol üzerine düşünebilecek biri?

    işte bu yüzden böyle, bu yüzden frank rijkaard geliyor ama gelmiyor, getiremiyoruz, istemiyorlar ve en vahimi istemiyoruz. frank rijkaard ve johan neeskens gümrükte takılmış sanki. geliyorlar, geriye itiyoruz. hakan balta bu yüzden kendi yüzüne tükürüyor, ama farkına varmıyor. arda turan bu yüzden kendisini destekleyenlere sahadaki performansıyla hakaret ediyor. mehmet topal bu yüzden aldığı topu zaten atması adama verene kadar 15 saniye bekliyor. bu yüzden selçuk şahin sahaya çıktığı zaman ne yaptığını, ne yapması gerektiğini bilmiyor. bu yüzden rüştü türkiye'nin hem en iyi, hem en kötü kalecisi. çünkü futbolu halka anlatanlar değil, futbolculara anlatanlar da acınacak bir durumda. bu futbolcular bir zamanlar 2 yaşındaydı, 9 yaşındaydı, 15 yaşındaydı. bu çocuklar zinedine zidane'ı, raul'ü, paul scholes'u, ronaldo'yu izleyip futbola yönlendiklerinde, kaos futboluna, sistemsiz futbola, "hata yapma da ne yaparsan yap"a alıştırıldıkları için; o yaşlarda türkiye'nin genç milli takımları ile başarılar elde ederken, 6-7 yıl sonra futbolları ilerlemiş değil geriye gitmiş oluyor. bakışlarından zeka fışkıran, 17 yaşında yaptıklarıyla ispanya'dan bilmemkim fc'nin dikkatini çeken bu adamlar, 24-25 yaşına gelip galatasaray'a, fenerbahçe'ye, beşiktaş'a transfer olduklarında, 2 yıl içinde ispanya 3. ligi'nin küme düşmemeye oynayan takımlarından birinin kadrosuna bile giremeyecek vurdumduymazlığa erişiyorlar. örneğin galatasaray'a transfer olan oyuncu diyor ki "hayallerimin takımına geldim", bu cümlenin yarattığı gelecek bitiriyor asıl hayalleri. bir futbolcunun, 17-18 yaşlarındaki bir profesyonel futbolcunun hayal kurması bile engelleniyor yetiştirilirken. genç futbolcu dediğin barcelona'yı kurar aklında, real madrid'i kurar, kafasının içindekine güveniyorsa manchester united'ı ister, arsenal'i ister. istemiyorsa aslında daha 17 yaşında diyordur ki, "ben, mehmet, iyi bir futbolcu değilim, bana ümit bağlamayın, bir forvet olan benden ileride alabileceğiniz performansı, brezilya'nın en vasat oyuncuları bile koyabilir ortaya. dolayısıyla ben değil, o gitsin milli takıma. ben izlerim televizyondan takımdaki abilerimle". işte mehmet'in takımdaki abilerini bitiriyorlar önce, sonra da onlar mehmet'i bitiriyor. onlardan biri oluyorsun. yazık oluyor. aslında yazık falan olmuyor. "bu sistemin içinden büyük oyuncu çıkması ilginç olurdu." oluyor. ümitsizlik kalıyor geri kalanlara, senden 10 yıl sonra senin yaşına gelecek bir oyuncunun senden üstün olmasını engelliyorsun. onların aklına kazıyorsun, "mehmet olamadı büyük futbolcu"yu. 17 yaşında, serdar adında bir çocuk diyemez "mehmet abi kendi zihniyetinin, ona dayatılan zihniyetin kurbanı oldu. ingiltere'de yetişse forvet yokluğundan 16 yaşında milli takıma seçilecek yetenekteki mehmet abi, mehmet abi olarak kaldı. ama ben kalmayacağım." diye. zira bunun farkına varacak olgunlukta değildir henüz.

    yine başa dönüyoruz. serdar kendisine söyleyemiyor büyük futbolcu olabileceğini. çünkü ondan önce mehmet söylememiş bunu. mehmet'ten önce samet söylememiş, ondan önce de ragıp. niye, çünkü onlara anlatılmamış nasıl zinedine zidane olacakları. hayatları boyunca "zidane gibi" olmuşlar, "metin gibi" olmuşlar, "ronaldo gibi" olmuşlar, ama "mehmet gibi" olamamışlar. nasıl olacaksın yahu, bir allahın kulu bana anlatsın bunu, nasıl olacaksın? her ilde düzgün insanlar tarafından yönetilen bir futbol okulu mu var, yoksa takım ismi altında ezilmeyen bir altyapı var da ben mi bilmiyorum? oğlunun futbolcu olmasını isteyen babaların futbol ile arasında uçurumlar var iken, o çocuk nasıl bir steven gerrard olacak? veya genç bir oyuncuyu dünya çapında bir yıldız yapabilecek eğitime, öğretme becerisine sahip kimse var mı burada?

    o çocuk öyle kalacak, mehmet olarak, serdar olarak, samet olarak, ragıp olarak. hep gibi olacaklar, hiç "o" olamayacaklar. çünkü kendilerini "o" yapabilecek adamları mümkün olsa döverek geri gönderecek bu ülkenin insanları. günlük başarı denilen illet yüzünden her konuda beyinsizleşen güruh, kendileriyle aynı dönemde aynı ülkede bulunan, ama onlar gibi olmayan insanları kendilerine benzetmeye çalıştı hep. hala çalışıyorlar, yarın da çalışacaklar. neden çalışmasınlar ki? düşünün, bugün biri geldi ve yarın türk futbolunun üzerine hep beklendiği gibi bir sihirli değnek dokundurdu, bütün futbolcular dünya çapında oyunculara dönüştü, hakemler de oldu birer pierluigi collina. hakem ve futbolcudan yana kalmadı sıkıntı. e bu ülkenin insanları aynı, bu ülkede bir günde bütün kaleciler casillas, bütün savunma oyuncuları puyol, bütün orta sahalar iniesta, bütün forvetler rooney olsa, 10 yıl sonra yetişecek adamlar yine aydın yılmaz, yine cafercan aksu, yine selçuk şahin, yine ragıp başdağ.

    peki nasıl düzelecek bu iş? işte bu soruyu etrafındakilere değil, kendisine soran varsa bir süre korku romanları okusun, edgar allen poe okusun, ne bileyim gitsin mutsuzluk üzerine bir film izlesin. a series of unfortunate events'i izlesin. zira gereğinden fazla umut taşıyor bu insanlar. bu seviyedeki bir kaos ortamının içerisine frank rijkaard gibi, erik gerets gibi, johan neeskens gibi adamları çekebilmemiz bile başlı başına bir mucize. ben bundan bile mutluyum şu anda. takım küme mi düşmüş, şampiyon mu olmuş, onlarca yıldır nasılsa yine öyle gidecek, değişmeyecek nasıl olsa bu iş. bari böyle insanları görebilelim de avunalım. "bu iş" dediğim şey düzelmeyecek belki, çünkü türk insanı yıllardır bu durumda, bundan sonra da böyle kalacak. verilen tepkiler aynı olacak, adam asmaca oynayacak bu ülke devamlı olarak. ama kulüpler değişebilir, daha kolay, daha mümkün, daha gerçekçi bir hedef olur kulüplerin değişmeye başlaması. ama bu da tam anlamıyla bir tesadüfe, şansa bağlı. futbolun içinde olan kimse yok diye boşuna söylemiyorum, böyle adamların sayısı az olunca, aralarından kulüp başkanı, yönetici falan da çıkmıyor. çıktığı zaman alaşağı ediliyor. işte bu düzeni bozmaya en yakın kulüp, her zaman olduğu gibi şu anda da galatasaray. adnan polat türkiye standartlarının çok üzerinde bir başkan, haldun üstünel kasıtlı olarak fazla öne çıkarılsa da görevini yeterince iyi yapan biri, yönetimin diğer üyeleri, aralarından basketbol şubesinde yaşanan olay yüzünden kopanlar olsa da, çekirdek kadronun yapmaya çalıştıklarına gerekli desteği veriyor. hem altyapı için hem a takım için konuşuyorum. göreve getirdikleri adamlar, açıklandıkları gün boşluğuma gelse beyin sarsıntısından beni öldürebilecek düzeyde adamlar. bu iki temel etken, yönetim ve teknik kadro seçimi, şu anda türkiye için inanılması zor bir seviyede. sakatlık, formsuzluk, sorumsuzluk gibi etkenlerden bağımsız olarak konuşmak gerekirse, futbol takımı kadrosu sezon başında bile galatasaray tarihinin en iyi kadrolarından biriydi. bu takıma sezon başı ve ortasında, elano, kader keita, lucas neill, jo, giovani dos santos gibi oyuncular eklendi. hani tekrar edeceğim bu isimleri, ama ayıp olacak yani hava atıyor gibi. zaten iyi bir kadroya böyle muazzam takviyeler yapıldı. üçüncü ve dördüncü etkenler, kadro ve transfer seçimleri de standardın çok üstünde. ama bu son iki etken kağıt üzerinde bu kadar muazzam görünüyor. yönetimin vizyonunu, başarısını övmek elbette ki gerekli, ama ortada bazı büyük hatalar var.

