• 6
    nereye gidiyoruz sözlük? yemişim futbolu falan. biri bana bu olay nasıl yaşanır, bir insan bir insana bunları nasıl yapar? onu anlatsın.

    --- alıntı ---

    konya'da yaşayan hüseyin t., 10 gün önce kaçırdığı komşusu 5 çocuk annesi 34 yaşındaki yadigar t.'yi eşini ziyaret için gittiği cezaevi önünde 11 yaşındaki çocuğunun gözü önünde tabancayla kurşun yağmuruna tutarak öldürdü.

    hüseyin t. cezaevinin önüne gelip önünü kestiği yadigar t.'ye oğlunun gözleri önünde tabancayla ateş etti. vücuduna isabet eden kurşunla yaralanan yadigar t. o halde kaçmaya çalışsa da hüseyin t., tabancasını ateşlemeye devam etti. vücuduna 5 kurşun isabet eden yadigar t. kanlar içinde yere yığılıp kalırken, hüseyin t. otomobiline binip kaçtı.

    ağır yaralanan yadigar t. kaldırıldığı mevlana üniversitesi hastanesi’nde yaşamını yitirdi.

    olaya şahit olan ve annesinin başından hiç ayrılmayan f.d., ise uzun süre gözyaşı döktü. polislere ve cezaevi yetkililerine, "anam ölüyor, babama ne diyeceğim. yardım edin! annem ölmesin. anam, canım anam. kurban olayım abi annemi kurtarın" diyerek ağladı. çocuğu, polisler sakinleştirmeye çalıştı.

    --- alıntı ---

    haberi okuduğumdan beri ben sakinleşmedim, çocuk nasıl sakinleşsin?

    http://www.radikal.com.tr/...ne_diyecegim-1172834
  • 7
    https://pic.twitter.com/2IkEsppaNS

    intihar edeceğim yeminle ya.
    bugün iddaa yaptım uzun zaman sonra, oynadım verdim kuponu. adam dedi ki silik cıkmıs dedi makinede kendisi yazdı.

    ben auxerre maçına iy 1.5 üstü dedim. maç ilk yarıdan 1-1 oldu. yani tutuyordu tek juve-ts maçına kalıyordum.
    adam gitmiş iy 1 yazmış.

    denizli maçını 9.00 oran bulduğuma mı yanayım kuponu kontrol etmediğime mi...

    *
  • 10
    acı-tahammül eşiği yüksek diye bir insana maddi-manevi bu kadar sıkıntı yüklenmez. bu kantar bunca sikleti çekmez hanımlar, beyler. bir yıl, on yıl, yirmi yıl... daha ne kadar böyle devam edecek? yirmi dört yaşındayım, ellerim titriyor biraz duygusallaştım mı. tansiyonum inip çıkıyor. geçen gün okulun ortasında düştüm kaldım, kalbim sıkıştı. kalp masajı, bok püsür, bir sürü tantana. bütünlemesine gireceğim sınava giremedim. sınava beş dakika vardı, binanın kapısının önündeydim ve oradan ambulansla hastaneye taşındım ama telafi adına bir şey yapıl(a)mıyor. parantez içindeki a yeterince zengin olamayan herkesin, hemen her ülkede bürokrasi ile kavgasıdır, bilirsiniz. öte yandan ne kadar kıymet verdiğim insan varsa ya hiç tereddüt dahi etmeden ortadan ikiye böldü beni, ya da bütün bu delilikten kaçtı, toprağın altına sığındı.

