1033
galatasaray'ın amatör branşlarında ne yaşanıyorsa aynısının yaşandığı birim. yapılan ya da yapılması muhtemel adaletsizlikleri, liyakatsizlikleri ya da hataları saysak galatasaray'dan soğuruz.
ama nedense başarısızlık kamuoyuna a takıma futbolcu çıkaramama olarak lanse edilip o düzeyde tartıştırılıyor...
"özkaynak" düzeni bizim futbolumuzda yarım asırdır bitmeyen saplantılardan biridir. şehirdeki 4 büyük amatör kulübün toplanıp kurduğu trabzonspor'un, o takımdan ve şehirden çıkan futbolcularla 10 senede o zamanki adıyla birinci lig şampiyonluğuna uzanması; üç büyükler düzeni yavaş yavaş oluşmaya çalışırken yine aynı kafayla gidip dört sene üst üste olmak üzereye 6'da 5 şampiyonluk alması bu saplantıyı doğuran en önemli olaydır.
hemen arkasından beşiktaş'ın altın jenerasyonu yakalayıp, hem de 15 senelik hasret sonrası, 10 senede 5 yapması ile bu saplantı artık geri dönülemez hale gelip kronikleşmiştir. kaldı ki beşiktaş takvim aralığı 1982-1992 de alınsa, 1985-1995 arası da alınsa 10 yılda 5 şampiyonluk alarak kendi frekansının çok üzerine çıkmıştır altyapıdan çıkardığı futbolcuların götürdüğü kadrosu ile. 1989-1992 arası gordon milne ile gelen üçleme ve bunun son senesinin namağlup olarak kazanılması da etkisini daha da fazla arttırmıştır.
galatasaray 1987 yılında 14 senelik hasreti bitirdikten sonra 1988-1993 ve 1994'te şampiyonluk kazanmayı başardı. 1986 yılında futbolu bırakan fatih terim teknik direktörlük kariyerindeki ilk sıçramayı o zamanki adı ile "ümit milli takım" ile yaptı. serpil hamdi tüzün ile birlikte, aradan geçen 30 yılda hala konuşulan meşhur taramayı yapıp bütün ülkeyi bölge bölge gezip futbolcu aradılar. o futbolcuların önemli bir kısmını bünyesine katan galatasaray 1996-2002 yılları arasında lig şampiyonluklarının yanına türkiye'de hala tekrarlanamayan iki avrupa kupasını kattı. hatta o ekip, birkaç takviye ile önce avrupa şampiyonasında çeyrek final, sonra dünya kupasında üçüncülük gördü.
bosman kuralı'nın ortaya çıkışı ve günümüzdeki transfer ekonomisinin ortaya çıkışını türkiye yaklaşık bir 10 sene sonra yakalayabildi. türkiye içinde "büyük" transferlerin yapılması ve yabancı sınırının yavaş yavaş gevşetilmesi aslında bu değişimin getirileriydi. bu dönemdeki ilk dominasyonu kuran da fenerbahçe oldu. 2004-2007 arasında iyi yerliler ve iyi yabancıları bir araya getirip 4 yıla 3 şampiyonluk sığdırdı. galatasaray'ın 2000 jenerasyonundan eski tüfekler, anadoludan getirilmiş kaliteli yerliler ve katkı veren yabancılar ile 2006 ve 2008'de iki sürpriz şampiyonluk çıkarması fenerbahçe'nin olası bir 5'te 5'ini engelleyip tarihte bir kırılma yaratmıştır. özellikle 2008'deki 11 metin goygoyu hala parayı verenin düdüğü çalamayacağına dair romantik bir histeriydi. ancak trend değişmişti.