    bir sürü ön libero ismi çıktı gazetelerde sezon başında, her türlü yayın organında da galatasaray'ın orta saha transferleri konuşuluyordu. bu haberler doğruydu diye söylemiyorum, galatasaray'ın iyi bir defansif orta saha oyuncusuna ihtiyacı vardı, ve bu büyük bir kesim tarafından görülebiliyordu. peki ne oldu, takımda beş tane defansif orta saha oyuncusu var diye kimse alınmadı. işte bu bir görmezden gelme durumudur ve şu anda galatasaray'ın başında bulunan yönetimin yaptığı en büyük hatalardan biridir. bakalım takımın orta saha durumuna, ayhan akman, mehmet topal, barış özbek, tobias linderoth ve mustafa sarp. bu sefer de küfür etkisi yaratmasın diye tekrarlamıyorum. bu isimlere şu anda baktığımda benim sinirlerim oynuyor, şizofreni teşhisi koyulabilir bir duruma geliyorum. ahmet çakar tabiriyle tırnak içinde "deliriyorum". tabii ki tarih, içinde bulunulan döneme göre değerlendirilemez. değerlendirilirse yerin dibine soktuğumuz insanlarla aynı seviyeye gelmiş oluruz. sezon başına göre değerlendirmek lazım bu kadar ağır bir tepki vermeden önce. buyrun değerlendirelim;

    ayhan akman, geçen sezon galatasaray'ın leyla olmuş, esrar çekerek maçlara çıkıyor görüntülü, bu sezon da elano ve mustafa sarp olmadığı zaman bundan farklı bir görüntü sergilemeyen orta sahasında iyi görünen biriydi kendisi. zira koşar görünürdü, savunma anlayışı oldukça sığ olduğu için boşa koşardı. bu da kendisinin iyi koşuyor, takımı diri tutuyor olarak nitelendirilmesini sağladı. top kapmaya çalışırdı, kapamazdı, kayarak müdahale sevdası olduğundan bol bol da kart görürdü. nasıl oluyor bilmiyorum ama bu da kendisinin top kesen bir oyuncu olarak nitelendirilmesini sağladı. oyun kurma konusunda da ya ütopik şeyler deneyip topu kaptırıyor, ya da bir süre bekledikten, kendisi pozisyonunu zora soktuktan sonra yanındaki adama küfür gibi bir pas gönderiyor ayhan uzun süredir. yine çözemediğim bir durum, bu da kendisinin oyunu iki yönlü oynayan bir oyuncu olarak nitelendirilmesini sağladı. ancak istisna olarak iyi maçları vardı. yaşına ve geçmişine bakarak değerlendirirsek zaman zaman galatasaray'a oldukça yararlı olduğu bile söylenebilir. geçen sezon galatasaray'ın sistematik ve esnek olma amacıyla sahaya çıktığı, ancak çok sık olarak kaos futbolu oynadığı dönemde iyi görünüyordu, göz yanılması diyoruz buna. dediğim gibi geçen sezon içinde bulunduğu form durumunu bile arar bir duruma geldi kendisi.

    mehmet topal, kariyerinin ilk günlerinden beri en basit kısa pası bile yaklaşık yirmi ışık yılı içerisinde gönderebilen bir oyuncu. yani doğal olarak galatasaray'ın uygulamaya çalıştığı sisteme uymuyor. temposuz, topun orta sahadan yarım saat içerisinde çıkarılabildiği, teknik istemeyen, oyun görüşü istemeyen bir lig bulursa oraya gidebilir, öyle bir ligin de açık ara en iyi oyuncusu olur sanırım. everton'un kendisine yaptığı teklife oldukça şaşırmakla beraber, mehmet topal türkiye ligi'nin vasat temposu için bile ağır kalan bir oyuncu uzun süredir. ama bir stoper için normal sayılabilecek bir hızı var. oyun görüşü de sıfıra yakın olduğuna göre stoper yedeği-oyun kurucu olarak tutuldu sanırım takımda. yanlış bir tercih olduğu oldukça belirgin.

    barış özbek, kendi yeteneklerini çok abartan bir oyuncu. bu yüzden de sahip olduğu yetenekleri bile kaybetti. boş koşardı, şimdi boş bile koşamıyor. genelde takımın en çok koşan beş oyuncusu arasına giremiyor mesela, pozisyonu bunu gerektirmesine rağmen. kariyerinin başından beri pasları olağanüstü zayıf ve alakasız yerlere gidiyor. bu yeni duyulan, bilinen bir şey değil, geldiğinde de böyleydi. tekniği ve oyun görüşü mehmet topal'dan bile kötü durumda. onun dışında kendisi savunma ile orta saha arasındaki bağlantıyı kuracak kadar zeki ve seri olmadığı için, ecnebilerin deyimiyle "dmc" değil, "mc" olarak oynuyor. bu da galatasaray'ın hücum anlamındaki potansiyelini barış oynadığı zaman %60'lara kadar indiriyor.

    tobias linderoth, en son ne zaman 3 maç üst üste oynayabildiğini kendi de unutmuş bir oyuncuydu. kendisine güvenilmesi, onun sakatlığından daha vahim bir olaydı bence. en sonunda mecburi gönderildi. hala futbolu bırakmaması sanırım kendi iyimserliğinden kaynaklanıyor. üzerinde konuşmaya gerek yok. olağanüstü yararlı olabilecek, ama olamamış bir oyuncuydu. asla da takıma bir borcu olduğunu düşünmedi, geldi, ilk dönemleri hariç yıllarca doğru dürüst maça çıkmadan parasını aldı, sonra da sözleşmesi feshedildi.

    şimdi bu dört birbirinden değerli oyuncuyu sezon başına göre de değerlendirdik. görüldüğü üzere bunlar sezon başında da gayet yetersiz ve şaşkın oyunculardı. sanki her an "galatasaray'da nasıl oynuyorum ben ya, eve gideyim peynir yiyeyim" diyebilecekmiş gibi oynayan dört defansif orta saha ile başladı galatasaray sezona. tabii ki yönetim bu oyunculara benim baktığım kadar kötümser bakamazdı. bunun nedeni hem maddi sıkıntı, hem de elde olan türk oyuncuların vurdumduymazlığının sadece kendilerinden kaynaklı olmaması. yerlerine gelecek adamların da onlar gibi olmayacağını kimse garanti edemez. uzun uzun anlattığım gibi bu galatasaray'ın değil, türk futbolunun sorunu. tabii ki yönetim biraz olsun iyimser bir açıdan bakıp, kendisini zora sokmak istememiş olabilir. ancak olması gereken şey bu dört oyuncunun gitmesi, yerlerine dört yeni oyuncunun gelmesi değildi zaten. bu oyuncuları gereğinden fazla büyütmek, kadroya katılabilecek bir iki kaliteli oyuncunun da alınmasına engel oldu.

    peki ne oldu, yönetim elindeki adamlara böyle ütopik bir şekilde bakınca, içinde patlayacak bombanın pimini kendisi çekti. galatasaray'ın forvetsiz kaldığında 4-6-0'a gerçek anlamda dönememesinin, frank rijkaard ve johan neeskens olmasa atletico'ya çok afedersiniz fena tokatlanacak olmasının sebebi de budur. bunun gibi tercihlerdir. takımınızın savunma yapmak ve oyunu kurmakla görevli bölümü gönülsüz fazla mesai yapıyor gibi oynarsa, kazanırsanız şanslı sayılırsınız. kaldı ki sezonun başından beri ölmek ile bayılmak arası bir futbol ortaya koyan hakan balta'nın pozisyonundaki alparslan'ın gönderilmesi, yerine hayatında kaç kere bek oynadığını bilemediğim, bek oynamak için gerekli özelliklere sahip olmayan, açık oynarken bile olmayan savunma yetenekleri savruk kalan caner'in buraya alternatif olarak düşünülmesi de yapılan hatalardan biriydi. bunu şimdi görmek mesele değil, ama caner'in bir bek oyuncusu olamayacağını görmek de çok zor değildi sezon başında. forvet bile oynamış, savunma eğitimi yerlerde sürünen bir oyuncunun bek pozisyonunda oynaması, savunmanın diğer oyuncularını ateşe atmaktır. tamam, hakan balta'nın oynaması kimse sesini çıkarmamasına rağmen çok daha büyük bir rezalete yol açıyor, milli bir oyuncunun sorumsuzlukta çıta yükseltip emekli memur performansı göstermesi trajik bir durum. ama bu adamın alternatifi olarak caner erkin transfer ediliyorsa bu transferleri yapan kişiler toplanıp bir konuşmalı, zira aralarında bir iletişim kopukluğu var belli ki.

    sağ bek pozisyonunda geçen sene bir bozukluk vardı, ama bu yıl sabri toparlayınca uğur'un varlığı da düşünülüp transfer yapılmadı o bölgeye. doğru bir karardır. uğur'un bu kadar kayıp yaşamış olabileceğini düşünen yoktur sanırım sezon başında. burada yapılması mümkün olmayan bir hata yok. stoper bölgesinde ise kağıt üzerinde zenginlik vardı neredeyse, ama servet sakat, emre güngör sakat, yeni gelen gökhan zan doğuştan sakat derken stoper mevkisinde oyuncu kalmadı yeniden. bu tahmin edilebilirdi belki, gökhan zan'ı alıyorsan, yarım bir adam alıyorsun, bu sürpriz değil. sen gökhan'ın omzuna bonservis ödemezsen kasıtlı olarak çıkar yerinden, sonuçta o omuz artık ayrı bir organizma. şu anda takımda bulunan stoperlere bir bakalım;

    emre güngör, geldiği sezon oldukça iyiydi. ama sonraki sezonlarda ortaya çıkan sakatlık problemi sezon başında biliniyordu. yani takımın ilk 11'ine düşünmeden koyabileceğiniz, sezonun başından sonuna istikrarlı oynayabilecek bir oyuncu ne yazık ki değil. yani henüz elde var sıfır stoper. servet çetin çok ciddi bir sakatlık geçirmediği sürece çıkıp oynayan, elinden gelenin de en iyisini yapan bir oyuncu. seversiniz, sevmezsiniz, yeteneklerini ve gelişimini takdir edersiniz, etmezsiniz, orası sizin bileceğiniz iş. ama servet çetin şu anda türkiye'nin en iyi savunma oyuncusu. şimdi elde var bir.

