herkesin kendi taraftarlık şekli farklı olabilir ancak içinden bir kısmı acayip bir biçimde başımı ağrıtan topluluktur. kimse bana "artık kabuğumuzu kırmamız lazım. tek derdimiz bu" falan da demesin. o işler öyle sağda solda yangınlar çıkararak olmuyor.
ben de herkes gibi transfer dönemlerinin doğru yönetilmediğinin farkındayım. evet biliyorum, orta saha lazımdı; alınmadı. hatta hocanın profil değişimine ihtiyacı var diye de yazdım burada ama bu da yapılmadı. fakat, bunların yapılmaması benim galatasaray'a sırtımı dönmemi gerektirecek, "bunu, şunu yapmıyorsanız maç izlemem, stada gitmem, forma almam" dedirtecek şeyler değil. benim taraftarlık anlayışımda bunlar yok.
sakinliğinden sapmaması, protestosunu olması gerektiği zamanda dozunda yapması gereken galatasaray taraftarının bir bölümünün mayıslar hariç hemen hemen her dönem en çılgın mutsuzlukları yaşaması, sinir krizleri geçirmesi olacak şey değil. özellikle de şu son 4 yıllık periyotta. ayrıca, futbol takımında yerlerine birileri alınmıyor diye geçtiğimiz 4 sezonun en az 2 sezonunda istikrarlı bir şekilde oynayanlara yakışıksız lakaplar takmak, 4 sezondur takımın bel kemiği olmuş futbolculara demedik şeyler bırakmamak, onların katkısı neredeyse hiç yokmuş gibi davranmak ne futbol seyirciliği ne de taraftarlıktır; düpedüz bakar körlüktür, kıymet bilmemektir. bunlara karşı kurulan dil de eleştiri değil, aşağılamadır.
hoca ve teknik ekip tarafı ise apayrı bir konu. bu güruha göre hocanın taktik bilgisi olmamasının yanında, transfer dönemlerinde eldekilerin yerine adam aldırmadığı düşünülüp bir de oyuncu kayırmacılığı yaptığı sonucuna varılıyor. sonra, oradan çıkılıp transferde istediği oyuncular üzerinden futbolcudan anlamadığı kanaatine ulaşılıyor. yahu
bülent korkmaz, 97'de şampiyonlar ligi'nde dortmund'a da 2000'de uefa yarı finalinde leeds'e karşı da top ıskalıyordu. tamam, kızıyorduk. hatta bir ara yerine adam da bakılsın istedik. ancak, sonunda yine formayı o kapıyordu. hal böyle olunca, ne her maç önünde bülent'e "yine hata yapar mı" diye önyargıyla yaklaştık, ne de hoca için "takımdan papazları kesemiyor" diye teoriler uydurduk.
şimdi o dönemin başka olduğunu söyleyeceksiniz. doğru, o zaman bir adet
hıncal uluç, beş tane de muhabir vardı. bugün itibarıyla ise bunlardan onlarca, belki yüzlerce var. klavye başında ise binlercesi. maalesef, bu kadar çok olmalarının getirdiği sonuç ise aşırıcılık, yalancılık ve seviyesizlik oluyor. ne yazık ki bunlar da içinde bulunduğumuz dönemde kolay etkileşim kazanmanın yolları arasında yer alıyor.
futbolun diğer sporlara göre daha kolay seyredilebilir ve yorumlanabilir olmasının getirisiyle herkesin bir görüş bildirmesini normal karşılıyorum. dijital medyanın da sağladığı özgürlükle birlikte hemen herkes yorumcu, duyumcu, muhabir olabiliyor. algoritmaların önümüze getirdikleri sayesinde de hemen hepsine bir şekilde ulaşabiliyoruz. ancak oralardaki fikirlerin sağlamasını yapmak, haberlerin doğruluğunu teyit etmek; bunlara itibar edip, etmemek, etkileşim kazandırıp, kazandırmamak insanın kendi elinde.
öte taraftan, insanlara hak da vermek istiyorum; belki benim bir şeye kızdığım, üzüldüğüm ya da sinirlendiğim durumlarda hissettiklerimin 10-20 kat fazlasını yaşıyorlardır. belki de bu duygularını oralardaki aşırı yorumcuları dinleyerek, muhabirlere inanarak atmak istiyorlardır. ama bunun hiçbir faydası yok. bir canlı yayının chat'ine sinirden kendini kaybedercesine yazmak, nefret dolu superchatler atmak
*, bir videonun altına deli dolu bir yorum bırakmak, garip garip hesapların, kişilerin gönderilerini alıntılamak, galatasaray adına bir çözüm değil. bunların hepsi duygularınızın, görüşlerinizin ilerleyen süreçlerde o kişiler ve türevleri tarafından daha çok manipüle edilmesi sonucunu doğuruyor.
aslında bir yerde siz de biliyorsunuz ki görüşünüzün onlar için gram önemi yok. büyük bir çoğunluğunun derdi galatasaray değil; hatta içlerinden bazıları galatasaraylı bile değil. tek istedikleri twitter'dan, youtube'dan para kaldırmak. on cümleden fazlasını kuramayan; kuruyorsa da onları vasat altı dizi veya filmlerden alıntılayan; futbol görüşünü düzgün bir zemine oturtamayan, maç izlerken tweet atmaktan, reels kaydırmaktan izlediğini anlayamayan; yaptığı haberleri teyit etmeden paylaşan; sadece yüksek sesle konuştuğu için dinlenmesi gerektiğini düşünen insanlardan da medet umulmaması lazımken, hemen hemen hepsi taraftar nezdinde rağbet görüyor. bütün bunların sonucunda ne yazık ki futbol ortamının seviyesi düşüyor. doğru, gerçek veya olması gereken dolaşımdan çıkarken, spekülasyon ve manipülasyon zihinlere yerleşiyor. en basit haberlere, takımın sezon içindeki normal bir form düşüklüğüne veya futbolcu sakatlığına verilen tepkilerden de bunu anlayabiliyoruz.
keşke biraz dopamin reseptörlerinizi dizginleyip bunları azaltabilseniz. ancak bu konuda pek umudum yok. birileri kıt bilgisiyle köşeli köşeli konuşup üzerinizden para kazanmaya devam ettikçe, bu entry'nin başında bahsettiğim güruh da bu takıma yeri geldiğinde rezil muamelesi yapacak, hocasını yerecek, atletik performans ekibini yetersizlikle suçlayacak. tam bir kısır döngü. zaten an itibarıyla, geçtiğimiz yıllarda da olduğu gibi şu transfer döneminde yine cepheler kapıldı. ilk tökezleme bekleniyor.
neyse ki bunlardan kendini soyutlayabilmiş bir hoca takımın başında da işimize bakıyoruz. onun sayesinde de hep beraber 4 sezondur sevinebiliyoruz. biz de galatasaray taraftarı olarak keşke sevinç zamanında olduğu gibi destek zamanı da halatı hep beraber, bir bütün olarak tutabilsek; o zaman her şeyden daha da çok keyif alacağız.