    bugün saçları kıvır kıvır bir hanımı aldım karşıma, karşılıklı birer çay içip iki lafın belini kıralım diye. ilk kurduğu cümle "neyin var? gözlerin bomboş bakıyor." oldu. "onların ardı da bomboş, emdiler, tükettiler, beni buraya, tam da senin önüne fırlatıp attılar. senden önce de başka başka yerlere savurmuşlardı, sahiplenen çıkmadı." diyemedim. kulağa garip geldiğinden ya da anlam veremediğim bir çeşit çekingenlikten değil. onu söylesem üzerinden beş dakika dahi geçmeden kendi problemlerini anlatmaya başlayacaktı. istisnasız diğer tüm insanların yapacağı gibi. karşınızda sizi dinleyip anlayabilen, tavsiye verebilen biri varsa hiç mi aklınıza gelmez "bu amına koyduğumun kıllı sakallısı bunları hiç zorlanmadan anlayacak, algılayacak kadar ne yaşamış acaba?" sormak. ama yok, gelmez.

    ara ara yok yere ağlıyorum hanımlar, beyler. hani öyle; fonda çalan bir şarkı iliklerime işlediği için değil. aklıma gelebilecek, beni kahırdan kağıt gibi buruşturacak hatıralardan biri hava sahama destursuz giriş yaptı diye de değil. öylece otururken, bir kediyi severken, nohutun üstüne pul biber dökerken... öyle, olur olmaz, alelade yerde. tamam, kabul ediyorum. bir sürü hata yaptım. itiraz etmiyorum, evet. biraz içine doğduğum hayat yüzünden, biraz kendi tercihlerim yüzünden süratle eskidim, tükendim. fakat ben yirmi dört yaşında bir adamım lan hepi topu. ölüyorum. için için çürüye çürüye, yavaş yavaş, ızdırap içerisinde ölüyorum. çatır çatır canımdan can kopartıyorlar. dilim dilim ediyorlar beni. bir parçamı alıp yarama tuz basıyorlar, inim inim inliyorum. sonra hemen pansuman, lazımsa tedavi... bu eksiklikle yaşa şimdi diyorlar. olmaz, geri verin diyorum; yok. neden aldınız, izah edin diyorum; yok. yeter aldığınız, yapmayın artık diyorum; yok. bütün bu anlayışsızlık, talihsizlik, sıkışmışlık ve bulantı beni öldürüyor. fakat şöyle tek seferde, hakkını vererek, olması gerektiği şekilde ölemiyorum bile. hayırlı bir evlat, iyi bir eş, başarılı bir öğrenci, oğluma-kızıma bugün dönüp baktığımda "şu piçe bak! hiçbir şey yaptığı yok, hiçbir şeyi hak etmiyor. tek bir şey dahi katmamış sanki doğduğundan beri kendine. ama tek şansı var, babası zengin. onun ekmeğini yiyor işte." diye horladığım insanların standardında bir yaşam sunabilecek kadar özverili bir baba olmamı bekledikleri yetmiyormuş gibi; bir de sıralı ölüm bekliyorlar. ben onlardan önce ölürsem, bu benim ölmemden ziyade onların geride kalmasından dolayı çok üzücü olurmuş gibi hissediyorum. sırası mıydı peki, benim çocukluk arkadaşımı toprağın altına ne demeye koydunuz o zaman diyorum; ses yok.

    geçen hafta çarşamba günü ölüyordum hanımlar, beyler. inanın bana ilk yirmi, yirmi beş saniye o kadar huzur vericiydi ki. son iki yıldır o kadar huzurlu hissettiğimi hatırlamıyorum. gözümün önünde masmavi bir perde vardı, istemsiz bir gülümseme hissi parmak uçlarımdan yüzümdeki kaslara doğru yayılıyordu. ellerimden ve ayaklarımdan kanın çekildiğini hissettim. sonra birden ailemin sesi çalındı kulağıma. annemin, babamın, halamın, babannemin... içimde bir hayata tutunma isteği belirdi, yaptım da. o haldeyken son bir gayret "kalp ritmim yavaşladı, biriniz bir şey yapın. giderek azalıyor. kalp masajı yapın. korkmayın, biri yapsın. ölüyorum!" diye bağırdım. döndüm şimdi, buradayım. hiç istememiştim oysa.

