resim
Roberto Mancini
Görev:Teknik Direktör
Takım:Al-Sadd
Yaş:61
Uyruk:İtalya
  • 4786
    bazı yerlerde dursun'un kendisi ile temasa geçmeye çalıştığını ancak mancini'nin telefona çıkmadığını okumuştum bugün.
    kesin yalan haberdir orası ayrı, ancak diyelim ki haber doğru. bizim salak dursun ve saz arkadaşları kesin bunun 2014 yılında türkiye'de kullandığı cep telefonu hattından ulaşmaya çalışmışlardır.
    bu kapasite fazlasıyla var kendilerinde.
  • 2198
    takımı disipline etmeyi sevmeyen, her futbolcunun kendi sorumluluğunu bilmesi gerektiğini belirten, kısacası "hepiniz profesyonelsiniz, para almaya geldiğinde siz ve menajerleriniz burnunuzdan kıl aldırmıyor, madem bu kadar profesyonelsiniz, spor dışında kalan zamanınızı da ona göre yaşayacaksınız" diyen, bunda da %100 haklı olan italyan teknik direktör. eğer olur da bu söylediği şekilde hareket etmeyen futbolcuları tespit ederse, yönetime gereğini yapmasını söyleyecektir. başımızda da adnan polat gibi futbolcudan yana değil de profesyonellikten yana olan, çalışan işçinin aldığı paranın hakkını vermesi gerektiğini savunan ünal aysal gibi bir başkan varken gereği yapılacaktır. artık bu düzenin değişmesi şart. avrupalı fersah fersah ileride, biz hala yerimizde sayıyoruz.
  • 4875
    deplasman galibiyeti görememesi kabızlık değil genel itibariyle beceriksizlikten olan adam. deplasmanda oynadığı maçların özetlerini izleyin anlayacaksınız demek istediğimi, şu son yıllardaki rezil takımlarımıza 5 atar o takım.

    ayrıca kendisi şampiyonlar ligi 16 turunda chelsea ile iç sahada ikinci yarısını domine ettiği maçta berabere kalıp, deplasmanda pozisyona giremedi diye eleştirilmiş bir hocadır. şimdi adını yazamadığımız takıma karşı pozisyon bulamıyoruz.
  • 4284
    yemin ediyorum en içten duygularla söylüyorum, sabri sarıoğlu'ndan da, hamza hamzaoğlu'ndan da, dursun özbek'ten de daha galatasaraylıdır. adam baktı istediği takımı kuramayacak, istemediği oyuncuları transfer ettirip istemediği bir takım kurmaktansa, onu kovmayı zaten göze almış bir yönetimden tazminatını istemeyerek takımdan ayrılmış ve gittikten sonra da sosyal medya hesaplarından takımımıza desteğini sürdürmüştür.

    bi de galatasaray'ın çocuğu sabri'ye bakıyoruz. şampiyonluk kutlamalarında dahi trip atmış, kaptanının düğününe gitmemiş*, istediğini alana kadar surat yapmıştır. hangisi daha galatasaraylı şimdi vicdanınıza bırakıyorum.
  • 5246
    kariyer olarak bakarsak, galatasaray tarihinin en iyi cv'ye sahip teknik direktörüdür. 3 italya ligi şampiyonluğu, 1 ingiltere primier lig şampiyonluğu gibi major 4 kupası vardır. bunun yanında italya kupası, ingiltere kupası gibi kupalar da kazanmıştır.

    ona rakip olarak gösterebileceğimiz jupp derwall'in batı almanya ile 1 avrupa şampiyonluğu bulunmaktadır.

    roberto mancini bugün avrupa şampiyonu olursa galatasaray tarihinin rakipsiz en kariyerli teknik direktörü olarak kayıtlarda yerini alır. desteğimiz kendisiyle.

