vallahi elin oğlu bizi bizden daha iyi analiz etmiş. takımın sorunları tam olarak böyle, kronikleşmek üzere ve hala çözülmüş değil:
---
alıntı ---
cbs sports'ta galatasaray'ın sporting mağlubiyeti hem oyun anlayışı hem de osimhen'in yokluğu üzerinden çok güzel analiz edilmiş.
mike grella: galatasaray, yaş ortalaması yüksek bir takım. maçın bir noktasına geliyorlar ve duruyorlar. oynamayı bırakıyorlar. bunun nedeni zihinsel mi, yorgunluk mu, kadro derinliğinin yetersizliği mi, bilmiyorum. bugün osimhen yoktu ama geçen sezon osimhen oynarken de aynı şey yaşanıyordu. öne geçtiklerinde ya da maçın belli bir bölümüne geldiklerinde, “artık skoru koruyalım, maçı idare edelim” deyip oynamayı bırakıyorlar. uzun vuruyorlar, top tekrar geliyor. bir daha uzun vuruyorlar… topu tutamıyorlar, yanlış kararlar veriyorlar ve sonunda rakibin baskısı altında eziliyorlar. bu özellikle deplasmanlarda yaşanıyor. bugün de aynısı oldu. ikinci yarıda o kadar kötüydüler ki adeta sahada yoktular. sporting’in işini kolaylaştırdılar.
bir sisteminiz, bir oyun anlayışınız vardır. bunu yeterince iyi uygular, kendi oyun kimliğinizi sahaya yeterince iyi yansıtırsanız sonuçlar da gelir. bence buna en çok zor anlarda ihtiyaç duyarsınız. ama galatasaray, tam da o zor anlarda, “tamam, yeter ki topu buradan uzaklaştıralım” anlayışına dönüyor gibi görünüyor.
troy deeney:
[osimhen'in yokluğu hakkında] - dünyanın en iyi santrforlarından birine sahipseniz ona fazlasıyla bağımlı olmanız kaçınılmaz. bir de işin başka bir boyutu var: rakipte yarattığı korku. rakip sürekli, “bu adam şimdi ne yapacak, yine nereden çıkacak?” diye düşünüyor.
dolayısıyla onun yokluğu, çoğu takımda olacağı gibi, elbette hissediliyor. haaland’ı manchester city’den çıkarsanız farkı görürsünüz. osimhen de o seviyede bir oyuncu. ama galatasaray’ın, onun etrafında da gerekli kaliteye ve oyunculara sahip olduğunu düşünüyorum. maça çok iyi, çok tempolu başladılar. o an, şampiyonlar ligi’nde yapabilecekleri ve yaratabilecekleri sürprizler açısından, sözünü ettiğiniz o “uyuyan dev” potansiyelini görüyorsunuz.
fakat programın başında değindiğimiz sorunlar çok geçmeden yeniden ortaya çıktı. yeteneğiniz var, gerekli parçalar elinizde. bu fıfa ya da benzeri bir futbol oyunu olsa, “harika, ben bu takımı seçmek istiyorum” dersiniz. çünkü aradığınız her oyuncu profiline sahipler.
teknik direktör açısından en zor kısım, bütün o egoları, bütün o yetenekli oyuncuları ortak bir oyun anlayışına inandırmak ve birlikte mücadele etmelerini sağlamak. galatasaray’ın koptuğu nokta da burasıydı.
yaklaşık 16. dakika civarında gerideki bazı oyuncular, “öndeyiz, uzun oynayalım” derken diğerleri, “hayır, oynayalım; biz futbol oynamak, ne kadar iyi olduğumuzu göstermek istiyoruz” diyordu. böylece maalesef aynı takımın içinde iki ayrı takım ortaya çıkıyor. biri savunmak, diğeri hücum etmek istiyor. hatlar arasındaki mesafeler de giderek açılıyor.
ama artık oyuncuların karşısında şöyle bir gerçek var: her teknik direktör psg’yi, arsenal’ı, barcelona’yı ya da bayern münih’i örnek gösterip, “işte takım böyle olur” diyebilir. eskiden oyuncular, “ben sadece en iyi oyuncu olduğumu göstermek istiyorum” diyebiliyordu. artık bir takım oyuncusu olmak zorundasınız. çünkü ligleri ve turnuvaları kazanan takımların hepsi, takım halinde oynuyor.
---
alıntı ---
https://x.com/...932250436256017?s=20