    yanlış anlamanızı istemem. öyle derdin, kederin altında ezilip ilgi arsızlığı peşinde koşacak yapıda birisi değilim. en azından olmadığımı sanıyorum. bu arada; bazı dertler gerçekten ilgi ile tedavi edilmeye muhtaçtır. yani; böyle yapan kimselerin hepsini zayıf, işe yaramaz kişiler olarak falan da nitelemiyorum. sadece, ben öyle birisi değilim. ağlama duvarı yazmışsınız, benim de ağlayasım vardı işte biraz. şu duvarın dibindeki unutma beni çiçeğine su vereyim istedim.

    bu dünya mezbelelik. bu dünya bok çukuru. et, kan, kemik, hırs ve yalandan müteşekkil bu gezegende benim memleketim yok. memleket hasreti ile yanıp tutuşuyorum ya, vuruşmadan ölmek yakışıksız olur diye fısıldadılar kulağa bir kere; mermilerin hepsini yakasıya kadar buralardayım. karartmayın enseyi.

    https://www.youtube.com/watch?v=kkvWAOJM8dU
  • 14
    özlüyorum sözlük. hiçbir şeyi özlemediğim kadar onu özlüyorum. dost, arkadaş, yoldaş her şey olmuştu bana. aslında 3 senedir yok hayatımda rahmetli ama bugünlerde daha fazla özlüyorum.

    bir gün evde oturuyorum sene 2006, üniversitenin 2. yılındayım. veterinerlik okuyan arkadaşım aradı.
    - ya kardeşim bizim pet shop'un köpeği yavruladı. yavrular 2 haftalık ama anne yavrularına saldırıyor. senin çevren geniştir, ölüp gidecek yavrular. hepsini verdik 2 tane kaldı elimde. bi gelip baksana belki yuva bulursun.
    dedi.
    kalktım gittim. oldum olası köpeklere deli oluyordum zaten. ben kapıdan girdim, yavrulara yaklaştım. 1 tanesi daha gözleri adam gibi açılmamış, sürüne sürüne bana doğru geliyordu. dedim tamam ben yuva bulurum bu ikisine. aldım biri erkek, biri dişi. düşünüyorum ulan kim pitbull besler. sosyopat olmaması lazım ki hayvanları abuk subuk yetiştirmesin. daha o gün içerisinde dişiye bir ev buldum. ama erkeğe bulamıyorum bir türlü. neyse eve geldim. biberon almıştım gelirken, doldurdum sütü, besliyorum bunu. allahım yok böyle bir güzellik. neyse akşam oldu yattım ama köpek sürekli inliyor. delirecem. aldım koynuma, meğersem sıcaklık istiyormuş. öyle uyuduk. o akşam üniversitenin forumunda ilan vermiştim. ertesi gün biri aradı. köpeğe bakabilirim diye ama o gece nasıl bağ kurduysam hayvanla, yok sahip bulundu ona ve vermedim.

    o gün cabbar'ın yeni sahibi olmuştum. adını niye cabbar koyduğumu hatırlamıyorum bile. 1 ay boyunca her gece koynumda uyudu. sevgilim bile geldiğinde, ayrı yatıyorduk. 1 ay sonra tam bir azman oldu. her şeyi çiğniyor, ısıyor, tırmalıyor. yerinde durmuyor hayvan. okuldan eve geldiğimde deli oluyor. allah'ım yok böyle bir tatlılık.
    o yaz 1 haftalığına antalya'ya tatile gidecektim. cabbar'ı arkadaşa bıraktım. gittiğimin daha akşamı çocuk aradı ve bu köpek bir şey yemiyor dedi. dedim olur mu ya mamasına bayılıyor. neyse ertesi günü dönmek zorunda kaldım. ben gittim diye küsmüş. sonra yine eski haline döndü.

