• 176
    babam gibi bir baba olmak isterim be sözlük. hayatıma dair bir şeyler yapabilmek için son yıllarda annem, babam ve kardeşimden uzak kalıyorum. bir zaman sonra böyle olmak zorunda kalmayacağını umuyorum.

    kim bilir, belki bir gün bir şeyler daha düzenli, daha tatlı ve turuncuya çalan tok ve tatlı bir sarı kıvamında olur...

    he hayatımdan şikayetçi olduğun anlamına gelmesin. burada çok daha büyük sorunlarla uğraşanlar var hayatlarında. hepimizin hayatları arzuladığımız gibi olur umarım.
  • 177
    https://www.youtube.com/watch?v=Q9emDApwNCA

    imparator, derya tuna'dan ayrıldığı akşamı ibo show'da söylemiş. canlı performans olarak daha iyisini seyredemezsiniz. ne yerli ne yabancı. adam bütün kırgınlığını, sevgisini, hayal kırıklığını akıtarak söylemiş resmen. zaten normal şarkının güftesinden, söyleyişinden farklı söylüyor tamamen. tamamen random, tamamen imparatorca. almış, evirmiş, çevirmiş okumuş. bu şarkının sonrasında derya tuna'yı topuklarından sıktırması tabi başka bir olay. yani diyor ki, mutlu ol yeter ama topuklarına da sıkarım ):
  • 178
    herkesin bir hikayesi var...

    https://twitter.com/...851406718513153?s=21

    bugün, şımarık zenginlerin hepsinin hayatlarının kararmasını diliyorum. bu hayat; tüm yoksul çocukların, okurken ve mezun olduktan sonra çalışmak zorunda olan ve belki de iş bulamayan tüm yaşıtlarımın, alın teriyle yaşamını sürdürmeye çalışan tüm abi ve ablalarımın hayatı olsun.

    “türkiye sudan ucuz yea, dolarla para kazanıyoruz bebeğim...” diyenler yaşıyor ya bu hayatı... kahpe felek... cebinden parasını alsan hiçbir şeyi kalmayacak insanlara “hanımefendi”, “beyefendi” çekmek zorunda olmak bugün ilk kez 25 yaşındayken bu kadar koydu be.

    yoksul bir ailem yok. zengin de değiller. orta sınıf bir ailenin emekçi bir oğluyum. gerçi orta sınıf nedir artık o bile meçhul de, neyse...

    verilen hizmet ve ya emek karşılığında bizi “satın almış” gibi davranan herhangi bir zenginin ölmesinden gram rahatsızlık duymam. “saygı”... kimin işine gelirse...

    bir turizm çalışanı olarak bir insanı tamımanın en güzel yollarından birinin restorandaki garsonla olan iletişimini görmek olduğunu düşünüyorum. yanınızdaki kişi garsona kötü davranıyorsa bombok insandır, bombok. net.

    a’dan z’ye neyse bir şeyler yazdık artık. aileden, dostlardan, cimbom’dan hatta sözlükten bile uzağız şu sıralar. böyle olması gerekiyor da...

    hayat işte, mutluluk diye bir şey yok... hüzünlü hayatın mutlu “anları” var...
  • 180
    pederin arabaya* yolluk mp3 yapıyorum. kurbandan sonra memlekete üzüm kırmaya gidecek. abi pedere bıraksak arabesk içinde bırakacak ortalığı, ben türk halk müziği falan yüklüyorum. yemin ediyorum nevrim döndü sabahtan beri. kah oynuyorum, kah hüzünleniyorum. ne zor işmiş la bu? bakma ama yine 6 saatlik türkü attık. o* araya azer mazer bir şey koy diyor yine ama ben annemi düşünüyorum. azer yerine suavi attım amk. apışın kalın sandıklı'da.*

    https://www.youtube.com/watch?v=6s5tVW_ogLo
  • 183
    galatasaray'ımı şu aralar pek takip edemiyorum. olm belirli bir süre işsizlikten sonra modern köleliğe alışmak ne kadar zormuş amk. bana bir masa verdiler, bak yemin ediyorum play doh oyun hamuru gelecek diye bekledim, hatta yarın beslenmeme annem çikolatalı ekmek koysa bari falan dedim ama faturaları görünce ciddi olduklarını anladım. yemekte de patates ve bulgur çıktı :( beni işe alırken ölçülerimi almayı unutmuşlar.

    neyse, ne diyorduk hah işte çok şükür ilk haftayı devirdik ama ben üçlü koltukta spor kanalları arası zap yapmak büyük bir lüksmüş onu öğrendim. canlı maç izlemek nimetmiş lan!

    alışırım herhalde di mi lan? yarın akşam üzeri gidicem ondan buradayım ha yanlış olmasın.*
  • 184
    'dağılmış pazar yerlerine benziyor' hayatımız. memleket de, galatasarayım da.