    düzenleme notu: galatasaray futbol takımı tarihinin derwall ile birlikte en kariyerli td'si dedik ama, bu kıyaslamaya frank rijkaardı eklememek olmazdı. rijkaard'ın 2 ispanya ligi ve 1 şampiyonlar ligi şampiyonluğu bulunuyor. tabii bugün oynanacak olan 11 temmuz 2021 italya ingiltere 2020 avrupa futbol şampiyonası finalini roberto mancini kazanırsa net bir şekilde galatasaray'da teknik direktörlük yapmış en kariyerli profesyonel olarak kayıtlara geçecek.
  • 4506
    galatasaray'da yeterli zamanı bulamamış antrenör, beyefendi kişilik. kendisinin veya ünal aysal'ın izet hajrovic ve ontivero transferlerini istediğine inanmak komik bence. birisi dünyadaki en kaliteli ve çıkışta oyunculara dünya kadar para harcatan birisi, diğeri ise drogba ve sneijder gibi 2 markayı buraya getiren kişi. o nedenle ne işleri var bu adamların bu 2 gereksiz topçuyla.

    kendisine dönersek; şampiyonlar ligi'nde başarılı mıydı diye sorarsam kendime, evet başarılıydı diyebiliyorum ama düşünerek diyorum, çat diye dedirtmiyor adama. bu gözler chelsea deplasmanında bir maç izledi, inanın gözlerim eriyordu. hiç bir takıma o kadar ezik oynamadık biz ki o maça 1-1 ile gidilmişti. chelsea elerdi bizi büyük ihtimalle ama oynanan oyun can sıkmıştı ki birdaha top 16 round maçına çıkarız orası muamma. neyse grubuna dönersek, içeride müthiş bir kopenhag maçı oynandı. galatasaray'ın fatih terim'in 11-12 senesinden sonra oynadığı en iyi oyundu bence. 2. yarı takımımız cıvımasa veya burak'a çalışmasak 6-7 olurdu. organizasyon, pres, hırs inanılmazdı. bence mancini'nin tepe maçıdır. belki bursa ve akhisar'a goller yağdırmıştır ancak bu iki maçta da fırsatçılığımız sayesinde skora girmiştik. kopenhag maçında ise gerçek anlamda ezmiştik rakibi.

    rövanşı ise bence şanssızlıklar silsilesi ve mancini'nin deplasmanda takım yönetememesi bizi 3 puandan uzaklaştırdı. ayrıca drogba-burak ikilisinde o dönem için konuşursak burak'ın bitiricilik becerisi drogba'dan kat kat yukarıdaydı. burda bir eleştiri gelebilir ancak drogba'nın türkiye kariyerine baktığımızda çoğu golü kafa vuruşu ile ve meşhur real topuğu var malumunuz. arsenal'e attığı 2. golde bu kategoriye girebilir tabii ki. iyi bitirici değildi drogba ama oyunu öne yığmak için olağanüstü bir silahtı 34 yaşında olmasına rağmen. o deplasmanda iyi bir golcü takıma 3 puanı getirebilirdi. ayrıca burak o aralar inanılmaz gol kaçırıyordu. ligde 5-6 hafta atamamış, sanırsam kayseri deplasmanında attığı golle orucu bozmuştu. bir türlü o forveti koyamadık ya zaten sneijder önüne.

    neyse, juve maçı ise tam anlamıyla kör dövüşüydü ve biz çıktık ordan.

    içeride oynadığımız maçlara bakarsak güvenliydik bence. mancini içerde bir şekilde kazandırıyordu ve gerilmiyorduk izlerken maçları. ligin sonlarındaki kayseri ve paşa maçlarını saymıyorum. zaten 13-14 senesinde oynanan kayseri, rize ve antalya maçları kanser olmak için 3 sebep adlı kitabı içeriğini rahatlıkla oluşturabilir.

    bu adamın sorunu maalesef deplasmandı. tarihimizde rekordur büyük ihtimal, 4 ay maç kazanamadık dışarıda. erciyes maçının ardından elazığ deplasmanına kadar galibiyet alamamıştı takım. gerek şanssızlıkları, gerek kendi hataları bu 3 puana engel oldu.

    1 sene daha kalsa ne olurdu?
    herkes buna farklı fikir üretebilir, bol keseden sallıyoruz sonuçta. ama kendi açımdan bakarsak, ekim 2013-haziran 2014 sürecindeki kısa galatasaray antrenörlüğü süresinde benim sevgimi ve saygımı kazandı kendisi. üvey evlar muamelesi gördü, ünal aysal tarafından kandırıldı ama adam tek bir yamuk yapmadı.