    günler, aylar, yıllar cabbar oldu sana tam bir cabbar. ama o bebekliğinden bir şey kaybetmedi. millet ne kadar korku dolu gözlerle bakarsa baksın, herkese kuyruk sallıyor, herkese yılışıyor. tek derdi sevilmek. ama bizim insanımızın ''aamaaan pitbull katil köpek'' yaftasından bir türlü kurtaramadım.

    okul bitti taşınma zamanı geldi. eve döndüm. anneme güç bela kabul ettirdim, cabbar'ı. ama olacak gibi değil. evde zor, balkon ufak, bahçe yok. mecbur vedalaşacaz. 2010'da köye götürdüm. köyde kuzenler filan var. evde bakamıyorum, kendi evime çıkana kadar size emanet bu. neyse bizim köylüler de oo pitbull diye, saçma sapan şeyler yaptırmışlar hayvana. yok bir şeye ısıttırıp, çekiştirmek mi dersin, diğer köpeklerle kızıştırmak mı dersin... duyunca delirdim. hemen aradım bağırdım çağırdım.

    karar verdim eve çıkacam. kendim için değil. sadece köpek için. ev aramaya başladım o arada çok özledim puştu. gideyim bir göreyim dedim. neyse kalktım köye gittim.

    köydeki evin kapısı meydana bakıyor. daha eve gelmeme 40-50 metre kala bu beni bir gördü, delirdi resmen. bütün gün kucağımdan inmedi.
    neyse 2 gün kaldım döndüm istanbul'a... ev bakıyorum hala. bir ev buldum. ev sahibi ile görüştüm, köpek sorun değil dedi. hafta sonu köye gideceğim, cabbar'ı alıp dönecem.
    cabbar güneşli havalarda traktörün altında uyuyormuş. traktör çalışınca kaçıyormuş. bizimkiler tarlaya gideceklermiş yine bir gün. traktör biraz bayırdaymış. bunlar çalıştırmadan traktör kaymaya başlamış, tekerlek cabbar'ın üzerinden geçmiş. hayvancağız kalkmış, 10 15 metre yürümüş ama nafile.
    aradılar anlattılar. 2 gün hiçbir şey yiyemedim. aklıma geldikçe ağlıyorum.
    böyle işte....

    üzerinden 3 yıl geçti. sevgililerim oldu, çok sevdim, çok sevildim. ama hiçbir insan beni, bu hayvan kadar sevmedi. okuldan eve geldiğimde beni deli gibi karşılaması vardı ki dünyalara bedel. ne askerden döndüğümde anam babam karşıladı beni böyle coşkulu, ne de sevgilim dediklerim. 2 saat bile evden uzak kalsam, döndüğümde 3 yıldır yokmuşum gibi deli oluyordu. bu aralar yalnızlıktan mıdır nedir, daha bir özler oldum, oğlumu.

    edit : üşüyoruz reyiz :( http://i.hizliresim.com/Klpr6k.jpg
  • 21
    akdeniz'de yapılan nato tatbikatına katılan 1. inönü ve dumlupınar denizaltı gemileri, manevraların ardından gölcük'e dönmek üzere yola çıktılar. 3 nisanı 4 nisana bağlayan gece çanakkale boğazı'na giriş yapan iki denizaltı gemisi, olacaklardan habersiz eve dönüyordu. sakin geçen yolculuk saat 02.10 sularında dumlupınar için son buldu.

    dumlupınar, naraburnu açıklarına yaklaşırken geminin güvertesinde süvari kıdemli yüzbaşı sabri çelebioğlu, üsteğmen kemal ünver, üsteğmen hüseyin yumuk, astsubay hüseyin akış ve astsubay hüseyin inkaya bulunuyordu.

    ancak çanakkale boğazı'nın sularında sessiz sedasız ilerleyen tek gemi dumlupınar değildi. istanbul yönünden gelen isveç bandıralı ‘‘naboland’’ şilebi de aynı dakikalarda naraburnu açıklarına gelmişti. kaptanlığını oscar lorentzon'un yaptığı naboland ile dumlupınar, birkaç dakika sonra korkunç bir gürültüyle çarpışacak ve bu çarpışma eceabat sahilinde dahi duyulacaktı.

