• 5
    alpaslan abinin peşinden yazdığı yazının son kısmıyla zırıl zırıl ağlatmıştır beni.

    ...bizim arkadaşlarımız daha hiç ölmemişti alpaslan... annemlerin uzaktaaaan ahbaplarının başına gelen bir şeydi ölüm... “kaç yaşındaydı?” diye sorunca “83” cevabıyla gizlice iç rahatlatan bir şeydi... ama meğer ölüm varmış, korku varmış, bu dünyanın sonu varmış... sayende onu da öğrendik alpaslan...
  • 6
    bugünkü spor kültürü yazısı

    --- alinti ---
    “tour de france’ı seyrettiğimden bu yana bisiklet almak istiyorum” dedim pazar kahvaltısı sırasında. roma’daki yüzme dünya şampiyonası sonrasında tatilde daha fazla denize girmediğime hayıflanmış, berlin’deki atletizm şampiyonası boyunca “neden dışarı çıkıp en azından biraz yürümüyorum ki?” diye düşünmüştüm. her gördüğünü kendine yontan bir megalo değilim, sadece spor seyretmenin ‘bile’ insanı nasıl değiştirdiğini, spor yapma istek ve arzusu verdiğini anlatmaya çalışıyorum. ama bu şehirde bisiklet binmeye yol yok, şehir içinde egzoz dumanından ölmeden yürümek tek başına başarı sayılır, yüzmek içinse 5 yıldızlı otellere ya da havalı spor salonlarına avuç dolusu para dökmeye mahkumuz... spor yapmak istiyoruz ama yapamıyoruz ki? ne yapalım?
    sonra çok yakın bir arkadaşımın daha geçenlerde anlattığı bir hikâye geldi aklıma. 10 senedir yazları büyükada’da otururlar, kardeşi geçenlerde böyle daracık engebeli patika bir yoldan zar zor inilen harika bir plaj keşfetmiş. “şeytan dürttü, indim...” diyor gururla. bu hikaye, istanbul’a taşınalı daha bir sene bile olmayan hollandalı bir arkadaşına anlatınca, “aaa, hani şu adanın arka tarafındaki plajdan bahsediyorsun, biliyorum” cevabını almış. bizimkilerin 10 senede anca keşfettikleri ‘saklı cenneti’, geldikten iki hafta sonra (kendi!) bisikletini yüklenip adayı gezmeye gelen hollandalı daha ilk gidişinde buluvermiş. çünkü onun gezmesi “acaba hangisinde yiyelim?” diye sahildeki lokantaların önünde bir boy yürümekten biraz farklı. vapurdan görüp o plajı bulmaya karar vermiş. aynı zat, spor yapmak içinse kasımpaşa kürek kulübü’ne üye olmuş. kasımpaşa kürek kulübü mü? o ne ya?
    biz (türkler) buluşunca ne yaparız? kafeye gideriz, yemeğe gideriz, bilemedin yemek artı sinemaya gideriz... istisnası yok mu? tabii var, ama dediğim gibi, istisna... peki mesela cihangir’de oturan yabancılar ne yapar? cihangir’den çıkar, tophane’den kaptırır, karaköy, galata köprüsü, mısır çarşısı, mahmutpaşa yokuşu’ndan kapalı çarşı’ya yürür, sonra şark kahvesi’nde içerler söz konusu kahveyi. veya yine cihangir’den kaptırır, haliç kenarından yürüyerek piyer loti kahvesinde. ya da cihangir’den yine yürüyerek vardıkları ortaköy meydanı’nda... demek ki sorun şehirde değil bizde...