    galatasaraylı futbolcularda inter maçında mükemmel bir jest yaptılar kendisine ki yolda görse elini öpecek bir ayıya karşı verilecek en güzel cevabı vermiş oldu, dolaylı yoldan hesabı kapatıp kapağı evine yolladı şikecilerin.
  • 4175
    ota boka deplasmanda kazanamamasını örnek verenlere şöyle bir cevap hakkı doğurmuştur;

    bu gece* silik bir futbol oynayıp 2-1 mağlup olan galatasaray'ı, geçen sezon aynı rakip karşısında aynı sahada elini kolunu sallaya sallaya 4-1 gibi farklı bir sonuçla galibiyete ulaştırmıştır.

    not: bu entry ne hamza hocayı yermek, ne de mancini'yi göklere çıkarmak için yazılmamıştır. sadece deplasmanda kazanamamasına ithafen cevap niteliğindedir.

    kişisel görüşüm: https://pbs.twimg.com/media/BbR_s-mCcAMkr9R.jpg

    nasıl da ayar yedin ama oç conte.

    bu adam olacaktı beyler. inter'deki başarısız günlerini, transfer hatalarını falan söylemeyin bana. bu sezon ne şampiyonlar ligi'nde kovaya dönerdik, ne de prandelli faciası yaşar, sıkıntılı günler görürdük.
  • 3201
    5 mayıs 2014 galatasaray fenerbahçe kadın basketbol maçının çıkışında arabasının etrafında toplanan muhtemel ultraslandan birkaç kendini bilmezin 'istifa' diye bağırdığı galatasaray futbol takımı teknik direktörü. adam gelmiş, kadınlar basketbol finalinde takıma destek veriyor, yeri geliyor tezahurata eşlik ediyor, siz ey yontulmamış keresteler böyle harika bir günde gidiyorsunuz, zeka seviyesi düşük insanlara yakışır şekilde adamın canını sıkıyorsunuz. her şeyi geçtim, ayıptır ulan. adamı istemeyebilirsin, oynattığı topu beğenmeyebilirsin, istifasını da isteyebilirsin ama her şeyin bir yeri bir sırası ve bir ölçüsü var arkadaşım. bu kadar mı vandalsınız ulan? bu kadar mı dengesiz ve kendinizi bilmezsiniz? 2014-2015 sezonunuda, yaşayacağımız maddi sıkıntılara dayanarak söylüyorum ki, futbol takımının başında kalacaktır. yapılması gereken sadece ve sadece destek olmaktır bu saatten sonra. yoksa zaten muhalif dolu galatasaray camiasında bir de taraftarın yaratacağı bu infialle kendi ayağımıza sıkmaktan başka hiçbir şey yapmış olmayız.
  • 5398
    iş ahlakına sahip, insani değerlere önem veren ve insan ilişkileri üst düzey olan eski teknik direktörümüzdür.

    yatıp haketmeden üç beş kuruş fazla kazanmak yerine verilen sözler tutulmayınca yapamayacağını kabullenip herkes için en doğrusunu yaparak şansını başka yerde deneyeceğini ve kimsenin zamanını harcamayacağını bildirerek son yılların en onurlu davranışlarından birini sergilemiştir.

    bu yüzdendir ki saha içinden bağımsız hep iyi hatırlanacak ve elde edeceği başarılarıyla bizim de gurur duymamızı, sevinmemizi sağlamıştır.
  • 1711
    teşbihte hata olmaz derler, diyarbakır halkına hakan şükür'ü götüren başbakan misali tokat halkına drogba'yı sneijder'i götürmesi bekleniyor mancini'nin...

    terim olsa drogba'yı da sneijder'i de götürürdü tokat'a... doğru mu yapardı yanlış mı olurdu o herkese göre değişir, bence tokat halkı için güzel ama galatasaray futbol takımı as oyuncuları için yorucu ve gereksiz bir hareket olurdu...

    mancini terim gibi popülist biri değil, en azından şimdiye kadar öyle bir görüntü çizdi...

    siyaset oy rant prim mevki makam derdinde değil, bu tür işlerden anlamıyor, dediğim gibi terim olsa götürürdü drogba'yı sneijder'i tokat'a, maç sonrası da ''tokat halkının burada bu isimlerle beraber olması önemli ondan tam kadro geldik oynamasalar da burada olmaları çok önemliydi, birlik beraberliğe ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde......' diye devam eder, prim yapar, gönüllerde taht kurardı...

    as takım oyuncularını kupa maçında yormak istemediği için, seyahat yapmalarını gereksiz bulduğu için götürmemiş yanında... hatta maç sonrası bir de demiş ki;