    uğur uçar, stoperden sağ bek pozisyonuna geçmişti uzun bir süre önce. stoper pozisyonunda oynaması oldukça riskli olurdu. kağıt üzerinde stoper oynayabilecek oyunculardan biri. ancak oynatacak kişi büyük bir sorumluluğun altına girer. zaten stoper oynamak için kısa sayılabilecek bir oyuncu. geçirdiği sakatlıktan sonra toparlaması inanılmaz zordu. fazla uçmak olacak ama eskisi gibi olamayacağı belli olan bir oyuncunun bek oynarken hızını ve esnekliğini tekrar sergilemek için ümitsizce çırpınması yerine, oyun görüşünü ve tecrübesini arttırıp stoper gibi daha az hız gerektiren bir pozisyonu denemesi biraz daha mantıklı olabilirdi. ayrıca tekniği o bölge için gerekenin üzerinde sayılırdı. elde hala bir oyuncu var.

    emre aşık konusunda fazla konuşmak istemiyorum, benim genelde çok beğendiğim bir oyuncu değil. herhangi bir dönem içerisinde oynatılabilecek olması, sık sakatlanmaması, mücadeleci olması artıları elbette. ancak ben kendisinin savunma anlayışında büyük sorunlar olduğunu düşünüyorum. zaten as oynayabilecek durumda da değil. elde hala bir oyuncu var.

    hakan balta, bu sezon bek oynadığında bile sorumluluk almaktan kaçan, hantal, benim düşünceme göre bu takımda oynamayı dönem itibariyle hak etmeyen bir oyuncu. önümüzdeki yıl toparlayabilir, yetenekleri müsait, ancak zihinsel olarak oldukça büyük bir çöküşte. sene başında bunu görmek mümkün olmayabilirdi belki. ama kendisi zaten stoper mevkiinde uzun süre oynatılabilecek kalitede bir oyuncu değil. yetenekleri ve temel eğitimi izin vermiyor. elde bir oyuncu var, ve artmıyor.

    gökhan zan, mantık sınırlarının dışına çıkacak kadar sık sakatlanıyor. omzunu ameliyat ile aldırsa, belki önemli bir savunma silahı olabilir, ancak bunu başarabildiği bir takım yok yıllardır. oynadığında öyle yansıtıldığı kadar sık hata yapmıyor, ama oynayamadığı için kendisi değerlendirilemez bir konumda. ayrıca takıma katılmasının tek nedeni aynı leo franco örneğinde olduğu gibi serbest olarak gelmesi. yoksa galatasaray gökhan zan gibi riskli bir futbolcuya bonservis ödemeyi kabul etmez.

    yani lucas neill'ın gelişi öncesinde takımda sadece 1 (yazıyla bir) galatasaray kalitesinde ve galatasaray'ın istediği istikrarı sağlayabilecek oyuncu var. az önce söylediklerimin çoğu yine sezon başında görülen şeyler, şu anda ortaya çıkmış şeyler değil. burada bir hata var. ancak, lucas neill'ın gelişi cidden bir başarıdır. vizyon göstergesidir. aynı durumda başka bir kulüp olsa sezon başında yapılmış bir hatanın toparlanma zorluğunu görüp, yetersizlik sınırlarını zorlayan bir yabancı, veya ortalama bir yerli oyuncu getirip günü kurtarmaya çalışırdı büyük ihtimalle. şu anda lucas neill kadroya ismi ilk yazılan adam, yanında da servet ve emre rahatlıkla oynayabiliyor. geç yapılmış olsa da bu tadilat iyi geldi takıma. çok kötü sonuçlar getirebilecek bu görmezden gelme durumu çok geç olmadan çözüldü.

    kaleci konusuna gelirsek, çok yazdım, leo franco galatasaray'ın sezon başında koyduğu hedeflere uygun bir kaleci değil. bedava bulduk, bonservisle böyle adam bulamayız mantığıyla getirildi. bu da transferdeki büyük yanlışlardan biridir. "galatasaray maç kazanmak için kalecisine ihtiyaç duyuyorsa zaten bitmiş" klişesi yaratıldı bunun üzerine. kalecisine ihtiyaç duymadan maç kazanabilen takım var mı dünyada bilemiyorum. varsa da çok merak ediyorum hangi takım olduğunu. demek ki zamanında galatasaray'ın şampiyonlar ligi'nde mondragon sayesinde topladığı puanlar aslında galatasaray'ın aldığı puanlar değilmiş. neyse konuyu çok dağıtmayalım, la liga'da o kadar maça çıkmış bir kalecinin bu kadar havagazı çıkacağını tahmin etmek de zordu. peki kimin için zordu, belki la liga'yı takip etmeyenler için zordu, kendi takımının dışında pek futbolu takip etmeyenler için zordu. hala kendisinin iyi kaleci olduğunu savunanlar olduğuna göre bu durum zannedildiğinden de zor. leo franco'nun sıradan, hatta neredeyse vasata yakın bir kaleci olduğunu en yüzeysel tabirle atletico taraftarlarından, veya la liga'yı takip eden insanlardan, gerçekçi bir hedef gösterirsek ogan tarhan'dan öğrenebilirlerdi. eleştirmek kolay, peki leo franco getirilmeseydi ne yapılacaktı onu söylemek lazım asıl. örneğin de sanctis gönderilmeyebilirdi. frank rijkaard'ın istediği kaleci belki leo franco'nun andırdığı kaleci tipinde biri. sisteme uygun, geriden oyun kurabilen. ancak hem leo franco böyle bir oyuncu değil, hem de bu ligde, galatasaray'ın bu savunma hattının arkasına ancak morgan de sanctis gibi imkansız topları çıkarmayı başarabilecek bir kaleci koyulabilir. başka tipte bir oyuncu geldiğinde durumun ne hale geldiğini görebiliyoruz hep birlikte. total futbola uygun kaleci ancak takım o sistemi uygulayabildiğinde işe yarar.

    orta sahanın defansif bölümünü yazdım zaten. ofansif bölgede sadece yeni transferleri incelersek, sadece elano'nun takıma katılması bile galatasaray tarihinin en başarılı hamlelerinden biridir. kağıt üzerinde kendisi getirilmesi çok zor bir oyuncu değildi, zira zaten manchester city'den ayrılacağı kesinleşmişti. brezilya'dan bir takıma kiralanması bile mümkündü. takım bulması oldukça kolaydı yani. ancak onlarca takım kendisine teklif götürmeden, galatasaray'ın kendisine sözleşme imzalatabilmesi olağanüstü bir hamledir bana göre. ac milan'ın ve daha bir sürü takımın kendisinin peşinde olduğu açıkça yansıyordu ingiltere ve italya basınına. özetle şimdiki performansına da bakarsak başarılı bir tercih. giovani dos santos transferi ise benim gözümde galatasaray'ı oldukça farklı bir noktaya, beklemediğim bir noktaya çıkardı. çünkü böyle oyuncular türkiye'yi tercih etmiyor, etmeleri için de bir neden yok. siz 19-20 yaşında, dünyanın en büyük takımlarından birinin formasını giymiş, o yaşta bir sürü ödül kazanmış, ama dünya futbolunu yönlendirecek isimlerden biri olması beklenirken şanssız bir düşüş yaşamış bir oyuncu olsanız, tekrar yükselişe geçmek için türkiye ligi'ni mi seçersiniz? eğer düşüşünüzü hızlandırmak istiyorsanız evet. ama galatasaray bu kanıyı bu sezon hem jo, hem elano, hem giovani dos santos, hem de kader keita transferleriyle kırdı. artık gerçekten geleceği olan oyuncular da genç-orta yaşlarında türkiye'yi, hadi biraz gerçekçi olalım, galatasaray'ı seçiyor. ve galatasaray 2010-2011 sezonunda şampiyonlar ligi görebilirse bu durum aynen böyle devam edecek. gio transferini teknik açıdan değil de, böyle değerlendirmek daha anlamlı. çünkü geleli çok uzun süre olmadı ve önümüzdeki sezon kalıp kalmayacağı henüz belli değil. caner erkin'i de bu kategoriye alırsak, bu tercih sezon başında bakıldığında oldukça iyi bir tercihti. çünkü caner yetenekli bir oyuncuydu, satın alma opsiyonu galatasaray'da olacaktı, ve daha da önemlisi caner içinde bulunduğu seviyeyi bir kademe yükseltebilirse galatasaray'ın gelecekteki en önemli oyuncularından biri olacaktı. ama bu tercih caner'in karakteri yüzünden özellikle son 1-2 aydır geri tepmiş durumda. zira caner kendisini bir üst seviyeye çıkarmamak için elinden geleni yapıyor. savunmada yetersiz, hücumda ise çok fazla savruk. bu şartlarda da galatasaray'ın kendisinin bonservisini alması çok mantıklı bir tercih değil. zira türkiye içinden çok daha ucuza aynı dengesizliği gösterebilecek bir oyuncu bulunabilir. sezon sonu mustafa pektemek'in de takıma katılacağı düşünüldüğünde caner'in kalması için ciddi anlamda performansını ikiye katlaması gerekiyor. kader keita konusuna ise biraz daha nesnel yaklaşılmalı. keita, tıpkı elano ve giovani dos santos transferleri gibi türk futbolunun genel seviyesine göre muazzam bir tercih. ancak galatasaray'a gelmesine neden olan şey, baros'un durumundaki gibi lyon'da yaşadığı bir takım problemler aslında. olympique lyon keita için çok yüklü bir bonservis ödedi. yanlış hatırlamıyorsam bunun nedeni aynı sezon yine lille'den alınan mathieu bodmer'in eski takımına ödenmesi gereken bir paraydı. yani bodmer-keita bir paket olarak geldi lyon'a, kağıt üzerinde de iki oyuncunun toplam bonservisinin çok büyük bir kısmı keita'ya yönlendirildi. bu kısım biraz tartışmalı da olsa keita bu bonservis bedelinin altından kalkabilecek bir oyuncuydu. ama olmadı. lyon zannedilenden daha değişken bir kulüp, iyi oyuncularını iyi fiyatlara satmakta tereddüt etmeyen, aynı şekilde potansiyelini sergileyemeyen oyuncuları da en kısa sürede elinden çıkaran bir takım. bu yüzden kader keita gibi bir oyuncu orada kalıcı olamadı. galatasaray'ın şansı yine elano transferinde olduğu gibi erken hamle yapması ve kader keita'ya diğer avrupa kulüplerinin biraz şüpheyle yaklaşmasıydı.