özkaynak artık hoş bir sedadan ötesi değildi. nitekim galatasaray 2010'lu yıllardan itibaren trendi yakalamayı geçtim trendi oluşturan takım oldu. türkiye'deki ilk maçından sonra dalga konusu olan fernando muslera sayesinde 15 sene galatasaray "tutan" problemini çözdü. muslera-ujfalusi-melo-elmander merkez hattıyla galatasaray iki sene güle oynaya şampiyon oldu. sonradan takıma gelen sneijderler, drogbalar dönemin başkanı ünal aysal'ın deyimiyle pastanın üzerindeki çilek olarak kaldı.
o merkez hattı o kadar güçlüydü ki, onların etrafında şekillenen takım o merkez hattı dağılınca bile aradan bir şampiyonluk alabilecek kadar kendini geliştirmişti. dördüncü fatih terim dönemi ve birinci okan buruk dönemi artık yakın tarih olduğu için, en azından yakın gelecekte okuyacaklar için uzun uzun anlatıp yazıyı daha da uzatmanın alemi yok. kaliteli yabancılardan bir merkez hattı ve adapte olabilen birkaç kaliteli yerli oyuncular ile bu lig götürülüyor hatta dominasyon kurulabiliyor.
bu şartlarda bir altın jenerasyon yakalamak her geçen gün biraz daha uzaklaşan bir fantazi. kaldı ki galatasaray altyapısının ürettiği en büyük altın jenerasyonun, takıma çıkma senesi uefa kupası kazanan takıma toslayan 1981-82 jenerasyonu olduğu hep anlatılır. onun dışında 2000'lerin ortasında 3 sene üst üste "paf ligi"ni kazanan takımı dahi arda turan'ın yanına yazılacak ikinci bir oyuncu dahi çıkaramamıştır. karlı buzlu bir konya deplasmanında dizini parçalayan uğur uçar'ın kariyeri belki farklı bir yöne evrilebilirdi. ya da daha istikrarlı bir futbolcu olsa aydın yılmaz'ın.
hepsi o kadar...
kaldı ki, yaş gruplarından a takımda üst seviye bir oyuncuya dönüşmek kolay olsa hemen herkes bunu yapabilirdi. millet sporcu toplamak için sağa sola bu kadar para saçmazdı. daha da önemlisi her isteyen üst düzey bir sporcu olabilirdi. yani bu paragraf aslında bir başarısızlık yaftası değil, durum tespitidir.
türklerin futbol özelinde spora çok meraklı ve tutkulu olduğu söylenir. oysa bu tutkulu seyirciler içinde yaş gruplarında olsa dahi lisanslı bir spor yapmış kişi oranı muhtemelen avrupa'nın en düşük olanıdır. zaten biraz durup düşününce bugün türkiye'de doğan çocuklar arasında bir spora çocuk yaşta ilgi duyabilecek, bu ilgisi aile tarafından da onay görecek, ailesinin imkanları çocuğa bunu sağlamaya yetecek diye diye filtreleme yapıldıkça sayı dramatik şekilde azalmaktadır.
onların içinden de bu işi hevesten ziyade bir tutku olarak sahiplenip kendini adayabilecek olanları alıp az biraz da yeteneği olanları çekince geriye zaten pek bir şey kalmıyor.
tüm bunları alt alta koyunca türkiye'de bir altyapının sürekli oyuncu vermesi her sene loto tutturmak gibi bir şey. türkiye'nin her yerinde hatta bazı dış ülkelerde galatasaray futbol okulları var. bu elbette güzel bir sistem. ancak yukarıdaki sebeplerden ötürü, etkisi elde kalan havuza bağlı kalıyor...
aile profiliyle ilgili diğer konulara girmek bile istemiyorum. basket altyapısına getirdiği çocuğuna 40 dakika garantisi isteyen ve hocalardan veto yiyince bir influencer ile anlaşıp "galatasaray basketbolunda altyapı çocuklarını taciz ediyorlar" diye iftira atacak psikolojideki aileler ne yazık ki altyapıya çocuk verme işinin maddi yükünü anca sırtlayabiliyor...
bu ortama bir de galatasaray'ın kendi dinamiklerini ve kendine has problemlerini ekleyince pek de ümitlenmemek gerekiyor...
ama nedense başarısızlık kamuoyuna a takıma futbolcu çıkaramama olarak lanse edilip o düzeyde tartıştırılıyor...