    ülkenin sorunu tesis mi, istek mi?
    bu ülkede gençler spor yapmıyor. doğru. ama yaşlılar da yapmıyor ki? yaşlıların tek farkı kendilerinden geçtiğini düşündükleri için içlerinin biraz daha rahat olması olabilir, o kadar. tamam tesis yok, tamam imkan yok, tamam vakit yok... ama bunların hepsi varken, diyelim okul yıllarında, bu ülkenin kızlarının yarısından çoğu beden eğitimi derslerinden “hastayım” diye, erkekleri test çözmek için kaytardılar. beden eğitimi dersleri neredeyse boş ders muamelesi görüyor okullarda.
    “jamaika mucizesi, jamaikalılar atletizmi müfredata ders olarak koyup abd’den eğitmenler getirdiklerinde başladı” dedi caner eler eurosport’ta. biz atletizmi müfredata koysak, güreşi koymadık diye güreşçiler, basketbol neden zorunlu değil diye basketçiler ayaklanır. abd’den hoca getirsek, antrenör dernekleri... zaten bir sorunumuz da sadece futbolda değil her branşta, sırf hasbelkader bir zamanlar o sporu yaptıkları için otorite sayılan, bıraktıktan sonra antrenör olarak ‘sporcu’ yetiştirmeye soyunan, yetiştirdikleri sporcular da doğal olarak kendilerinden bir arpa boyu fazla olmayan ve bu işi ne pahasına olursa olsun tekellerinde tutmaya çalışan ‘spor adamlarımız’ yüzünden olabilir zaten. ha, yukarıda verdiğim örnekleri tekrar hatırlayacak olursak, zaten içimizde de yok, o ayrı...
    --- alinti ---

    banu yelkovan - radikal.com.tr
  • 8
    hiç kimsenin laf edemeyeceği kadar kaliteli yazıları kaleme alan hanımefendi. öyle "aman kadınvari yazıyor" demesinler diye sürekli teknik teknik anlatmaz derdini, sadece doğal bir dil ile yazar ama ortada "yazarım" diye dolaşan "kuzucuklarım", "aman ölüyorum bu renklere" tarzında bilgiden uzak yazılar karalayan bağyanlardan farklıdır. yazılarında satır arasından derin bilgisi sezilir, zaten tribün çocuğudur "racon"u da bilir. kendisi bir frankofon'dur, fransız futbolunu da çok iyi bilir. kısacası bir de bu özelliklerin en tepesine "galatasaraylılık" eklenince örnek alınacak insanlar arasına giriverir.
  • 10
    --- 5 sene öncesinden düşündürücü bir alinti ---