    takımdaki hali hazırda bulunan diğer ofansif orta saha oyuncularının sayısı o kadar fazla değil. arda ve harry kewell kalıyor geriye. arda'yı özellikle bu sene performansı ve bu sene ortaya koyduğu davranışlar üzerinden incelemek gerekiyor. ama bu neredeyse bu kadar uzun ayrı bir yazının konusu. kewell ise her sezon bir büyük sakatlık geçiriyor. bu biliniyordu, sakatlık gerçekleşmeden önce caner getirildi. beklenen olunca da giovani dos santos geldi, yönetimin bu konuda işini iyi yaptığı söylenebilir.

    çok tartışılan hücum bölgesinde aslında zannedildiği kadar büyük bir problem yoktu. milan baros form tuttuğunda istikrarlı bir şekilde gol bulabilen bir oyuncu. yedeği de shabani nonda idi. bu iki oyuncunun galatasaray'ı ileride rahatlıkla taşıyabileceği düşünülüyordu doğal olarak. her ne kadar nonda'nın gönderilme ihtimali belirdiyse de sezon başındaki form durumu yönetimi durdurdu. işte bu yapılan büyük yanlışlardan biriydi. zira shabani nonda, frank rijkaard ve johan neeskens'in oturtmaya çalıştığı oyun anlayışına zıt bir oyuncu. "artık ondan geçmiş" gibi konuşmak istemiyorum, ama nonda ne pres yapabilecek, ne hızını kullanabilecek, ne de gerektiğinde oyun kurmayı başarabilecek bir durumdaydı son yıllarında. dolayısıyla gönderilmeli ve yerine mümkünse baros'un yedekliğini kendisine sorun etmeyecek bir yerli hücum oyuncusu getirilmeliydi. galatasaray aslında sercan yıldırım'ın peşinden uzun süre koştu. belki transfer gerçekleşseydi nonda yolcu edilecekti, olmadı. yine de serkan çalık'ın da artık fiilen olmadığı durumu göz önünde bulundurulup en azından yerli bir oyuncunun getirilmesi gerekiyordu. ara transfer dönemi başladığında benim düşüncem yine bu yöndeydi. baros'un sakatlığı uzundu, ama atletico madrid elenebilseydi bir sonraki tura yetişme ihtimali vardı. bu yüzden ya yerli bir oyuncu getirilecek, bir süre takımı taşıması beklenecekti, ya da yabancı bir forvet getirilecek, avrupa için baros'un gelişine bel bağlanmayacaktı. yönetim ikisini de seçmedi, avrupa'da oynayamayacak yabancı bir oyuncu getirdi. gelen oyuncunun jo gibi bir forvet olması olağanüstü bir hamleydi, inkar etmek mümkün değil. ancak galatasaray'ın ihtiyacı sadece ligi götürebilecek bir forvet miydi, ondan çok emin değilim. bunun dışında jo, hangi açıdan bakılırsa bakılsın iyi bir transfer. oyuncunun isteğine yönelik olarak medyanın ortaya attığı fiyatlardan çok daha aşağıda bir bonservis bedeline kendisi ile uzun süreli anlaşma sağlanabilir. kısa dönem için üst düzey, uzun dönem için mükemmel bir transfer tercihi.

    galatasaray yönetiminin futbol takımı transferlerinde tercihleri böyle oldu. diğer şubeleri yakından takip edemediğim için o konudaki tutumlarını ve tercihlerini bilemiyorum, cemal nalga olayını da suni bir olay olduğunu düşündüğüm için önemsemiyorum. özetlemek gerekirse ciddi yanlışlar da var, mükemmel tercihler de. ciddi yanlışları tetikleyen şey maddi sıkıntı ve transfer döneminin getirdiği baskıydı doğal olarak. ama yapılan doğru tercihler baştan sona yönetim başarısıdır. herhangi bir önem arz etmiyor ama ben kendilerine teşekkür ediyorum böyle oyuncuları izlememizi sağladıkları için. teknik kadro eksiksiz ve hatasız oluşturuldu, frank rijkaard-johan neeskens ikilisi açık konuşmak gerekirse dünyada herhangi bir takımın sahip olmadığı ve getirmekte çok zorlanacağı iki isim. transferlerin hepsi hatalı olsa bile, bu kadronun emanet edildiği isimleri görünce insan yönetime güveniyor. zira bu tercihler ankaragücü'nün yaptığı gibi göz boyamak için değil, galatasaray'ın geleceğini kurtarmak için yapılan tercihler. yönetimin genel duruşu da oldukça güven veriyor insana, sadece tercihler değil. her sözleri çarpıtılsa da söylenenler, gösterilen hedefler, soğukkanlılık, galatasaray'ın önünü açan hamleler, yönetimden genç isimlerin sorumluluk alması, baskı altında kalınmaması, kimsenin sözüyle iş yapmamak, dağılan bulutlar... bunların tamamı türk futbolu için bir devrim, uefa kupası'nın bu ülkeye gelmesi kadar büyük bir devrim. üstelik geçici ve manipüle edilebilir değil, sürdürülebilir, ayakları yere basan bir devrim.

    bu akımın, bu güzel esintinin önünü kesmek isteyenler elbette ki olacak. başta spor medyası ve fenerbahçe spor kulübü olmak üzere galatasaray'ın karşısında durmaya cesaret edebilen her kişi, kurum ve kuruluş bu ilerlemenin önünü kesmeyi deneyecektir. normaldir, denenmemesi ilginç olurdu. hatta ilginç değil komik olurdu. yazının başlarında anlattığım gibi yetişen insanların, böyle yetişen insanların oluşturduğu yayın organlarının, böyle yetişen insanların kontrolünde bulunan spor kulüplerinin kendilerinin önüne geçmeye çalışanlara çelme takmayı düşünmesi ve denemesi son derece olağandır. galatasaray'ın başında şu anda, özhan canaydın yönetimi gibi, adnan öztürk'ün oluşturmaya çalıştığı yönetim gibi, günlük başarıyı düşünen, kaos ortamı yaratmayı icraat yapmak zanneden, yarattığı rezaleti bırakıp kaçarken bu pisliği temizlemeye gelenleri de ilk günden eleştirmeye çalışan bir yönetim olsa. kulüp bu ilerlemesini bırakıp kendisine çelme takmaya çalışanlarla kavgaya tutuşurdu. onların bulunduğu yere tekrar inerdi. işte o yüzden şu anda tünelin ucunda hala bir ışık görünmüyor, ama bir esinti geliyor. ışığın geleceği yeri pislikleriyle tıkayanlar yüzünden o ışığı bir süre daha göremeyeceğiz. ancak şu anda galatasaray'ı yönetenler havalandırma delikleri açmayı başardı. bunca zorlukların arasında nefes de alınabiliyor artık. hatta ışığın kendisi olan rijkaard-neeskens gibi adamlar bu pisliğin içinde bir şeyler yeşertmeye çalışıyor. bu hoş olmayan görüntü düzelecek nasıl olsa, galatasaray dağ tepe tırmanmak yerine düzlüğe çıkacak. bu görülüyor. adnan öztürk ve onun arkasındaki tabiri caizse gerici kesim başarılı olamayacak, olması mümkün değil. o kadar yalan, o kadar yapmacık ki gösterdikleri tavırlar, adnan öztürk'ü destekleyenler bile onun listesindekilere oy vermeden önce ciddi bir şekilde düşünecek, belki vazgeçecek. sadece adnan öztürk yüzünden değil, onu destekleyenlerin daha önce neler yaptığı biliniyor, bu yüzden. seçimlerde bir sürpriz olma ihtimalinin çok düşük olduğu göz önüne alındığında, söyleyebiliriz ki adnan polat yönetiminin önünde bu yılı da sayarsak 3 yıl daha var ortadaki pisliği temizlemek için. daha da önemlisi adnan polat yönetiminin galatasaray'ı düzlüğe çıkarmak için ümidi var, isteği var. bu adamlar kendi çıkarları için orada değil, galatasaray'ın, galatasaray taraftarının kafasını kumdan çıkarmak için orada. galatasaray taraftarı tamamen bataklığın içinde, hatta boğulmuş durumda, ancak kulüp kendini kurtarırsa bir kısım insan da hareketlerine çeki düzen verir belki.