    "aptal fikstür yüzünden drogba ve sneijder ve diğer yıldızları getirmedik. biz kupa, lig ve avrupa'da oynadığımız için ayda 6 maç oynuyoruz ve diğer takımlardan daha yoğun maçlar oynuyoruz. ama kurallar ve fikstür çok berbat...''

    yani türkiye kupasının eleme sistemine çakmış, 6+0 yabancı kuralına çakmış, diğer büyük takımların sadece 1 kupada mücadele ettiğini söyleyip kendi durumlarının fkistürlerinin farklı olduğunu söylemiş...

    sırça köşkler, rezidanslar falan, anadolu insanının halinden anlamamak falan...

    adam sırf sen ben mutlu olalım diye bakırköy'de 2+1 giriş kat apartman dairesinde mi otursun?
  • 1688
    uğur meleke gibi neredeyse kayıtsız biçimde aklına güvenebileceğimiz bir futbol fikir insanı bile galatasaray ve roberto mancini hakkında “5’li defans” gibi kavramlarla konuşmaya başlayınca yazmak şart oldu.

    önce şu soruyu soralım. mancini nasıl bir miras devraldı galatasaray’da? uzatmadan da yanıtları sıralayalım peş peşe:

    1. yaşlı bir takım devraldı.

    2. devraldığı takımın fizik kalitesi oldukça kötüydü.

    3. takımın kadro mimarlığı 6-0-4 kuralına göre yanlış kurgulanmıştı.

    4. ağır ve köşeli taşlardan oluşan bir futbol ve kadro anlayışı vardı.

    bu yanıtlardan ilk üçünü açıklanmaya gerek yok. ne demek istenildiği net biçimde ortada. dördüncü maddeden kasıt ise şu:

    2011-2012 sezonunda en ileride johan elmander, en geride ise tomas ujfalusi’nin kollarını açarak oluşturdukları parantez içinde oynuyordu galatasaray. bunun anlamı tomas takımın boyunu belirliyor, elmander ise pres ritmini temsil ediyordu. bu iki parantezin tam ortasında ise felipe melo vardı. hem juventus kampında hazır geldiği, hem de dar alanda daha kolay sergileyebildiği hamleli müdahaleleriyle takımın makine dairesiydi melo, enerjinin üretildiği. dolayısıyla en geride fernando muslera’dan başlayan çizgi tomas, melo ve dönemin en iyi çift yönlü orta sahası selçuk inan üzerinden elmander’e dek uzanıyordu. takımın gerisini ise semihler, ebouéler, hakanlar, enginler, emreler, baroslar, necatiler tamamlıyordu.

    2012-2013 sezonunda iki radikal değişiklik baş gösterdi. ilki sakatlıklarla ilintili: sezona sakat başlayan elmander’in verimi inanılmaz düştü, tomas ise sezon başında sakatlandı. böylece parantez yok oldu bir anlamda. ikincisi gelişme ise burak yılmaz, umut bulut ve hamit altıntop transferiyle galatasaray’ın oynadığı futbolun yön değiştirmesiydi. artık rakibi önde basan değil, geriye daha çok yaslanmış ve yaklaşık 60 metrelik bir mesafede futbol oynamaya çalışan bir galatasaray vardı. bu yeni futbolda takımın merkezinin ileriye taşınmasını hamit altıntop üstlenmişti. kısmen de nordin amrabat.

    eski harita

    fazla uzatmayalım. bu futbol anlayışı, neredeyse ilk 11’in hepsinin baştan bilindiği ve bütün futbolcuların sahada ne yapacağının önceden belli olduğu bir futbol zihniyeti üretti. “ağır ve köşeli taşlar”dan kasıt bu.