    mücadele öncesi dağıtılan 'maç günü' dergisinde malatya ve galatasaray'ın bugüne kadar toplam 18 kez karşı karşıya geldiği ve bu maçların sadece birinden malatyaspor'un galibiyetle ayrıldığı yazıyordu. ama güvenmeyeceksin bu istatistiklere; nitekim bir başka istatistik de malatya'nın deplasmanda evinden daha fazla kazanan takım olduğunu gösteriyor. sezon başından bu yana deplasmanda oynadığı altı maçın dördünden galip ayrılmış, biri berabere bitmiş, birinde yenilmiş malatya.
    maça gelirken bindiğim çenebaz taksici yüzünden maça pek motive olamadım. 'abla çok trafik var, seni burada indireyim mi?' diye sorduğunda e-5 mecidiyeköy sapağındaydık. adamla kavga edeceğim diye 'konsantrem' dağıldı. bir de hava soğuk malum. ama üşüyen yalnız ben değilim, şurası bir gerçek ki galatasaray taraftarları, türkiye'deki en akdeniz kanı taşıyan camia. tribündeki taraftar sayısı hava sıcaklığıyla doğru orantılı; artıkça artıyor, düştükçe azalıyor. ama tribüne gelenler (ki tribün derken kapalı'yı kastediyorum) bir saniye bile susmuyorlar allah için. ben, yeri gelince mangalda kül bırakmayan ama nedense kış aylarını evlerinde geçiren taraftarlara bu senenin 100. yıl olduğunu ve boş tribünlerin hiç yakışmadığını kibarca hatırlatırım.
    fazla uzatmadan maça geçelim (ekşi sözlük'ten kızıyorlar sonra). maça malatya besbelli kontratak futbolu düşünerek başladı. 30'lu dakikalara kadar da aynen bu mantıkta devam etti. sonra baktılar ki galatasaray'da pek bir faaliyet, mevcudiyet, niyet yok; yavaş yavaş ileri çıkmaya ve peş peşe tehlikeli pozisyonlar yaratmaya başladılar. malatya'nın golü bu çıkışların sonucunda 35. dakikada yunus'tan geldi. galatasaray'da hasan şaş'ın yokluğunda pek orta saha da yoktu. eh bu işler de sadece defansla olmuyor haliyle. galatasaray'da oyun kuran olmayınca pozisyon da olmadı normal olarak. ilk yarı daha çok malatya tehlikeleriyle geçti. ilk golü atan yunus, şans meleğinin dün gece yanında olduğunu düşünmüş olmalı ki, 43. dakikada bir şut daha attı yakın mesafeden, ama topu öyle havaya dikti ki, muhtemelen o şans meleğini şişledi.
    hagi ikinci yarıya çok yerinde iki değişiklikle başladı. cafercan ve volkan'ın girişiyle orta saha ve sol kanat kuvvetlendi; bu da kendini hissettirdi. ikinci yarının hemen başlarında volkan'ın ayağından geldi gol. 69. dakikada saidou çıkıp ümit karan girince saha forvet doldu; belli ki hagi bu maçı kazanmayı çok istiyordu. necati hem 59'da, hem 63'te kaleyi bulamasa da yokladı, 75'te kaçırdığından sonra, (alegori yapmıyorum), resmen çimleri dövdü. 85. dakikada ilk yarıda yunus'un havaya diktiği noktada bu defa cafercan atmosfere bir şut çekti, yoksa o kalede büyü mü var acep?..
    89. dakikada şeref tribünü'ndeki bütün malatyalıları ayağa kaldıran gol ofsayt olmasaydı maçın sonucu 'aykut' diyecektim ama özellikle ikinci devre 'aykut'ınt' oldu. yine de kendisine sempatim vardır, puansız göndermek istemedim, bir verdim. ama ona bir, buna bir; olmaz bu işler. ileride 'ben demiştim' biçmek için buraya ekiyorum bu lafı.

    --- 5 sene öncesinden o zamanlar maçı çevirmek için cafercan ve volkan'ın oyuna girdiğini hatırlatan bir alıntı ---
  • 13
    --- alinti ---
    balık baştan kokar diye bir laf vardır ya türkçe’de.. söz konusu sporsa, balık her yerden kokuyor bu ülkede... sahaya baktığında hakemi, ‘eski maçlarda hakettiğimiz nice nice pozisyonları çalmazken rakibin kılını kırk yapan’ insanlar bütünü olarak gördüğü kesin de rakip sporcuyu kim olarak görüyor acaba o göz dönmesi esnasında? ne derece bir idrak ve şuursuzluk içinde olduğu aslında saldırdığı adamdan belli; dizine dizine vuracak herhalde oğuz savaş’ın? dombili dombili koşup şöyle kaldırabildiği kadar kaldırıyor bacağını, yandan yemiş kung fu tekmesi sallamaya çalışıyor. sahadaki sporcu da nba’de benzer bir şey yapan meslektaşına verilen cezayı hiç anımsamayarak, zaten anımsamasına gerek de olmayarak çakıyor yumruğu ‘sahaya atlamış yabancı madde kontenjanı’ndaki seyirciye.
    maç durmuş, rakip oyuncular soyunma odasına kaçmışken evsahibi yönetici çıkıp, “bu olayları kesinlikle tasvip etmiyoruz ama geçen seneki şampiyonluk serisinde çıkan olaylar daha vahimdi” diyor kameralara. geçen sezon, biri kendileri olmayan, iki takım arasında oynanan maçta çıkan olaylar özrü olabilir mi ki adı üzerinde ‘bu maçta’ çıkan olayların? maç sonrası bu defa mağdur taraf olmanın mağrurluğuyla “biz fenerbahçe olarak bu olayların karşısındayız...” diye aklıselim başlıyor ra(aa)kip takım idarecisi. sonra, “bütün bu olaylar olup biterken başkan ve bütün yöneticileriyle tribünde olan rakip yönetimin hiçbir şey yapmayışı” diye devam ediyor cümleye ve “bakalım bu olaylara ne ceza verecekler?” şeklinde kendi olaylarındaki (tabii ki haketmedikleri!) cezalara gönderme yaparak bağlıyor. en son koç çıkıyor ve bütçesel olarak kendisinden kat kat üstün bir rakibi yenmiş, oyuncuları sahada inanılmaz mücadele etmiş, iki uzatmaya gitmiş, heyecan fırtınası bir maç sonrasında, “bu taraftar arkamızda olduğu sürece...” diye başlıyor cümleye. galibiyeti, bütün sezon ‘sadece’ bu maçlara gelen taraftara ithaf ediveriyor. ki biliyorum, senelerdir ama senelerdir, o basketbol şubelerinde, basketbola yatırım yapan sponsorların ofislerinde, salonlara daha fazla seyirci çekmek için ne kafalar yoruluyor, ne beyin fırtınaları yaşanıyor, o yüzden öyle söylüyor o adamcağız da. ama gel gör ki mesajı sağır kulaklara. basketbolda hakeme sövmek için neden faul çaldığını anlamak lazım önce. yıllardır ‘futbolu seviyorum’ diyen bütün kadınlara, gevrek gevrek gülerek, “anlat bakalım ofsaytı” demeye benzemez pek.