    "gördün mü bak
    dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar
    ve dağılmış pazar yerlerine memleket
    gelmiyor içimden hüzünlenmek bile
    gelse de
    öyle sürekli değil
    bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün
    o kadar çabuk
    o kadar kısa
    işte o kadar."

    efkarımız kimliğimiz oldu dostlar. şerefe.
  • 186
    bulduğuma sevindiğim duvardır. çok değil bir sene öncesini düşündüğümde o kadar mutluyum ki, aslında çok da farklı bir şey yok. virüssüz, sırf nefes alarak çevreme bir tehdit oluşturmadığım, benim kimseyle bir derdimin olmadığı, kimsenin de benimle bir derdi olmadığı dönemdi. depresif bir kafayla son mutlu senemi de piç etmişim, oysaki mart başında mutluluğu yakalama kararı almıştım. neyse ne, bir süre daha içimde nefret ve korkuyla yaşamaya devam ederim sonrasında da mutluluğu yakalarım.
  • 188
    --- alıntı ---
    sana yüzme bilmeyen kuşlarını
    ellerinden yeryüzüne düşmekten yorgun düştüğüm düşlerimi
    sensiz hiçbirşeye yaramayan gülüşlerim bırakıyorum
    sana belki uğrarsın diye açılmış bir gönül kafesi
    bir yangının külünü yeniden yakacak hevesi
    başka birine sensiz yaşayamam demek için benden aldığın nefesi bırakıyorum
    sana affetmekten asla vazgeçemediğim suçlarımı
    seninle buluşmak için gidemediğim galatasaray maçlarını ve intiharımın ipuçlarını bırakıyorum
    ben sana ezberlediğim şiirin ardından kalan son iki cümle
    sana istikbalimden kadar uykusuz karanlık ve biçare bir gece
    isminden bile güzel gözlerine kurduğum iki hece
    yakışıklı prensin seni öpmesine kıyamadığım 6 cüce bırakıyorum
    ben sana düşen her yaprağa sela okuyan aşkların ve şarkının sözlerini
    belki ağlayasın gelirse diye hülya avşar'ın mavi gözlerini
    ben sana baharı bekleyen kumruların güzlerini bırakıyorum
    yani ben sana her şeyimi bırakıyorum

    --- alıntı ---
  • 192
    zaman enteresan bir şey. daha önce bu başlığa ilk yazdığımda arada rahatsızlık vereceğimi söylemiştim. bakıyorum da üzerinden 4,5 ay geçmiş. günler, haftalar, aylar derken ömür denilen kısıtlı şeyi tüketiyoruz.

    bugün buraya gelme sebebim geçmiş mayhoşluklarımdan kaynaklı değil. aslında ironik bir durum söz konusu, olan şey neyse, az önce bile olsa, geçmişte olmuş oldu. fakat kimi mayhoşluklar üzerinden ne kadar vakit geçse de etkisini uzunca bir süre koruyabiliyor. ali sami yen'de seyrettiğim ilk maçta yaşadıklarım gibi. 1994 senesinde, bir çocuğun babasıyla yaşadığı en kıymetli anılarından biri, beni bugün bile heyecanlandırabiliyor.

    oğlum, ki 6 aydır evden çalışıyor olmanın dışında birlikte yaşadığımız karantinanın da 17. günündeyiz, bugün bana virüs bitince denize gidelim dedi. ben de artık sonbaharın geldiğini, denize ancak bir sonraki yaz gidebileceğimizi anlatınca o zaman maça gidelim dedi. demek ki oğlum için birlikte denize ve maça gidişlerimiz bambaşka heyecanlar taşıyor. insan kabaca bu naiflikte bir varlık olsa gerek... birlikte yapmaktan heyecan duyduğu şeyleri tekrar ve tekrar yaşamak isteyecek. bugün bana da biri soracak olsa, babamla uefa kupası finalini tekrar izlemek isterim...