"özkaynak" düzeni bizim futbolumuzda yarım asırdır bitmeyen saplantılardan biridir. şehirdeki 4 büyük amatör kulübün toplanıp kurduğu trabzonspor'un, o takımdan ve şehirden çıkan futbolcularla 10 senede o zamanki adıyla birinci lig şampiyonluğuna uzanması; üç büyükler düzeni yavaş yavaş oluşmaya çalışırken yine aynı kafayla gidip dört sene üst üste olmak üzereye 6'da 5 şampiyonluk alması bu saplantıyı doğuran en önemli olaydır.
hemen arkasından beşiktaş'ın altın jenerasyonu yakalayıp, hem de 15 senelik hasret sonrası, 10 senede 5 yapması ile bu saplantı artık geri dönülemez hale gelip kronikleşmiştir. kaldı ki beşiktaş takvim aralığı 1982-1992 de alınsa, 1985-1995 arası da alınsa 10 yılda 5 şampiyonluk alarak kendi frekansının çok üzerine çıkmıştır altyapıdan çıkardığı futbolcuların götürdüğü kadrosu ile. 1989-1992 arası gordon milne ile gelen üçleme ve bunun son senesinin namağlup olarak kazanılması da etkisini daha da fazla arttırmıştır.
galatasaray 1987 yılında 14 senelik hasreti bitirdikten sonra 1988-1993 ve 1994'te şampiyonluk kazanmayı başardı. 1986 yılında futbolu bırakan fatih terim teknik direktörlük kariyerindeki ilk sıçramayı o zamanki adı ile "ümit milli takım" ile yaptı. serpil hamdi tüzün ile birlikte, aradan geçen 30 yılda hala konuşulan meşhur taramayı yapıp bütün ülkeyi bölge bölge gezip futbolcu aradılar. o futbolcuların önemli bir kısmını bünyesine katan galatasaray 1996-2002 yılları arasında lig şampiyonluklarının yanına türkiye'de hala tekrarlanamayan iki avrupa kupasını kattı. hatta o ekip, birkaç takviye ile önce avrupa şampiyonasında çeyrek final, sonra dünya kupasında üçüncülük gördü.
bosman kuralı'nın ortaya çıkışı ve günümüzdeki transfer ekonomisinin ortaya çıkışını türkiye yaklaşık bir 10 sene sonra yakalayabildi. türkiye içinde "büyük" transferlerin yapılması ve yabancı sınırının yavaş yavaş gevşetilmesi aslında bu değişimin getirileriydi. bu dönemdeki ilk dominasyonu kuran da fenerbahçe oldu. 2004-2007 arasında iyi yerliler ve iyi yabancıları bir araya getirip 4 yıla 3 şampiyonluk sığdırdı. galatasaray'ın 2000 jenerasyonundan eski tüfekler, anadoludan getirilmiş kaliteli yerliler ve katkı veren yabancılar ile 2006 ve 2008'de iki sürpriz şampiyonluk çıkarması fenerbahçe'nin olası bir 5'te 5'ini engelleyip tarihte bir kırılma yaratmıştır. özellikle 2008'deki 11 metin goygoyu hala parayı verenin düdüğü çalamayacağına dair romantik bir histeriydi. ancak trend değişmişti.