    her olayın bir müsebbibi var
    tabii ki her olayın bir başlangıç noktası vardır; geçen sene efes bench’ine saldıran göbekli abiydi (ki sahayı koşa koşa geçmek zorunda kalırken neredeyse kalp krizinden yığılacaktı, sportif seviyemiz konusunda büyük bir açıklık sağlıyordu meraklı gözlere), bu maçta galatasaray tribünlerine hareket çeken sarışın abla... ne fark eder? ben bu maça asla çocuğumu götüremeyecek olduktan sonra, maç öncesi vip tribününe 6 yaşındaki bir çocuk fenerbahçe formasıyla giremedikten sonra, soruyorum, ne fark eder?
    sarı-lacivert görünce, sarı-kırmızı görünce ‘kırmızı görmüş boğa’ gibi dellenen bir insanlar topluluğuyuz sonuç itibariyle. her maçtan “bu maçın rövanşı da var” ruh haliyle çıkıyoruz... alınacak maçların sonu bir türlü gelmiyor. maçtan sonra antu.com, “insan değil hayvan sürüsü” diye fotoğraf koyuyor açılış sayfasına... hani efes maçlarında taraftarların çıkardığı olaylar sonrası maçlarını seyircisiz oynayan fenerbahçe’nin taraftar sitesi antu.com. insanın gülmek için ajdar’ı seyretmesine gerek yok bu ülkede.. isterse gayet kolay gülmek ağlanacak haline.
    --- alinti ---
  • 15
    bugünkü yazısını çok beğendim, çok kıskandım. ben de böyle yazabilmek isterdim.

    --- alinti ---

    takım yaratmanın iki aşaması var. biri taktik açıdan bir takım yaratmak, diğeri de psikolojik. ülkemizde geçerli olansa ikincisi.
    sizin iyi bir teknik direktör olduğunuzu varsayarak (ki hepimiz öyleyiz), elinizdeki takıma göre taktiği belirlediğinizi ya da daha şanslıysanız kafanızdaki taktiğe göre transferler yaptığınızı, belirlediğiniz taktiği oyuncularınıza aktarmak için antrenmanlar yaptığınızı, futbolcularınızın antrenmanlarda kaytarmadığını, hepsinin her maçta optimal seviyede oynamak için elinden gelen çabayı gösterdiğini, defans olarak dengeli, oyunu kurma açısından becerikli, skoru yakalama açısından bitirici br takım olduğunuzu, takımınızın top ayaktayken yaratıcı, top rakipteyken baskıcı, defansta kademeli, kontrataklarda hızlı olduğunu kabul ediyorum. a planınız, b planınız, gerekirse c planınız bile var. sahaya forması çıksa ilk üçe girecek bir takım olmanıza rağmen hiç havalara girmeden mücadelenizi ediyorsunuz, 1-0’a filan tenezzül etmiyorsunuz. en iyi savunmanız saldırı. kanatları kullanıyorsunuz, göbekten bastırıyorsunuz, altıpas içinde affetmiyorsunuz. evet bu sizsiniz.