    isteyişlerin, özlemlerin bir sonu gelmeyecek!.. çocuklarımın doğumuna heyecanlanışım, olur da görebilirsek, yerini torun heyecanına bırakacak belki de... ya da hayal kırıklıkları yerlerine yenisini koyacağımız birikintilerimiz olacak. haginin topugu'nun yazdığı arrigo sacchi dizisinde olanlar gibi... daha da uzatmadan asıl kayda geçirmek istediğime gelmeliyim sanırım.

    buradaki kimi ağabeylerim, kardeşlerim kimi anılarımdan haberdarlar. bu anılardan birisi, bu gece tekrar hissettiğim bir heyecanı, aslında yıllar evvelki bir tecrübeme bağladığımı düşündürdü. yazmak istedim, ne mayhoşluk (!) ama...

    2007 senesinde 19. yaşın sonlarında bir üniversite öğrencisi olarak gittiğim londra'da başıma bir dizi felaketler zinciri geldi. felaket dediğime bakmayın. tüm paramı londra'ya gidişimin 5. günü çaldırmıştım. kalacak yerimiz, işimiz ve sonunda bir paramız da kalmamıştı. telefon açıp para da isteyemeyecek bir durumdu benimkisi. öğretmen olan babam için oldukça lüks bir işe kalkışmışken üstüne tekrar para isteme gibi bir ihtimal pek hoş olmazdı... ne etmeli, ne yapmalı derken gündelik işlerle koyulduk yola. el ilanı dağıtmak, hamallık (?) yapmak derken 7. haftanın sonunda garson olarak kendimi bir restauranta atmıştım. 1 tane snickers çikolatayla geçirdiğim günlerin arkasından geldiğim noktada kendime ait bir odam, işim, yemeğim, her şeyim vardı. fakat oraya gelene kadar geçen 7 haftada çok söylendiğim, çok kızdığım, umudumu kaybettiğim çok anlar oldu. hepi topu 7 hafta sürdü bunlar. yaşarken 7 yıl gibi olan 7 hafta... günün sonunda tek parça olarak, kursunu tamamlamış, muzaffer bir komutan gibi yürüyen bir ben, ülke topraklarına geri döndü. altı üstü 4 ay kaldım londra'da... fakat dünyanın en başarılı adamı bendim... tottenham'a gidenler belki bilir, şömine restaurant'ta çalıştım orada. dükkan sahipleri mehmet abi ve zekiye abla benim hayatımda tanıdığım, kahraman olduklarından habersiz olan ilk kahramanlardı... umudumu neredeyse tamamen kaybettiğim anda karşıma çıkan bir karı, koca...

    bu gece dönüp baktığımda aslında bu hikayede kahraman olan tek kişi bendim. bunu anlıyorum... herkes kendi hikayesini kendisi yazar. bundan 4 - 5 ay kadar önce yine gecenin bu vakitlerinde kendine inancını kaybetmek üzere olan bir adamla konuştuk. hayata karşı mağlubiyetlerinden bahsediyordu... haklıydı, öfkeliydi... ama en çok da kırgındı... benim gibi...

    kendi tercih etmediğimiz, planlamadığımız yaşamlarımızı, bir şekilde kendimiz idare ediyoruz. o arkadaşımın bugün bunu anladığını düşünüyorum. zira mağlubiyetlerinin ona vadettiği şeylerin sadece yeni mağlubiyetler olmadığını tecrübe etti. insanlara güvenebilmenin hazzına vardı. belki de dünya bu kadar kötü bir yer değil dedi, kim bilir?.. ve en güzeli paylaşıldıkça büyüyen bir mutluluk peydah oldu, gözlere yaş oldu oturdu. omuzlara kıvanç olarak yerleşti... bir gurur doğurdu hatta, en çok da bugün gibilerini görebilme heyecanını en çok yaşayan kimseler için...

    kıymetli babası 1 ay önce konuştuğumuzda bana teşekkür etti, mahcup oldum. hayır efendim dedim, asıl ben size teşekkür ederim. yapabileceğine inandığı şeylerden vazgeçmeyen bir çocuk yetiştirdiğiniz için... şimdi güzel kardeşim, o gece ve ertesi günü çıkaralım hayatımızdan... ve sen yine babanla maça gitmeyi iste...

    seni çok seviyoruz...
  • 199
    insan neyle yaşar?