özkaynak artık hoş bir sedadan ötesi değildi. nitekim galatasaray 2010'lu yıllardan itibaren trendi yakalamayı geçtim trendi oluşturan takım oldu. türkiye'deki ilk maçından sonra dalga konusu olan fernando muslera sayesinde 15 sene galatasaray "tutan" problemini çözdü. muslera-ujfalusi-melo-elmander merkez hattıyla galatasaray iki sene güle oynaya şampiyon oldu. sonradan takıma gelen sneijderler, drogbalar dönemin başkanı ünal aysal'ın deyimiyle pastanın üzerindeki çilek olarak kaldı.
o merkez hattı o kadar güçlüydü ki, onların etrafında şekillenen takım o merkez hattı dağılınca bile aradan bir şampiyonluk alabilecek kadar kendini geliştirmişti. dördüncü fatih terim dönemi ve birinci okan buruk dönemi artık yakın tarih olduğu için, en azından yakın gelecekte okuyacaklar için uzun uzun anlatıp yazıyı daha da uzatmanın alemi yok. kaliteli yabancılardan bir merkez hattı ve adapte olabilen birkaç kaliteli yerli oyuncular ile bu lig götürülüyor hatta dominasyon kurulabiliyor.
bu şartlarda bir altın jenerasyon yakalamak her geçen gün biraz daha uzaklaşan bir fantazi. kaldı ki galatasaray altyapısının ürettiği en büyük altın jenerasyonun, takıma çıkma senesi uefa kupası kazanan takıma toslayan 1981-82 jenerasyonu olduğu hep anlatılır. onun dışında 2000'lerin ortasında 3 sene üst üste "paf ligi"ni kazanan takımı dahi arda turan'ın yanına yazılacak ikinci bir oyuncu dahi çıkaramamıştır. karlı buzlu bir konya deplasmanında dizini parçalayan uğur uçar'ın kariyeri belki farklı bir yöne evrilebilirdi. ya da daha istikrarlı bir futbolcu olsa aydın yılmaz'ın.
hepsi o kadar...
kaldı ki, yaş gruplarından a takımda üst seviye bir oyuncuya dönüşmek kolay olsa hemen herkes bunu yapabilirdi. millet sporcu toplamak için sağa sola bu kadar para saçmazdı. daha da önemlisi her isteyen üst düzey bir sporcu olabilirdi. yani bu paragraf aslında bir başarısızlık yaftası değil, durum tespitidir.
türklerin futbol özelinde spora çok meraklı ve tutkulu olduğu söylenir. oysa bu tutkulu seyirciler içinde yaş gruplarında olsa dahi lisanslı bir spor yapmış kişi oranı muhtemelen avrupa'nın en düşük olanıdır. zaten biraz durup düşününce bugün türkiye'de doğan çocuklar arasında bir spora çocuk yaşta ilgi duyabilecek, bu ilgisi aile tarafından da onay görecek, ailesinin imkanları çocuğa bunu sağlamaya yetecek diye diye filtreleme yapıldıkça sayı dramatik şekilde azalmaktadır.
onların içinden de bu işi hevesten ziyade bir tutku olarak sahiplenip kendini adayabilecek olanları alıp az biraz da yeteneği olanları çekince geriye zaten pek bir şey kalmıyor.
tüm bunları alt alta koyunca türkiye'de bir altyapının sürekli oyuncu vermesi her sene loto tutturmak gibi bir şey. türkiye'nin her yerinde hatta bazı dış ülkelerde galatasaray futbol okulları var. bu elbette güzel bir sistem. ancak yukarıdaki sebeplerden ötürü, etkisi elde kalan havuza bağlı kalıyor...
aile profiliyle ilgili diğer konulara girmek bile istemiyorum. basket altyapısına getirdiği çocuğuna 40 dakika garantisi isteyen ve hocalardan veto yiyince bir influencer ile anlaşıp "galatasaray basketbolunda altyapı çocuklarını taciz ediyorlar" diye iftira atacak psikolojideki aileler ne yazık ki altyapıya çocuk verme işinin maddi yükünü anca sırtlayabiliyor...
bu ortama bir de galatasaray'ın kendi dinamiklerini ve kendine has problemlerini ekleyince pek de ümitlenmemek gerekiyor...