    örnek vermek gerekirse bu futbol haritasında, hamit altıntop topu yavaş da olsa ileri taşırdı, ha keza amrabat.

    bir itfaiyeci gibi melo’dan sadece defansif görevler istenirdi; rakibi karşılamak ve bozmak gibi. selçuk’tan beklenti burak yılmaz ve umut bulut’u kaçırmasıydı. didier drogba’dan beklenti fiziğiyle rakip defansı hırpalamak, gol atmak ve takımın ikinci santrforu olan burak yılmaz’ın kullanabileceği koridorlar yaratmaktı.

    bu zihniyete sahip takım sezona daha az hazırlanarak, daha yaşlı ve rotasyon ihtimallerinin oldukça sınırlı olduğu bir şekilde girdi. süper kupa’da fenerbahçe’ye, emirates cup’ta ise porto ve arsenal’e karşı birer devre oynanan futbol takımın yapısal sorunlarını örtünce, malaga ve napoli’yle hazırlık maçlarında verilen sinyaller görülmedi. böylece takım hem lig başında bir anlamda “stop” etti, hem de şampiyonlar ligi’ne alışık olunmayan bir yenilgiyle başladı. roberto mancini devraldığı takım böyle bir galatasaray’dı.

    mancini geldiği ilk günden bu yana ağırlıklı olarak bu ağır ve köşeli taşlardan oluşan futbol anlayışını değiştirmeye çalıştı. taşlarla oynadı. bunun için de neredeyse herkesi her yerde oynatmaya başladı. bu kapsamda albert riera’yı sağ koridorda, burak yılmaz’ı sol önde, sabri sarıoğlu’nu sol arkada, melo’yu stoperde gördük. bunun dışında daha önce neredeyse ilk 11’i unutmuş futbolcuları devreye soktu mancini. böylece emre çolak, yekta kurtuluş, ceyhun gülselam, aydın yılmaz gibi isimleri görür olduk sıkça.

    sonuçta ne oldu? mancini ilk bakışta istikrarsızlık, hatta kaos gibi görünen bol rotasyonlu ve bol formasyonlu (maça 3-5-2’le başlayıp sonra 4-4-2’ye dönüp yeniden 3-5-2’yle tamamlama gibi) bir yapıyla istikrarlı bir yapı ortaya çıkarmaya başladı. burada istikrardan kasıt kendi sahasındaki galibiyet oranını yüzde yüze çıkarmak, en az gol yiyen takım olmak, sıralamada ikinciliğe gelerek lige ağırlığını koymak gibi kısmen istatistikî konular.

    çözümler, arayişlar…

    devre arasında ise mancini ilk geldiği anda hiçbir şey yapamayacağı ilk üç konuya eğildi. öncelikle yaptığı transferlerle takımın yaşını radikal biçimde gençleştirdi. ikincisi takımın fizik kalitesi, kendi alanında dünyanın en iyilerinden birisi kabul edilen ivan carminati’nin reçeteleriyle kısmen yukarı çekildi. ayrıca kadro gençleştirilerek futbolcu grubuna dışarıdan enerji ilave edildi. (burada şundan da bahsetmek gerekiyor. mancini, devre arası kampı sonrasında maç kondisyonları zayıf olan drogba, sabri sarıoğlu ve eboué’nin fiziken daha da güçlenmeleri için gaziantepspor ve elazığspor maçlarında mümkün mertebe sahada tutmaya gayret etti. bundan da şunu anlıyoruz ki mancini’nin kafasında büyük bir fotoğraf var ve bu perspektifi anlık durumlarda bile hiç gözden çıkarmıyor.) üçüncüsü de takımın kadro mimarisi baştan aşağı değiştirilerek 6-0-4 karşısındaki acizlik büyük ölçüde giderildi.

    aslında bunlar elbette detay ve talî meseleler. önemli olan tek şey var, o da mancini’nin nasıl bir futbol oynatmak istediği.

    görüldüğü kadarıyla bugüne kadar kimse bu soruyla fazla ilgilenmedi. çoğunluk mancini’yi “kadro istikrarı”, yanlış biçimde kavramsallaştırılan “sistem değişiklikleri” (bundan kasıt 3-5-2’ler filan, oysa sistem başka bir şeydir; 3-5-2’ler, 4-4-2’ler ise sistem değil formasyondur), “beşli savunma”, maça savunmacı ağırlıklı bir 11’le başlamak gibi gerçekten suflî ve çoğunlukla şark kafasının ürünü olan kurnaz bir bakış açısıyla eleştirmeye gayret ediyor. bu nedenle yukarıdaki “mancini nasıl bir futbol oynatmak istiyor” sorusu çok önemli.

    şimdi bu soruya yanıt aramaya çalışalım.