    lev tolstoy'un üzerine kitap da yazdığı bir soru bu. vazgeçilmezlerimiz nelerdir? bir yerde sadece fiziksel olarak yer tutmak, var olmak manasına gelir mi? damarlarımızda dolaşan sıvı olmadan yaşayamayacağımızı söyleyenler, düşündüklerimizi haykırmak noktasına gelesiye kadar içimizde tutabildiğimiz halde, haykıramayışlarımızın ömrü ne kadar kısaltabileceğini hesapladı mı? ya da içimize döküp haykıramadıklarımızı haykırdığımızda ömürden ne gider?.. "`ömür ömür dediğin nedir ki gülüm? ben senin için yaşamayı göze almışım!`" tiradıyla ilk gençlik geçirmiş insanların elde ettikleri entelektüel birikimleri bugün onları nerelere sürüklemiştir?..

    tekrar imkanım olsa öğrencilik yıllarıma dönüp rahmetli ömer lütfü mete ve durmuş hocaoğlu'na bunları sormayı çok isterdim... yeterince konuşamadığımız ya da tartışamadığımız kimi gerçekliklerin, on yıllar boyu arkamızdan gelip yakaladıklarında, omuzlarımızdan tutup bizleri yere çalabileceğini hesap etmedik. ve hep daha başka yerlere, zamanlara yelken açıyoruz dediğimizde, yeni kasa adı altında satılmaya çalışılan oysa yalnızca makyajlanmış olan bir arabayı alıyormuşuz hissine kapılacağımızı...

    içi boş tartışmalardan kafayı kaldırıp doğru düzgün ileriye bakamamışız be sözlük... bakmayın, "imkan olsa bir başkadır'dan daha güzel anlatırım ben bu hikayeyi!" demek kolay, fakat yapılan işi anlamaya çalışmak zor... bir hocam tuhaf zamanları yaşıyoruz demişti, anlamamıştım. ismini vermek istemiyorum, fakat bugün o hocamla tekrar bir araya gelebilsek (çok mümkün değil) tuhaf olan zaman daha da tuhaflaşıyor derdi muhtemelen.

    (burada okur çok üstü kapalı gidiyor bu anlatı diyebilir, ama duvarın da mayhoşluk duvarı olduğu atlanmamalı. burada hep bir flu olma durumu vardır, mayhoşluk bir türkiye halidir anlayacağınız.)

    başa dönecek olursak... gerçekten neyle yaşar insan?..

    en kıymet verdiğiniz şeylerin bir bir elinizden alındığı şu pandemi sürecinde sanırım artık seyahat ile yaşamadığımızı, sosyal medyanın ne kadar da yavan kaldığını, filmlerin, kitapların neredeyse birbirinin birer tekrarı olduğunu, hele hele dijital meşgalenin insanı gerçeklikten biteviye kopardığını gördük sanırım. yani en azından öyle olduğunu düşünüyorum...

    sonrasında düşünür, yazar ve çizer taifesinin de elinden tutmak istiyor insan. artık elle tutulabilir ne yanı varsa, eni konu onlarla konuşmak istiyor. kendi tecrübem tabi, sizi bilemem... tam bunun peşine düşecekken kıymetli bir dostumun şöyle bir sözüne denk geldim: `bu ülkenin kıymetini bilmek lazım. dünyanın başka hiçbir yerinde roman okuyarak aydın olunmaz.`

    sadece roman okuyarak kendini aydın sanan bir kitlenin var olduğu gerçekliği, romanların düşün ve sosyal akış birikiminin birer yansıması olarak entelektüel yapıt teşkil ettiği, dolayısıyla bir aydınlanma vesilesi sayılabilirliği gerçekliğiyle birbirine çarpıyor... bu biraz efor oyunu'na karşı pozisyon oyunu gibi bir şey olmalı...

    her durumda ortaya fikri alıyoruz... ona göre hareket ediyoruz... hatta kimisi tamamen ona göre dizayn edebiliyor hayatını (bana göre değil)...

    peki tüm bunlardan soyunduğumuzda, fikirlerimizden, sevdiğimiz kıyafetlerden, takılardan...

    arda kalan neyse bizi hayatta o tutuyor, onla yaşıyoruz sanırım.

    anne baba gibi, evlat gibi, dost gibi, sevgili gibi...

    sadece 'sevgi'li şeyler...

    bu kadar sorgulamanın sonunda varacağım sonucun bu olacağını düşünmemiştim, inanın...

    yanlış yerde miyim?
App Store'dan indirin Google Play'den alın