    astsubay hüseyin inkaya, nöbetçi olmamasına karşın vardiya dışı görevine devam ediyordu. nara önlerine gelinirken rotada dikkatini çeken değişiklik üzerine köprü üstüne çıktı. tam bu sırada güvertede bulunan sekiz kişi, ne olduğunu anlayamadan suya yuvarlandı.

    naboland, dumlupınar'a tam baş tarafından bindirmişti. çarpışmanın gürültüsü eceabat limanı'nda demirlemiş olan gemilerce de duyuldu. darbenin şiddetine dayanamayan dumlupınar, birkaç saniye içinde çanakkale boğazı'nın karanlık ve soğuk sularına gömüldü.

    denizaltının tüm elektriği kesilmişti. gemilerinin baş taraftan itibaren su aldığını gören denizciler hızla kıç torpido dairesine doğru harekete geçti. kıç torpidoya varana kadar da arkadaşlarının birçoğunu kaybettiler. dumlupınar batarken sadece 22 denizci de kıç torpido dairesine ulaşmayı başarmıştı. dumlupınar ilk şehitlerini böylelikle vermiş oldu.

    aynı gece eceabat limanı'nda demirli bulunan gümrük motorundaki personel, acil olarak kaza mahaline çağırıldı. gümrük motoru, naboland'dan atılan tahlisiye sandallarına çıkmış ve can yeleklerine sarılmış dumlupınar mürettebatını görerek motora aldı ve çanakkale'de hastaneye ulaştırdı.

    gün ağarmıştı. balıkçı tekneleri, dumlupınar'ın batarken su yüzüne fırlattığı haberleşme şamandırasını gördü. gümrük motorunun ikinci çarkçısı selim yoludüz şamandıraya uzandı ve üzerindeki yazıyı okudu:

    ‘‘deniz kuvvetlerine bağlı dumlupınar denizaltısı burada battı. kapağı açın ve denizaltıyla irtibat kurun.’’

    yoludüz kapağı açtı, şamandıranın içindeki ahizeyi kaldırdı ve ümitle ‘‘alo’’ dedi.

    telefondaki ses, ‘‘buyrun, ben astsubay selami’’ dedi.

    beklediği karşılığı alan selim yoludüz, astsubay selami'ye ne durumda olduklarını sordu. astsubay selami, geminin 15 derece sancak yönünde yatık ve elektriğin kesik olduğunu, 22 kişi olarak kıç torpido dairesine girebildiklerini söyledi.

    selim yoludüz, ‘‘endişelenmeyin. kurtaran yolda. sizi oradan çıkaracağız’’ dedi. astsubay selami'nin cevabı, selim yoludüz'ün kulağına ve kalbine işledi:

    ‘‘ailelerimize selam söylüyoruz. bizi kurtaracağınızdan eminiz. vatan sağolsun...’’

    bu, astsubay selami'nin boğazın yüzeyindekilerle yaptığı ilk konuşma oldu. saat 11:00 sularında olay mahaline gelen kurtaran gemisinin tüm çabaları sonuçsuz kaldı. bir süre sonra bir konuşma daha yapmak için şamandıranın başına gidildi ve ahize kaldırıldı. ahizenin diğer ucundan sadece dualar, ezan sesleri ve iniltiler geliyordu. saat 15:00 sularında ise muhabere şamandırasını tutan telefon kablosu koptu. bir daha dumlupınar mürettebatından haber alınamadı.
    (kaynak: 4 nisan 2003, hurriyet gazetesi)

    edit: sezer bircan gönderdi.
    www.youtube.com/watch?v=01rAKQUb840
App Store'dan indirin Google Play'den alın