    yeter mi? yetmeeeez...
    bu ülkede kazanan bir takım yaratmak için önce kazanmalısınız. hep kazanmalı. bir mağlubiyetin futbolda çok da önemi olmadığını düşünen bir almansanız mesela, geçmiş olsun. skibbe mesela, bence tamamen bu ülkenin bu anlamsız dinamiklerini bilmediği ve bizim için yeterli kısalıkta bir sürede öğrenemediği için gitti. bizimkiler yurtdışına gidince uyum süreci deriz, adaptasyon deriz, türkiye’den kendisine yemek yapsın diye, misal annesini götürmesini filan anlayışla karşılarız, takıma giremeyince veryansın ederiz ama buraya gelenler farklıııı... bir kere ‘yabancı’. yok haşa, biz ırkçı değiliz, bak zencileri ne kadar çok severiz. bıdı bıdı...
    biz ‘duygusal’ insanlarız cümlesinin alt metni, ‘beni motive et, beni öv yoksa küserim’ anlamına gelir. pire için yorgan yakmak deyimi ‘konvertibıl’ değildir. bu yüzden sizin teknik direktörlükteki taktik beceriniz yetmez. bu yüzden abilerin motivasyonu, cevat hocalar’a duyulan sevgi şampiyonluk kazandırır. bu yüzden medyanın gözünde, ‘hocanın’ bek kadar değeri yoktur. çünkü bu ülkede forma çıksa oynar, gerekirse cevat hoca da şampiyon olur. cevat hoca’nın başarısını küçümsemek için değil, bakış açısını özetlemek için.
    bizdeki maç skorları da maçı yansıtmaz bilir misiniz? nice beraberlikler vardır, aslında takımlardan biri maçı domine etmiş, maçın bir anında talihsiz bir gol yemiştir, nice farklı galibiyetlerde aslında kazanan fazlaca bir şey yapmadan, ilk gole kadar ‘kas kas’ taktiğiyle oynayan rakibin direnci kırıldığı için fark gelmiştir. maç skorlarının ‘bile’ psikolojik olduğu bir ülkeyiz vesselam.
    bu yüzden bir koç olarak, oyuncularınıza sadece sahada oynayacakları taktiği değil, kazanan olmanın sırrını, bunda bir nebze cesaret, bolca kendine güven, kazanma arzusu kadar kaybetmeme tutkusu olduğunu da öğretmelisiniz. kontrollü bir hırs. sinirden rakibe daldırmayan, öfkeden kendi formasını yırttırmayan, maçtan sonra gözlerini aça aça konuşturmayan. bir noktada, mağlubiyeti hazmetmeyi de öğretmelisiniz. 90 dakika mağlubiyeti kabul etme, ama 91. dakikada da kabullen. üzül, ama öfkelenme. sorumluluk al, en azından galibiyette aldığın kadar. ders al. hatta ağla... açılırsın...

    maç sonu konuşmaları
    maç sonunda mustafa sarp’ın konuşmasını ben çok beğendim. derli toplu buldum, “premier lig’de maç seyrederken futbolculuğumdan utanıyorum” cümlesini de müthiş bir otokritik. beğenmeyenler de oldu ama görüşüm değişmez. futbolcular konuşmalı. futbolculara, “takım arkadaşını, taktiği, hocayı, hakemi, yöneticileri eleştirme” şeklinde basit bir kural getirip serbestce konuşmalarına izin verilmeli. geriye konuşacak ne mi kalıyor? illa eleştireceklerse kendilerini eleştirmek mesela ya da övmek. olumlu olanı söylemek. zor mu? kabul etmek gerekirse, bu ülkede evet.