    yine eğitim sistemi, yetişme şekli, insanların şekillendirilmiş zihinleri engel olarak duracak karşısında bu takımın, ama bu kulübün kendisinden başka kimseyi değiştirme gibi bir amacı yok. ilerleme döneminde önüne çıkanları değiştirmeye çalışarak değil, savurarak yolundan çekebilecek konuma gelecek iki yıl içinde. işte o zaman ışığı görebilir duruma gelebiliriz belki. üzerimize örülen duvarın güneşi engelleyen tuğlalarını sökmeye başlayacak bu takım. her sökülen tuğla feryat edecek "bu duvar bu ülkenin duvarı, bizi sökersen türkiye gerçekleri görür, yapma, bu insanlar böyle mutlu, birbirini yemekten, zihinlerini hiçbir şey için kullanmamaktan mutlu" diye. geleceği görme gibi bir yetim yok henüz, ama zannediyorum ki bu feryadı kaale almayacak bu kulüp. o tuğlaları bir bir parçalayacak. parçaladıkça önce bazılarının gözleri kamaşacak gelen ışıktan. hoşnutsuz olacaklar, istemeyecekler ışığı, karanlık köşelerine kaçacaklar. duvar yıkılmaya devam ettikçe onların izbe, örümcek ağlarıyla dolu inlerine de girecek ışık, kaçamayacaklar. siz de kaçamayacaksınız, bu yazıyı okurken kendi korkularının sıcaklığı içinde uyuyanlar da kaçamayacak.

    yine de değişmeyenler olacak gerçi. güneş gözlüğünü takıp, bu duvarın yıkılmasında büyük pay sahibi olduğunu söyleyenler türeyecek. "ben"ciler asla kaybolmayacak. hiçbir toplumda da kaybolmamıştır şimdiye kadar. kendi çıkarı için her türlü pisliğe bulaşabilecek insanlar her türlü başarıda en öne atılacak, "benim" başarım diye. hikaye anlatmaktan bir süre vazgeçebilirsem şöyle söylemek gerek, bu duvarı belki adnan polat yönetimi yıkacak. ama onlardan sonra gelecek yönetim düzgün insanlardan oluşmaz ise bu başarıyı onlar sahiplenecek. bunu anlatmaya çalışıyorum. ışık her gözle görülebilen şeyi saracak belki, ama bazılarının içlerine ulaşamayacak. her insan kendi içindeki duvarı yıkamazsa, onlara yansıyacak ışık sadece gözlerini acıtacak. mesela arda turan şu anda gözüne gelen ışıktan rahatsız durumda, kendi karanlığına sarılıyor. kendi ışığı, yeteneği içindeki duvarın bir kısmını yıkmış durumda, ama arda kendi içindeki karanlığa gözlerini dikip baktığı sürece kendisi bir ışık kaynağı olamayacak. doğuştan gelen bir hediye olarak içinde o ışık var, farkında olmadan da çok parladı ilk yıllarında, ancak şu anda gözleri kamaştırması kendi elinde. zira son dönemde yaydığı ışığın üzerine siyah bir filtre geçirmiş durumda. tıpkı hakan balta gibi, tıpkı galatasaray'da oynama şansını sorumsuz davranma fırsatı olarak gören bütün oyuncular gibi. ama başka türlü olması da mümkün değil, bunu istemek bir ütopyayı istemek olur. iyi-kötü çatışması her an, her ülkede, her grupta, dünyanın her köşesinde yaşanıyor, bundan sonra da yaşanmaya devam edecek. alışılmadık bir şey değil. ancak bu ülkede iyi-kötü çarpışması eşit olarak değil, daha çok kötünün iyiyi sindirmesi, ezmesi, öldürmesi şeklinde yaşanıyor, bu yüzden biraz da bu yazı. ama iyi-kötü ayrımı iyi yapılmalı, burada adnan polat yönetimi, rijkaard, neeskens iyi, arda, ayhan, hakan, mehmet kötü demiyorum. frank rijkaard, johan neeskens gibileri, iyi niyetli, iyi şeyler yapmaya çalışan, iyi şeyler için yaşayan insanlar. arda turan, hakan balta, mehmet topal gibileri ise kötü demesek bile nahoş şeylerle yaşayan, bunların içine sürüklenen, hayatlarını yaptıkları işe hiç yansıtmamaları gerekmesine rağmen %100 yansıtan, kendilerini etkileyen en ufak olayda takımı da kötü etkileyen, gelişmek yerine kendi krallıklarında rahat rahat oturmayı tercih eden insanlar. bu yüzden bir çatışma yaşanıyor. çünkü iki grup da tek bir amaç için savaşıyor, ama aslında birbirleriyle savaşıyor.

    bu yazıda devamlı yaptığım gibi yine başa dönüyoruz, çünkü bu ülkenin insanları bir kısır döngü içinde. arda, mehmet topal, hakan balta ve ayhan'ın; mehmet, serdar, samet ve ragıp'ın kendilerini geliştirmemesinin sebebi sadece onlar değil. ve bu iyi-kötü çatışması da çok normal. işte galatasaray yönetimi'nin yıkacağı duvarın bir tuğlası da bu olacak umarım. galatasaray'a transfer olan, veya altyapıdan a takıma çıkan oyuncuların ilk 11'de kalmasının, takımda kalmasının bu kadar kolay olmamasını sağlamaları lazım önce. gelen oyuncu kötü performans gösterirse hemen kovulmalı demiyorum burada, takıma geldiği günden çok daha kötü durumda olan, gerileyen oyuncuların bunu yaşamamaları için bir endişe duyması gerekiyor. herhangi bir takımda herhangi bir oyuncu sorumsuzluk yoluna girmeden önce düşünmüyor bu ülkede. niye düşünsün ki? neredeyse bir hak bu onlar için. çünkü herkes onları eleştiriyor, ama eleştirmesi gerekenler susuyor. herkes onları takımdan kesiyor kendi aklında, ama gerçekte kesmesi gerekenler kesmiyor. ancak bu takımda ayhan akman hala iki maç üst üste ilk 11 oynayabiliyorsa bu frank rijkaard'ın veya johan neeskens'in hatası değildir. önce teknik kadroyu rotasyon yapmak istediğinde ayhan'a mahkum eden yönetimin, sonra da kendisini geliştirmeyen, şu yaşına rağmen iki sezon önceki kadar bile aklı başında ve akıllı oynayamayan, yaşlandıkça geriye giden ayhan akman'ın hatasıdır. ne yazık ki bazı oyuncular için geçen yıllar sıfır rakamı ile aynı değeri ifade ediyor. tecrübe denen şey, aynı olayı bin kez yaşamak değildir, bir olayı ikinciye yaşadığında ilkinde yaptığın hataları yapmama olgunluğudur. türkiye'de ise tecrübeli oyuncu demek, 20 yaşından beri aynı şekinde oynamış, aynı hataları yapmış, aynı tercihleri yapmış, kendisini geliştirememiş oyuncu demektir genelde. ve hala değişmiyor bu oyuncular. jose mourinho, guus hiddink, arsene wenger, carlos queiroz, johan cruyff aynı anda türk futbolu'nun başına geçse, yine değişmeyecekler. çünkü bu adamları carlos queiroz yetiştirmiyor, gelişim süreçlerini sir alex ferguson gözlemlemiyor, hatalarını johan cruyff söylemiyor, nasıl gelişebileceklerini jose mourinho anlatmıyor. ama arjantin'de, ingiltere'de, fransa'da, almanya'da, ispanya'da yetişen oyuncuların tamamına da bu isimler bakmıyor. e peki nasıl oluyor da oluyor?

    şöyle oluyor, futbolda ekol olmuş, "büyük" olmuş ülkeler oyuncuların iyi ve doğru yetiştirilmesine önem veriyor. dolayısıyla onları yetiştirenlere de önem veriyor. dolayısıyla futbolcu yetiştirecek olanları yetiştirenlere de önem veriyor. bu insanlara destek veriliyor, sürekli baskı altında kalmamaları sağlanıyor. ve en önemlisi, eğitimleri son derece profesyonel ve yararlı bir şekilde veriliyor, tıpkı türkiye'de yapılmadığı gibi. örnek veriyorum, bize göre sergio ramos sevilla altyapısından yetişiyor, real madrid çok beğeniyor alıyor, sonra ramos dünya yıldızı oluyor. fasulye çünkü bu adam, suyunu veriyorsun yıldız oluyor. olay öyle değil, sergio ramos'u sevilla altyapısında eğiten adama bir futbolcunun nasıl eğitileceği öğretiliyor. hangi özellikteki oyuncunun hangi pozisyonda en iyi performansı verebileceği öğretiliyor. bir futbolcunun öne çıkan yeteneklerinin nasıl geliştirilebileceği öğretiliyor. oyuncuyu çok yönlülüğe alıştırabilme öğretiliyor. futbolcu psikolojisi öğretiliyor. oyuncu karakterine göre eğitim tarzı farklılığı öğretiliyor. futbolcunun gelişirken yaşayacağı değişimlerin kontrol altında tutulma yöntemleri öğretiliyor. ve evet, bunlar cidden öğretiliyor. öğrenenler de "peki bu bilgi gerçek hayatta ne işimize yarayacak?" demiyor.