    öncelikle mancini, topun bulunduğu noktayı merkez alan bir futbol anlayışına sahip. istiyor ki takım saha parselasyonunu, topun o an nerede olduğunu dikkate alarak sürekli olarak değiştirsin. bunun iki açılımı var. ilki, top rakipteyse takımın aslında hepsinin topun arkasına geçmesini istiyor mancini. ikincisi ise, savunma parselasyonun topa baskı yapma esasına göre şekillenmesini hedefliyor. hemen anlaşılacağı gibi burada tek amaç var, o da mümkünse bir an önce topun sahibi olmak, olunamıyorsa da topun arkasında bulunarak takımın savunma kurgusunu zinde ve yüksek tutmak.

    ikinci hedef

    ikincisi mancini takımın bir blok halinde oynamasını amaçlıyor. yani en ilerideki oyuncuyla en gerideki arasında 60 metre değil en fazla 30 metre derinlik bulunsun; böylece görev paylaşımları, statik olarak tek tek futbolculara değil, takımın tamamına ihale edilsin. açmak gerekirse; takımdaki futbolcular görevleri, önceden birilerine ihale edilmiş biçimde değil, o an sahanın içinde bulundukları yerin gerektirdiği biçimde ve birbirleriyle yardımlaşarak yerine getirsinler. yani, hamit örneğindeki gibi, kimse takımı ileriye taşımak görevini tek başına üstlenmesin, ya da melo’daki gibi kimsenin ilk ve tek görevi rakibi karşılamak olmasın. mancini istiyor ki örneğin eboué bir bindirme yapıyorsa, sağ koridorda eboué’nin defansif olarak savunduğu alan boş kalmasın, o an, o alana en yakın futbolcu kaydırma yaparak eboué’nin bölgesini bilinçli biçimde kontrol etsin. böylece takım saha içinde su gibi aksın, sahada birleşik kaplar kanuna aykırı biçimde rakibin değerlendireceği boşluklar meydana gelmesin. özetle amaç, hem hücumda akışkan, hem de savunmada sert bir takım meydana getirmek.

    esasında neredeyse dünyanın bütün teknik direktörleri bu futbolu oynatmak ister. ancak, akışkan ve sert futbol oynamak ciddi bir planlama ve zaman gerektirdiği için bunu çok azı başarır. mancini bu planlamaya sahip birisi ve gerekli zamanın da galatasaray tarafından kendisine verildiğini gördüğü için bu futbola yöneldi. daha da doğrusu bu futbolu oynatmak için türkiye’ye geldi.

    sorun bu değil. sorun, mancini’nin bunu nasıl yapacağı.

    mancini aynı anda hem sert, hem de akışkan olan bu futbola, esasında fazla ilişkili görünmese de birbiriyle çok ilintili iki reçeteyle ulaşmayı hedefliyor. bunlardan ilki şekilsel (formel), ikincisi ise oyun kurgusu analizi.

    mancini’nin formel çözümü; galatasaray’ın ağır ve köşeli taşa benzettiğimiz statik futbol zihniyetini bu taşları yerinden oynatıp birbirleriyle yontmaya ve deyim yerindeyse çakıl taşına dönüştürmeye dayanan dinamik bir modele dayalı. melo’yu olduğu yerden alarak kâh stopere, kâh ofansif ortaya sahaya atmasının nedeni bu. keza aynı şekilde ceyhun’u. (eğer boyları 1.80’in biraz üzerinde olsaydı emre çolak ve yekta kurtuluş’u da bu devr-i daim içinde stoper olarak görecektik. yine aynı biçimde salih dursun ve veysel sarı’yı da yakında bu pozisyonlarda görmemiz sürpriz olmaz.) mancini bu değişikliklerle bir yandan hem futbolcuların temelde ihtiyaç duydukları savunma ve hücum yeteneklerini geliştirmeye çalışıyor, bir yandan da statik görev tanımları yerine dinamizm mesajı veriyor futbolcu grubuna.

    taşlari yerinden oynatmak

    bu konuda galatasaray tarihinde iyi bir örnek var. 1991-1992 sezonunda mustafa denizli topla çok hızlı olan tugay kerimoğlu’nu boyunun kısalığına bakmadan süpürücü stoper olarak kullanmıştı galatasaray’da. tugay da buna olumlu bir tepki vermiş, her ne kadar takımın durumu parlak olmasa da harika bir süpürücülük tecrübesi yaratmıştı. bir sonraki sezonda karl heinz feldkamp, stoper oynadığı için defansif yeteneklerini radikal biçimde geliştiren tugay’ı orta alana çekerek türkiye’de modern çağların çift yönlü oynayan ilk orta saha futbolcusunu yaratmıştı. daha sonraki yıllarda suat kaya ve emre belözoğlu, hatta okan buruk, tugay’ın temsil ettiği bu rol modelliğin kültür dairesi içinde çift yönlü orta saha oyuncusuna evrildiler.