    --- alinti ---

    kaynak : http://www.radikal.com.tr
  • 16
    yeni yazisinda, hepimizin cikarmasi gereken dersler oldugu yazardir.

    --- alıntı ---

    türküm, doğruyum, başarısızım...

    unutkanız. mesela bazı galatasaraylılar o, sonunda uefa kupası’nın alındığı dört sene boyunca, “ya allah rızası için bir tane rahat maç seyredemeyecek miyiz?” dediklerini çoktan unuttular. bazıları da, “tribün kadın doldu, biraz başarısız olsak da, şu vitrin meraklıları elense aramızdan” diyorlardı.

    bazı spor yazarları “hagi küçük maçların adamı, bir büyük maçı aldırdığını görmedik, babası ölmüş de matemdeymiş, metin oktay’ın oğlu doğduktan hemen sonra öldü ama o üç saat sonra maça çıktı” yazdıklarını unuttular. “popescu ne yapıyor beyler? bu rumenler parma maçını kazandırsın, fenerbahçe’yi, beşiktaş’ı yenmek için gayret göstersinler. babam da küçük maçlarda çıkar, oynar, golü atar” diye yazanlar vardı. onlar da unutuldu.

    şimdi o dönem, bir ‘altın çağ’ olarak hatırlanıyor. dikensiz gül bahçesi. futbolcular sanki her maçta bastılar, her maçta o amansız pres, her maçta gol yağmuru, sürklase ederek alınan galibiyetler. evet, böyle maçlar da oldu ama hepsi vallahi öyle değildi. o zaman da puan kayıpları yaşandı, o zaman da ezeli rakipten fark yendi, o zaman da avrupa’da başarısız sonuçlar alındı. tek fark ortada bir hedef olmasıydı.

    türkler kaça ayrılır?
    ben paris’teyken orada iki türkiye vardı. bir, açılışlarda karşılaştıklarımız, kokteyllerde kadeh tokuşturduğumuz, sokakta görsek fransız sandıklarımız. bir de dönercilerde, st denis türk mahallesinde rastladıklarımız. ikisi birbirini sevmezdi pek. ilk grup, “bizi kötü yansıtıyorlar, paris’in göbeğinde köylerindeki gibi yaşıyorlar” derlerdi, diğer grup, sadece “bize sahip çıkmıyorlar”.

    geçen hafta programda mustafa yücedağ anlattı, hollanda’da ganalı arkadaşlarının kurdukları derneklerden esinlenip bir türk futbolcular derneği kurmuş. ganalılar büyük bir kulübe transfer olduklarında transfer paralarından hatırı sayılır bir miktarı derneğe bağışlarlarmış, yeni ganalılar keşfedilsin, henüz büyük bir transfer yapamayanlar yılmasınlar, futbol oynamaya devam edebilsinler diye. onların dernek her yıl yeni oyuncular çıkarırken, bizim dernek batmış! ne beş kuruş veren çıkmış, ne destek olan. çünkü bizde bütün başarılar tamamen ‘tırnaklarımla kazıya kazıya buralara geldim’ tadında olunca, bütün ekoller de ‘doğru yol benim yol’ oluyor. a noktasından b noktasına sen patikadan gittin ama artık otoban var diyelim, ı-ııh, doğru yol illa benim bundan 20 sene önce düşe kalka gittiğim yol! değişime kapalı olunca insan, gelişime de kapanıyor otomatikman.