    sonra iş sergio ramos'a kalıyor, jesus navas'a kalıyor, diego capel'e kalıyor. böyle bir desteği alan oyuncuların kafası da çalışıyorsa, ki eğitim şartları nedeniyle çoğunun kafası çalışıyor, var olan yeteneklerini geliştiriyorlar, ilerliyorlar. oyuncu gelişmemekte direnirse yapılacak bir şey yok. ama dediğim gibi gelişmemekte inat etmesi için ancak bizimki gibi eğitim sistemlerinde, bizimki gibi şartlarda büyümesi gerekiyor. gerçekten aklı olan oyuncular kişiliğini de geliştiriyor, çünkü bunu da öğreniyorlar. işte bu basit durum yüzünden, bu ülkelerde dünya çapında bir oyuncu olmak kolay. çok zor, ama kolay. burada ise ancak işlenmemiş elmaslar görebiliyoruz. nasıl olsa işlenemedikleri için eloğlu da almıyor bunları. nihat ve tugay hariç zaten avrupa'da gerçekten oynayan bir türk futbolcusu yoktu. tayfun sıradan bir oyuncuydu, necati gitti ve aynen şutlandı, arif neredeyse gidemeden döndü, hakan şükür avrupa'nın klasik gezgin forvetlerinden olarak takıldı bir süre, emre belözoğlu ve okan buruk inter'e giderek yeteneklerinin %90'ını çöpe attı. daha vardır da hatırlayamıyorum. peki muzzy izzet, yıldıray, hamit, halil, nuri... bunları ise biz yetiştirmedik. hani hamit on numara topçu ya, sadece bizim elimize düşmediği için on numara topçu. uzaklarda tugay kalabildi sadece, o da türk gibi davranmadığı için kalabildi. istese 45 yaşına kadar oynardı, o kadar seviliyordu. onlardan biri olabildiği zaman işlenmiş bir elmas oldu, saygı gördü. ama nihat bile son dönemlerinde küçük bir kayışı koparma durumu yaşadı, sonunda baktı olmayacak koşarak baba ocağına döndü. oluyor mu, görüyorsunuz işte olmuyor. burada meyve verme ihtimali olan ağaçlar önce zehirleniyor, sonra ağaçlar meyve vermek istemiyor, çürümeyi tercih ediyor. bir çınar olmak yerine kendi bahçelerindeki çürümüş tek ağaç olmayı tercih ediyorlar.

    buradaki oyuncu profili böyle, buradaki insan profili de böyle. bu ülkenin en önemli illerinden birini yöneten bir adam, alt-üst geçit yapmayı hizmet zannediyor. halkını yerlerde süründürüyor, üzerlerinden kazanıyor, yolsuzluklarını artık saklamıyor bile. ve gülüyor, ve tekrar seçiliyor. kendi kendimize çalıp oynuyoruz aslında. işimize geliyor. rahatımız yerinde. mutluyuz. dışarıdaki bize karışmasın, biz iyiyiz böyle. düzeltilmeye ihtiyacımız yok, çünkü bir yanlışımız yok. mükemmeliz, eleştiriye açık değiliz, çünkü yine bir yanlışımız yok. biz biliyoruz, bizden başkası bilmiyor. biz akıllıyız, biz cin fikirliyiz. biz aslında istesek yaparız da, ne gerek var yani. zekiyiz ama çalışmıyoruz. ama gururluyuz, çünkü çalışmadan da yapabiliyoruz. bakın çalışmadığımız için ülkemiz hiçbir yere bağlı değil, dışarıdan kimse tarafından yönetilmiyor. çok üretiyoruz, kendimize yetiyoruz. dışarıya bile satıyoruz değil mi yani. edebiyat konusunda ilerideyiz, nobelimiz bile var. fizikte, kimyada dünyada başı çekiyoruz. diğer ülkeler ar-ge'ye devlet bütçelerinin %10'unu, %20'sini aktarırken, biz %0,76'lara çıkarmakla övünüyoruz. niye harcayacakmışız yahu o kadar parayı, dış borçları öderiz o parayla. hatta dış borçları bile ödemeye gerek yok, o para bazılarının cebine de girse olur. neden olmasın, karşı çıkan mı var ki?...
  • dibine kadar siyasetin karıştığı,

    federasyon başkanının siyaset tarafından atandığı,

    şikenin örtbas edildiği,

    cahil, para peşinde, kendini geliştirmeyen, güç zehirlenmesi yaşayan maganda futbolculardan oluşan,

    hakemleri eyyamcı, yeteneksiz olan,

    gazetecileri taraf olan, işine gelen konuları işine geldiği gibi yorumlayan, yazan, çoğu zaman mamalanan, siparişle haber yapan,

    sayısız menajerin, çakal yöneticilerin sürüyle komisyon döndürdüğü,

    taraftarı olmayan belediye takımlarının milletin parasıyla takım kurup transfer yaptığı,

    tahkim kurulu, etik kurulu vb. gibi federasyonun bütün kurumlarının verdiği cezalar, saha kapatma, futbolcu cezası olsun, istisnasız hepsinde adaletsiz karar verdiği,

    passolig denen, hiç bir işe yaramayan, ama birilerini zengin eden saçma sapan bir uygulamanın olduğu,

    ülkenin futboludur. kısaca dünyanın en fazla siyasete bulaşmış, en kötü ligi.
  • başında, tarihimizde en çok yerli oyuncu ihracatı yaptığımız dönemde, yabancı sınırı getirmek isteyen bir güruh bulunuyor. tek yaptıkları, fatih terim’ i nasıl saha içinden muaf ederiz, nasıl fenerbahçe’ nin önünü açarız, nasıl galatasaray’ ın yükselişini önlerizden başka bir şey değil.

    türk futbolunda üç büyükler dediğimiz takımların birisi gidip değeri 10 milyon euro belki edecek takımdan 4 gol yiyor. kim abi slavan bratislava ? ondan sonra neymiş galatasaray son bilmem kaç maçta 2 galibiyet almışmış. ya abi sizin işiniz galatasaray’ ın kaç galibiyet aldığını tartışmak değil ki. bırakın da onu biz eleştirelim galatasaraylılar olarak. siz kendi takımınızı nasıl öne taşırız diye düşünmek yerine, galatasaray’ ı nasıl yıpratırız diye uğraşıyorsunuz. ondan sonra aylardan oluyor mayıs, hüngür hüngür ağlıyorsunuz.

    ya yazık günah arkadaş. siz zannediyor musunuz ki yalnızca sosyal medyada var bu taraftarlar ? maaşının yarısını, tamamen temiz duygularla tribüne gidip takımını desteklemek ve mağazasından ürün alıp katkıda bulunmak için harcayan binlerce taraftar var, hem bizde hem diğer takım taraftarları içinde. ve emin olun çoğunluktalar.

    hadi yaptığınız işten utanmıyorsunuz, küçücük çocukların hayallerini yıkmaktan, nice gencin cebindeki son parasını verip yinede takımına destek olmasından da mı utanmıyorsunuz ? siz ne iş yapıyorsunuz beyler ? amacınız ne sizin ? gece yastığa kafanızı koyduğunuzda hiç mi kötü hissetmiyorsunuz ? insanlığınız hiç mi kalmadı küçücük dahi olsa ?

    hepiniz nasıl ihale kaparım, nasıl reklamımı yaparım diye diye öleceksiniz. ya kim ne götürmüş bu dünyadan da siz bu halkın tek eğlencesi olan futbolu elinden almaya cüret ediyorsunuz ya. ulan yuh size ya yuh. yakında şampiyonlar ligine 1. ön eleme turundan başlayacak duruma geliriz. cümleten rahatlarsınız.
  • 3 milyonluk türk nüfusundan dünya kadar elit futbolcu çıkaran (bkz: mehmet scholl), (bkz: mesut özil), (bkz: ilkay gündoğan), (bkz: hakan çalhanoğlu) vb... almanların eline bir uzaktan kumanda ver.
    80 milyonluk türk nüfusunu onlar 3000 km öteden yönetsin.
    15 sene içinde türkiye ligi en iyi üç lig arasına girer
    türkiye milli takımı da en az bir dünya veya avrupa kupası kazanır!
    yönetemiyorlar, işte hepsi bu!
  • başında yıldırım demirören var. beşiktaş'ın ağzına sıçtı. yetmedi, gel accık da ülke futbolunu ufala dediler. özerk federasyon başkanı. özerk ama siyasi atamayla. ve dua ediyor evet diyen türkiye'ye...

    futbol direktörü sinyor terim. bütün futbolu o yönetiyor. direktörlüğü boyunca en iyi yönettiği şey, 2 saatlik maç sonu basın toplantıları. gri alan bırakmıyor açıklamalarında. her yeri siyaha boyuyor. her şey çok net söylemiyle basın toplantılarının yıldızı konumunda. futbolun direktörü ama, üç beş adamı direkte edemiyor. torunları var. onlara vakit ayırmak istiyor. kahrolası basın mensupları buna izin vermiyor. bir de sosyal medyada sürekli ailesine küfür ediliyor. mağdur. federasyon başkanına tutkun, doyasıya tutkuları var. ama yaşayamıyor. ağız tadıyla...

    birkaç gün öncesine kadar milli takım kaptanı arda şamil sam turan. bayrampaşa kabilesinin son halkası. atara atar yapan bir türk genci, instagram ve bilimum telefon aplikasyonlarının kurdu. futbol oynamak şöyle dursun, ülke gündemi ve siyasi konularda yorum yapmayı sever. çok yakın arkadaşları var. iyi bir adam. adam gibi adam. yakın arkadaşlarını zor zaptediyor. milli maç öncesi konuşmayı sevmez. milli maçlarda duygulanır, yürekten destekler. takım arkadaşlarını da milli takımı bırakmama konusunda ikna edebilme kabiliyeti yüksek.