    geliyoruz ikinci reçeteye. daha önce mancini’nin futbolcu grubunu yekpare bir blokmuş gibi oynatmak istemesinden bahsetmiştik. bunu sağlamanın tek yolu var. o da muslera’dan başlayan bir mimari yapı üzerinde atağın sonlanmasıyla (gol, aut, korner, faul, vb.) nihayetlenen bir pas kurgusunu gerçekleştirmek. galatasaray temelde bu kurguya sahip değildi. bunun temel nedeni takımın statik futbol anlayışıydı. diğer bir deyişle stoperlerin önünde oynayan melo’dan daha çok defansif orta saha görevleri isteniyor, ama oyun kurmada önemli rol üstlenmesi beklenmiyordu. bu görev daha çok selçuk üzerindeydi ve selçuk da “dribling” yeteneği fazla gelişmediği için, ne de top sürerek, ne de dikine pasla rakibi eksilten bir şekilde oyunu kuramıyordu galatasaray.

    diğer taraftan wesley sneijder da ikinci bölge başına dek geriye gelerek bunu yapacak bir futbolcu olmadığı için galatasaray sağlıklı bir pas kurgusuna sahip olamadı hiçbir zaman. bu durum da hamit gibi yavaş da olsa topu sürerek takımın merkezini ileriye taşıyan oyuncuların ortaya çıkmasına yol açtı. verimsizlik (eboué, amrabat, bruma) ve yavaşlık (hakan balta ve albert riera) nedeniyle kanatlar da işlemeyince ofansif gücü zayıf bir galatasaray çıktı ortaya.

    birinci büyük problem

    mancini iş başına geldiği ilk günden bu yana en çok bu sorunun çözümü için uğraştı.[1] yaptığı ilk radikal iş de stoperlerin önündeki ikili orta saha bloğunu (selçuk ve melo) bozarak buradan uzaklaştırmak oldu. 4-4-2 ya da 3-5-2, farketmez, mancini orta saha kurgusunun göbeğini 1-2 formasyonuyla oluşturmaya başladı. yani stoperlerin önünde oyun kuran bir orta saha futbolcusu, onun da iki çaprazında ve daha önünde ofansif görev paketi oldukça yüklü iki orta saha oyuncusu daha. daha somut konuşmak gerekirse stoperlerin önünde daha çok ceyhun (basit ve tek pasa dayalı oynadığı için), emre çolak ve yekta kurtuluş’u (bu iki futbolcu da melo ve selçuk’a oranla daha çevikler, topu baskı altındayken rakibi ekarte edecek şekilde ters yönde yumuşatabiliyorlar) tercih etti mancini. topla daha yavaş olan selçuk ve melo’yu ise bu ikisinin önüne ve çaprazına attı.

    burada önemli bir nokta var. o da şu. mancini üç stoperle oyuna başlamışsa stoperlerin arasında oynayan futbolcunun oyun kurmada diğer iki stopere göre daha fazla rol üstlenmesini istiyor. mancini’nin bu pozisyon için melo ve ceyhun tercihlerini bu analiz üzerinden okumakta fayda var. mancini bu üçlü stoper grubunun önünde 1-2 yapısıyla oyunu en geriden itibaren pas kurgusu üzerine inşa eden bir yapıyı tercih etti. eğer mancini 3’lü defans yerine 4-4-2 formasyonuyla saha çıkmışsa, burada da oyun kurmaya daha uygun stoperleri tercih etmeye gayret ediyor hep, hakan balta ve semih kaya gibi.

    bursaspor örneği

    buna örnek olarak son bursaspor maçını verebiliriz. mancini maça 4-4-2 formasyonuyla çıktı. stoperler hakan balta ve semih kaya’ydı. onların önlerinde rakibi ilk karşılayan ve bozan isim olarak ceyhun gülselam vardı. ceyhun’un iki çaprazında ise solda selçuk, sağda ise melo yer aldı. sneijder kısmen sol kanat, kısmen de merkezde serbest oyuncu olarak oynadı. drogba ve burak yılmaz da seyyar forvetler. kanatlar ise eboué ve sabri sarıoğlu’na emanetti.