    bir kere paris uçağında hostese “namaz kılacağım, kıble ne tarafta?” diye soran birini görmüştüm. zavallı hostes biraz düşündü, sonra elini bir yöne doğru kaldırdı, “bu tarafta” dedi. uçak yön değiştiriyordu, “şimdi de bu tarafta! ay pardon şurada!”... durumumuz bu! kimilerimiz bunun kazası da var, ben seferiyim demeden, göstermelik olarak uçakta namaz kılıyor, kimileri “giden uçakta kıble mi gösterilir?” demek yerine hedef belirlemeye çalışıyor, haliyle beş dakika önceki hedef beş dakika sonrakini tutmuyor. yan koltuktan bu diyaloğu duyanlar “bu kadar da olmaz ki?” diye kıs kıs gülüyor, arka koltuktakiler de ön koltuktakilerin yarım saat önce yaptıkları bir saçmalığa kıkırdıyor. çünkü ister kabul edelim ister etmeyelim, gelişme şartları bu kadar kısıtlı bir ülkede, başkasının başarısı, bizi sevindirmiyor. bizimkine benzer şartlardan çıkıp başarıya ulaştıysa “ben neden yapamadım?” yetersizliği doğuruyor, şartları bizden iyi olduğu için başarılı olmuşsa, haksızlık hissi... her iki durumda da mutsuz ediyor. bize hiçbir zaman o başarıya ulaşamayacağımız için, ulaşsak bile en iyi ikinci başarı olacağı için kötülüyoruz... içimiz rahatlıyor. oh be!...

    --- alıntı ---

    elimde olsam sozlugun girisine koyarim yaziyi, belki akillaniriz biraz diye.
  • 17
    sözlüğe alıntı yapılan son yazısında (bkz: #268103) bir sürü uydurmaya yer vermiş yazar.

    fatih terim'in bize geldiği ilk sezonun ilk yarısında ki ilk 3 maçta 2 galibiyetimiz 1 berberliğimiz (o da kocaeli deplasmanında alınmıştı) vardı. 3.maçta kocaeli ile deplasmanda berabere kalmıştık.

    fatih terim ilk olarak 4.hafta da takımın başında, ali sami yen deki fenerbahçe maçına çıktı. (bkz: 8 eylül 1996 galatasaray fenerbahçe maçı)
    bu maçı 4-0 kaybettik. (ayrıca bu maç, hagi'nin oynamadığı bir hayrettin demirbaş faciası olup hayrettin demirbaş'ın galatasaraydaki son maçıdır)
    bir tek bu maçı 4-0 kaybedince ortalık toz duman oldu ama daha sonra bu takım fatih terim'in teknik direktörlüğünde hagi'nin büyük katkıları ile harikalar yarattı ve sadece 1 yenilgi daha aldı. o da ligin ikinci yarısında kadıköy de oynanan fenerbahçe maçıydı. sonrasını anlatmaya gerek yok. biliniyor zaten.

    şimdiki gibi haftalarca sıkıntı dolu bir süreçle karşılaştırılıp, bilgisi bu kadar zayıf yazarların argümantasyonu ile ayar verilmeye çalışılması ise ayrı bir acaiplik.

    edit: kafa karışıklığı nedeni ile yanlış yazmışız. ne souness'i ne ilk maçı. hagi uyardı sağolsun.

    esaslı edit: püüüüiiii.. sounes'e bayrak diktirmeler, hayrettine futbolu bıraktırmalar.. resmen saçmalamışız..

    saat 21.30 da maç ve fazla alkol bu kadar ay sonra bir araya gelince bizim dimağ'ın ırzına geçmiş resmen.. yuh bana..
    (bkz: götüyle içmek)
  • 20
    http://tinyurl.com/yhchmej

    linkteki yazısında futbolun endüstriyeliğinden başlayıp, ekonomik krizin fransa'yı ve ülkemizi nasıl etkilediğiyle devam edip, türkiye kupasının grup statüsü gereksizliğini eleştirerek bitirmiştir. hep olduğu gibi yine okunası yazmıştır. ha ayrıca sıfatına hayran olduğumunun* adamı meriç tunca'yı okuyup, onun satılmış patronlarına para kazandıracağınıza oturun banu yelkovan, feridun düzağaç, tanıl bora vs vs okuyun da içinizdeki futbol sevgisi ölmesin.
  • 25
    bugün yine önemli bir konuya değinmiştir, hatta belki de önümüzdeki süreç için en önemlisine..