    rıdvan dilmen'i var bir de. hocalık kariyeri nedir bilinmez. ama her yerde rıdvan hocam diye seslenilir. düstur budur. bilir kişi raporu verir. imzalar. tasdikler. kraldan çok kralcıdır. bazen kraldır. siyaset yapana atar yapabilir. milli takım kaptanını siyasete çekmekte beis görmez. çelişkilerini hem nalına hem mıhına vurarak giderir. futbolculuk kariyeri kısadır. özdür. gelmiş geçmiş en iyi futbolcular arasında gösterilir. toplasan 30 milli maçı yoktur. belki de vardır. fenerbahçe kariyeri de öyledir. fakat büyük futbolcu, harika hoca, referans adamdır. kılavuzu karga olanın burnunun neyden çıkmayacağını bilemediğimizden peşinde sürüklenir, gideriz...

    daha neleri var neleri. acunları, acurları, muhteşem gazetecileri, harika gazeteleri, emreleri falanları filanları... öyle renklidir. öylesine cafcaflı. gel gelelim kimse de demez ki, aga bu nedir?
  • sadece futbol olarak değil genel anlamda dünya ile bağlantımız koptuğu için dünya' nın nereye gittiğini fark edemeyen kişiler tarafından yönetilmemiz sebebiyle bugünümüzü yaşamamız oldukça normal gibi duruyor.

    majör lig dediğimiz liglerin çoğunda artık genç, kuvvetli ve tempolu futbolcular oynuyor. takımların yaş ortalaması oldukça genç, başarıya aç ve iyi eğitim almış futbolcular oynuyor. bizim ülkemizde ise neredeyse tüm takımların yaş ortalaması 30' a yakın hatta 30' u geçen de pek çok takım mevcut. dünya futbolu gencleşmeye ugraşırken, biz yaşlanmaya uğraşıyoruz. bu kadro yapıları ile schalke, genk veya anderlecht fark etmez, tempo olarak seni ezerler.

    galatasaray olarak rakiplerimizin yaptığı hataya düşmemek istiyorsak. ozan, yunus, atalay gibi gençleri takıma kazandırmalı ve fatih terim önderliğinde gencleşmeye, dünya futboluna uyum sağlamaya zorunluyuz.
  • son yıllarda iyice dibe vurmuştur.
    bakın 2 gecede temsilcilerimizin yaptığı maçlar içinde 1 tane bile galibiyet yok.

    (bkz: 24 ekim 2018 galatasaray schalke 04 maçı)
    (bkz: 25 ekim 2018 anderlecht fenerbahçe maçı)
    (bkz: 25 ekim 2018 sevilla akhisarspor maçı)
    (bkz: 25 ekim 2018 beşiktaş genk maçı)

    kadro kaliteleri tartışılır mutlaka ama şu içinde bulunduğumuz durumun sebebini buna bağlamak fazla iyimserlik olur.

    bence bizim sorunumuz futbol mantalitesinin oluşmaması.
    hiçbir takımımız herhangi bir sistem dahilinde futbol oynamıyor, atılan goller hep karambole hep bireysel kabiliyete bağlı, kaos futbolu.

    dün* schalke takımını hepimiz gördük, 90 dakika boyunca oyun planına hep sadık kaldılar, en azından izlerken adamların ne yapmaya çalıştığını idrak edebiliyoruz, bu takımın oyun felsefesi şu diyebiliyoruz, peki ya bizde durum ne?

    allah aşkına bana bir kişi desin ki galatasaray futbol takımı'nın hücumda planı şudur, defansta rutin olarak yaptığı budur diye.
    var mı söyleyebilen?

    ben kazandığımız 18 eylül 2018 galatasaray lokomotiv moskova maçı'nda bile rus ekibini daha derli toplu gördüm, buna rağmen dünkü basın toplantısında fatih terim o maçta mükemmel oynadığımızı söylüyor.

    hayır efendim, hiçte mükemmel değildik, rodrigues'in şansa attığı gol ve ikinci yarıda çözülen bir düğüm.
    iddia ediyorum, lokomotif moskova ile 10 maç yapsak 1-2 tanesini ancak kazanabiliriz, totalde kaybederiz.

    tesisleşme olarak bir çok ülkeden daha iyiyiz ama iş pratiğe dökülünce sonuç ortada.

    şu ülkede bizi futbol dışında mutlu eden kaç şey var yahu!
    yemin ederim ki kahroluyorum galatasaray kaybettiğinde, eminim ki çoğunuz benim gibisiniz, yani iş hayatımdaki verim bile düşüyor, öyle böyle değil arkadaşlar.

    eleştirmek kolay da reçete nedir peki?
    bunu da spor adamları çözsün artık, bir an önce birileri bir şeyler yapsın gerçekten biz taraftar olarak üzülmekten bıktık.
  • mide bulandırmaktadır. tff'si ayrı iğrenç rakipleri ayrı iğrenç hakemleri ayrı iğrenç. taraftarlar da haklılığını kanıtlamaktan ziyade üste çıkmak için hashtag kasıyor, yalan yanlış şeylerin gerçekliğini savunuyor. vallahi bıktım bu ortamdan. bir maçın ardından maçın içindeki performansları, taktikleri değil, hakemleri, eyyamları, çirkinlikleri konuşuyoruz. geri kalan günlerde yabancı kuralı, fenerbahçe'nin 29 şampiyonluk yalanı ve tff'nin saçma sapan açıklamaları.

    bıktım usandım. ne sosyal medyaya ne de spor haberlerine bakasım gelmiyor artık. galatasaray sözlük var da biraz olsun nefes alabiliyoruz şu pislik ortamda. futboldan soğuturlar insanı yoksa.
  • türkiyedeki her kurum gibi, yöneten kişilerin amacı dünya standartlarını inceleyip başarıya ulaşmak değil de makam mevki sahibi olmak olduğu için bulunduğu yeri bile hak etmeyen ülke futbolu.

    ben gerçekten 10. 11. sıralarda olmamızı başarı olarak görüyorum. yatıp kalkıp bunca kaos'un içinde ite kaka ilerleyen 3 büyüklere dua etsinler. bakın avusturya, çek cumhuriyeti, danimarka, hırvatistan, sırbistan, norveç, isveç, isviçre gibi ülkerin tek önünde olduğumuz konu futbol. kalan her şeyde onlara göre emekleme seviyesindeyiz. bunlardan ülke puanı olarak önde olmamızın yegane sebebi 3 büyük dediğimiz istanbul takımları. bizi bir rahat bıraksa şu yöneticiler, sürekli bizi kavganın kaosun içine atmaya çalışmak yerine bu takımları nasıl daha başarılı hale getiririz diye biraz düşünseler çok rahat ukrayna ve belçika'yı da geçeriz.
  • 2018 itibariyle dibi görmüştür.

    milli takımın maçı var fakat yayınlamak isteyen kanal yok, hevesle izlemek isteyen insan yok.

    avrupa fatihinin şampiyonlar ligi maçı var, ihaleye katılan yayıncı kuruluş yok.

    maddi imkansızlıklardan ötürü galatasaray ve beşiktaş ellerindeki tek forveti yok fiyatına satmak zorunda kalıyor.

    5-6 yıl önce sneijder, drogba gibi tüm dünyada yankı uyandıracak isimlerin getirildiği paralara; belhanda, feghouli gibi kasımpaşaspor kadrosunda bile sırıtacak kalitesiz oyuncular zor ikna ediliyor.

    hiçbir takım şu kadar gelirimiz var diye sevinmiyor da her biri borcum diğerinden daha az diye seviniyor.

    yetkili şahıslar ise bilgisayar oyunu oynar gibi yabancı sınırlaması ''on'' ''off'' tuşlarına değişmeli olarak basarak bir şeylerin değişeceğine inanıyor.

    dibe vurduğunda gidilebilecek tek yön yukarısıdır diye bir söz var. bütün bu olumsuzluklara rağmen 2000 jenerasyonumuzla birlikte yukarı tırmanmayı umut ediyorum.
  • türk futbolunun ne olacağı hakkında çok uzun uzadıya şeyler yazılabilir. lakin işin o tarafına hiç girmeyeceğim. galatasaray ne olur diye soracak olursanız. önümüzdeki 10 yıla yine biz damga vuracağız. ve bunu 2000 yılındaki gibi çoğunluğu türk olan futbolcularımız ile yapacağız. en fazla 3 yıl içinde ne demek istediğimi gayet net göreceğiz. galatasaray ile ilgili gelecek kaygısı taşımayalım. sahip çıkalım yeter.
  • iğrençlik seviyesi her geçen gün artmaya devam eden lağım çukuru.

    şampiyon olsak ne olacak merak ediyorum gerçekten. ne değişecek? 22 kere olduk da ne değişti? hiçbir şey.

    siyasi iktidarla ilgili diyoruz evet öyle de ama memleketin kurucu değerlerine bağlı olduğu zannedilen aileden çıkma bir tipin yaptıklarına bakınca ümidi falan kalmıyor insanın gerçekten.

    insanın ruhunu emiyorlar, futbol sevgisini öldürüyorlar. ne uğruna?