    şimdi bu formasyonda önce pas sayılarına bakalım. takımda en çok pas yapan oyuncu 82 pasla hakan balta. onu bir eksikle (81) selçuk inan takip ediyor. melo 71, ceyhun 66, semih de 60 pas yapmış. dönüp rakipten en çok top karşılayanlara (savunma kurgusu) bakıyoruz. semih 19 top kesmiş, balta 18, ceyhun 17, melo ve sabri ise 16’şar.[2] selçuk listede bile yok. ama unutmayalım ki selçuk zaten ceyhun’dan sonra en çok koşan oyuncu olarak alan savunmasında önemli bir rol üstlendi.

    galatasaray’ın bu orta saha kurgusu melo’nun iki, ceyhun’un bir asistiyle (ceyhun’un üçüncü bölge girişinde rakibinden topu kaparak sneijder’ın önüne yuvarladığı pozisyon) sonuçlandı. ayrıca bu orta saha kurgusunun diğer oyuncusu selçuk da bir gol attı.

    ancak burada hemen şunu söylemek gerekiyor ki bursaspor maçında stoperlerin önünde ceyhun’un tercih edilmesinin ilk nedeni rakibin en etkili ismi olan bellushi’nin susturulmasıydı. galatasaray’da top rakibe geçtiğinde topa ilk baskıyı en iyi ve en çok yapan isim ceyhun’du o maçta. bir anlamda bursaspor’un ana pas bağlantısı olan bellushi’yi susturarak sercan, kazım, sestak ve fernandao’yu boşa düşürmüş oldu galatasaray. eğer maç analizi böyle bir görevi ortaya çıkarmasa, orada muhtemelen ceyhun yerine ofansif yönü çok daha kuvvetli emre çolak’ı görecektik. yani görüldüğü gibi pas kurgusunun defanstan başlaması yaşamsal öneme sahip.

    asil fotoğrafi görmek

    özetle mancini’ye göre, blok halinde oynamanın en belirgin yolu, en geriden en ileriye dek, belirli, tanımlanmış ve dönüşümlü istasyonlar üzerinden dikişsiz bir pas trafiğini gerçekleştirmek. mancini kanatları işlemeyen bir kurguda bile bu pas mimarisine sahip bir takımın hücumda nefes yollarının açık kalacağını düşünüyor. işte bunun için en önemli pozisyon, juventus’ta andrea pirlo’nun, fc bayern’de philpp lahm’ın oynadıkları stoperlerin önündeki mevki.

    takımın merkez omurgasını bu şekilde yeniden yapılandırmak isteyen mancini’nin nereye koştuğunu, kanatlara yapılan transferleri, özellikle de alex telles takviyesini eklediğimizde daha iyi anlıyoruz. mancini’nin büyük fotoğrafında şu var: merkezi ve kanatları birlikte çalışan, pas yolları sürekli açık, saha yayılımında sadece topun bulunduğu noktayı esas alan, fizik kalitesi çok yüksek, topa sürekli baskı yapan, tek blok halinde oynamayı başaran geniş bir oyuncu grubu. galatasaray ve mancini bu yolun başında bulunuyor.

    daha da kısası şu: futbol, klişelerden uzakta kalmayı gerektiren müthiş dinamik bir oyun. bu oyunu anlamaya çalışırken tüm klişelerden ve statik görüşlerden uzak durmakta fayda var. yerinden kıpırdamayan statik ağır taşlar üzerinden oyunu okumaya çalışmak yerine birbirlerine çarpa çarpa yuvarlaklaşan çakıl taşlarının ötesindeki ufka bakalım.

    “göğe bakalım.”

    *
  • 5558
    benim nazarımda 2 artısı oldu, kötü zamanda gelip 2 gün sonra geleyim de takım juve deplasmanını atlatsın demedi, gitti çatır çatır puanını aldı, ikincisi ise giderken tazminat peşinde koşmaması oldu. bu yönleri ile her daim iyi anarım.
    lakin şunu da unutmam; döneminde fener neredeyse nisan'da şampiyonluk kutlamıştı.
    özetle seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli sinyor.
App Store'dan indirin Google Play'den alın