    --- alıntı ---

    ligimizdeki 'pulbiber ekolü'

    ligimiz ikiye ayrılıyor: üç büyükler ve bir zamanlar üç büyüklerde oynamış futbolcuların oynadığı diğer takımlar. hangisi olduğu çok da fark etmez istanbul takımlarından biri, hangisi olduğu çok da fark etmez anadolu takımlarından biriyle oynadığı zaman, karşı takımda mutlaka berikiyle kapanmamış bir hesabı, ödenmedik bir çeki, hazmedilmemiş bir gönderilme şekli olan futbolcu koşuyor, basıyor, çırpınıyor ve genelde maçı çeviren adam oluyor. zamanında o söz konusu takımda, böyle oynamış olsa belki de hiç gönderilmeyecek, diğer maçlarda bu şevkle oynasa belki de bu performansı dikkat çekmeyecek ama yok, ne biri ne öbürü. o sadece ‘bu maç’ için yaşıyor sadece ‘öfke’yle motive olanlar dünyasında... bizi öfke dışında bir şey motive etmiyor, edemiyor. başa türlüsü bir türlü olamıyor.
    insan motivasyon kaynağı olarak öfkeyi kullandığındaysa fazla ileri gidemiyor haliyle. çünkü bu kadar yakıcı bir duygudan akıl-mantık çıkarmak ve sonucunda iyi biryerlere varmak çok mümkün değil. öfkeyle kalkan, er ya da geç zararla oturuyor. bir noktada öfke bitiyor, şimdiki aklım olsaydı moduna geçiliyor.
    öfkeler bütünü bir anlayış
    ama türk futbolu dediğin bir öfkeler bütünü. kimse kimseyi övemiyor, iyilikle güzellikle bir yere varılamıyor. kimisi siyah-beyaz montuna kızdığını tribünden aşağı atıyor, kimisi vali olduğunu unutup üzerine doğru koşan 50 adamdan kaçtığı için hakemi suçluyor, kimi daha gelmemiş, kimi henüz gitmemiş teknik direktörün defterini dürüyor. futbolcularımız, sadece kazandıkları maçlardan sonra gazete okuyor. gülen futbolculara önce sempatik, sonra laubali diyoruz ki yüzleri solsun, bize benzesinler, biz gülüyor muyuz ki onlar gülsünler?
    son iki haftadır, ligde tamamlanamayan maçlar oynanıyor. biz diyarbakır derken bile önce bir etrafımıza bakıyoruz, öyle hassas bir konu, bu işe her yönüyle hakim olmadan konuşmak çok zor, ama kelime dağarcığı 100 kelimeden ibaret olanlar konuşuyor. düşürün bu diyarbakır’ı olsun, bitsin diyorlar. dinliyoruz.
    meğerse o maç, o maç değilmiş
    bir maç seyrediyoruz, zevk alıyoruz, ondan sonra bir dinliyoruz ki, o maç maç değilmiş. o golü atan yanlış transfermiş. defansa top gelmemiş ama gelse, darmadağın olurmuş. bu adam, bir şey olsa, zaten türkiye’de olmazmış.
    adama değil zihniyete karşıyız. gel gör ki fikirler bulaşıcı. her dakika tekrar edile edile kanıksanıyor, klişeleşiyor, meşrulaşıyor. mücadele edilemez hale geliyor.
    illa bir şeye benziyorsa pul biber gibi türk futbolu, insanın önce ağzını yakıyor. sonra duyarsızlaştırıyor. tat alamaz oluyorsun, ne yersen ye, ağzında kalan tat pul biberin tadı oluyor. ama bir yandan da yemeye devam ediyoruz. alışmışız bir kere. başka türlüsünü zaten bilmiyoruz.

    --- alıntı ---

    banu k. yelkovan - radikal