    29 değil 59 şampiyonluğunuz olsun bitecekse içinizdeki bu kin bu nefret. her sezon siz şampiyon olun.

    ama bırakın şu futboldan biraz keyif alalım.
  • bugün beşiktaş'ı da, başakşehir'i de, trabzonspor'u da destekledim. fenerbahçe'yi günahım kadar sevmem ama bugün avrupa'da olsa ve galip gelse üzülmem. arkadaşlar farkında mıyız bilmiyorum ama çok kötü durumdayız ülke futbolu olarak. 4 takımımız avrupa'da maça çıktı 1 beraberlik 3 mağlubiyet gibi bir sonuçla karşı karşıyayız. kendi iç kavgamızda boğulmaya devam edelim biz. o arada da belçika, ukrayna ve hollanda takımları avrupa'da puanlar alıp bizimle ülke puanı farkını açsınlar. artık dev aynasında görmememiz gerekiyor kendimizi. galatasaray dün brugge karşısında 1 puan almakla iyi iş yapmıştır. iddaa oranlarına, avrupa'daki maç görüşlerine baktığımızda zaten favorinin brugge olduğu belliydi. ama biz türk insanı olarak kendimizi maalesef fazla büyütüyoruz. ama futboldan sorumlu kişilerin bu başarısızlıklara sebep olarak sadece yabancı serbestliğini (aslında yabancı sınırı var mevcut düzende) görüyor olmaları cidden çok komik. yarın başlarlar yine salak saçma sınır muhabbetlerine.
  • https://twitter.com/...469858234961920?s=08

    bu olayın kurgu olmadığını düşünüyorum. bu kafalar türkiye’de çok ve bunlar oldukça türk futbolu bir milim yol alamaz. genç futbolcuların kişiliğini yok edip ezik, kendine güveni sıfır hale getirirseniz onlar da korkudan elleri ayaklarına dolanır. isterseniz bakın futbolculara, dar alanda saçma hareket yapan bir futbolcu görürseniz bakmadan türk futbolcusu olduğunu anlayabilirsiniz.

    sadece fiziksel şiddet uygulanmaz türkiye’de, psikolojik şiddet de oldukça yaygındır. üstelik bu durum her alanda geçerlidir. okulda öğretmen, evde babalar, anneler, abiler, mahallede bıçkınlar, trafikte magandalar altyapıda hocalar birbirlerine ve özellikle çocuklara hep uygularlar bu iki şiddet türünü.

    ülkemiz cinnet halini yaşadığı için, kimse söz dinlemiyor. kim-kime, dum-duma diye bir deyim vardır tamı tamına o durumdayız.

    allah yardımcımız olsun.
  • kul hüvallahü ehad allah'üs-samed lem yelid ve lem yûled ve lem yekûn lehu küfüven ehad.
    kul hüvallahü ehad allah'üs-samed lem yelid ve lem yûled ve lem yekûn lehu küfüven ehad.
    kul hüvallahü ehad allah'üs-samed lem yelid ve lem yûled ve lem yekûn lehu küfüven ehad.

    elhamdü lillâhi rabbil’âlemîn. errahmânirrahîm. mâliki yevmiddîn. iyyâke na’büdü ve iyyâke neste’în. ihdinas-sırâtal müstekîm. sırâtallezîne en’amte aleyhim gayrilmagdûbi aleyhim ve leddâllîn.

    allah rahmet eylesin...
  • öyle bir rüyadayız ki hala şampiyon olacak mıyız olamayacak mıyız diye tırnaklarımızı kemiriyoruz.

    galatasaraylı bölünmüş inançlılar-inançsızlar diye.
    fenerbahçeliler azizciler-genç fenerbahçeliler.
    trabzonsporlular şuursuzlaşmış.
    beşiktaş'ın ne yaptığını neye hizmet ettiğini anlamak imkansız.
    küçük takımları ayrıştırdık, siz artık bizle değilsiniz, ne bok yerseniz yiyebilirsiniz diye.

    futbolun güzel oyun olduğunu çoktan unuttuk. bizler de uyuduk boş ranzalarda. balık istifi gibiyiz. alt alta üst üsteyiz.

    ülke siyaseti allaha emanet, ırkçılık kelimesini en az kullanan ve bunu hasıraltı eden bir ülkeyken en çok konuşan biz olduk. herkesin nutku tutulmuş.

    illüzyon gösterilerinde kesin ip var diyenler bizken hiçbir şeye inanmıyorken şu an hipnoz edilip bu gösterinin bir parçası olduk.

    şenol hoca güneydoğu olayları derken kimisi ne demek istedi bu deli dedi. günahım kadar sevmediğim adamlara acıdım bugün.

    70lerdeki olayları, kardeşin kardeşi öldürdüğü olayları görenler bile tedirgin. hoşgörüsüzlük bizde her zaman vardı. her zaman dedikodu yaptık, hep bizden olmayanları hor gördük. porno sinemaları açıp tecavüzü ayıplarmış gibi yaptık, kadınlarımızı dövdük herkesi orospu diye yaftaladık. düzensizlik, çirkinlik hep vardı bizde. biz kendi kendimizi kandırdık yıllardır. yokmuş gibi davrandık. hep kafamızı boşluğa çevirdik, görmezden geldik.

    ve hala, ısrarla aynısını yapıyoruz. yıllardır ülke gerçeği olarak dillendirilen şikeyi yeniden görmezden geldik. elimize fırsat geçmişken, deliller varken yine başımızı boşluğa çevirdik. süper final dediler, play off dediler allah belanızı versin dedik. ses çıkarmadık sadece söylendik.

    ben isterdim ki galatasaray yönetimi bu ilk play off çıktı denildiğinde itiraz etsin hatta tehdit etsin. biz bu oyunda yokuz desin. izin vermeyeceğiz desin. ama sadece söylendik. söyleyeceklerimizi işin sonuna sakladık elimizde güç varken. neyi bekledik? mağdur olmayı mı? üzülerek söylüyorum. evet. sanırım mağdur olmayı bekledik. yazıklar olsun.

    hepimizin ilk oyuncağı futbol topuyken, bu bizim oyunumuzken, oyuncağımızı elimizden almalarına müsaade ettik. galatasaraylı olarak ve bu oyuna aşık biri olarak söylüyorum bunları. hala bize verilecek en güzel hediye bir galatasaray bardağıyken veya forması, tshirtü her neyse, herhangi bir galatasaray ablemli bir şeyken, ben hala galatasaray formamla yatağın içinde debeleniyorken, küçükken çikolata karşılığında arkadaşlarımı galatasaraylı yapmaya çalışan ben şu an nefret ediyorum ülkemdeki futboldan, ülkemdeki çoğu ikiyüzlülükten nefret ettiğim gibi.

    geçenlerde bir spor programında erman toroğlu cacık yaptı canlı yayında. düşünüyorum da şu zaman zarfı içinde yapılan en güzel yorumdu futbolumuz için. bize afiyet olsun. çok güzel yedik. eğlendik değil mi?

    şampiyonluk için kaldı şunun şurasında bir hafta. kazanırız, kaybederiz belli olmaz.
    büyük konuşmak için de tedirgin olmak için de sebep yok.

    ben bu bir haftalık süreyi futboldan uzak geçirmeye çalışacağım. hiç izlemediğim filmlere, okumadığım kitaplara zaman ayıracağım. televizyona, internete bakmayacağım, sevdiklerimin tadını çıkaracağım belki cesaret edip kedi beslemeye bile başlarım ama tek bir kelime dahi futbol demeyeceğim.

    siz de kendinizi biraz olsun seviyorsanız içinizde tutun çığlığınızı, heyecanınızı. futbolun içine sıçtık zaten. hepimiz oyuncağı, kuklası olduk bu düzenin. bari bi haftalığına soyutlayalım bu yalan dünyadan kendimizi.

    umut ederim ilerde bu canım sözlük burada kalır, ben de eskiye özlem duyar bakarım burada neler yazmışız diye ve belki de bu entryi görüp derin bir oh çekerim allahım rüyaydı diye.
  • ilacı kesinlikle 4-4-2'dir. millet olarak zati karakteristik özelliğimiz bu çabuk gaza gelmemiz, amiyane tabir ile; coşmamız. diğer bütün varyasyonlar ( (4-3-3) (4-2-3-1 ) vs vs ) soğuk kanlı oyun, ve rahatlık gerektiriyor, soğuk kanlı olmanın en az tolere edilebildiği sistem 4-4-2
    hayvanlar gibi önde basmayı, neredeyse orta saha'ya yakın defansı kurmayı, sol açıktan ayrılmayan bekleri, ceza-saha'sı ön yayında gezen mc'leri ile bize en çok uyan sistem bu. defans yapamıyoruz aga biz. her duran top tehlike, her yaslandığımız an gol görüyoruz kalemizde.

    bakıyorsun hayvanlar gibi oynadığımız maçlara; bahsettiğimiz gibi oynanmış. geriye yaslanıp rolantide istediğimiz gibi oynayıp bitirdiğimiz maç tarihimizde bulunmuyor, (en azından ben henüz şahit olamadım)

    lan mahalle maçında dahi sktr et kaleciyi, stoper bulamıyorsun herkes ilerde gol arıyor, bizim td'lerimiz geride rakibi karşılayıp kontrollü oyundan bahsediyor... siktir lan!
  • potansiyelinin çok gerisinde, hak ettiği yerin çok ilerisinde olan garip bir şey. avrupanın en kalabalık şehri istanbul. avrupanın en gelişmiş ve en kalabalık ülkelerinden biri. ama liyakatin sıfır olduğu bir ortam.

    potansiyeli avrupa kulüpler sıralamasında ilk 5-6, hak ettiği yer 15-20 olan ama bir şekilde kendisine ilk 10-12'de yer bulan; avrupada milli takımlar sırlamasında ilk 4-5 potansiyeli olup, hak ettiği yer ilk 35-40 olan ama bir şekilde kendisine ilk 20'de yer bulabilen bir kaos ortamı.