resim
Ömer Çatkıç
Görev:Yardımcı Antrenör
Takım:-
Yaş:51
Uyruk:Türkiye
  • 421
    2000'li yıllarda galatasaray'a karşı file bekçiliği yaptığı her maçta devleşen, barthez'e dönüşen anadolu kalecisi. şu günlerde ali şaşal vural gibi pek çok kalecinin fenerbahçe'ye karşı istisnasız her maçta çuvalladığını düşündükçe süper lig'i hard mode'da oynuyormuşuz gibi hissettiriyor kendisini hatırlamak.

    yanlış da anlaşılmasın, ben kendisini olumsuz hatırlamıyorum. ben böyle olmasını isterim zaten, rakiplerin bize karşı kendisini göstermek için ekstra motivasyonla oynamasını isterim. böyle kazanmak isterim. keşke birazını diğerlerine de gösterseler diyorum sadece.
  • 404
    onlar üç kişilerdi: ömer, serdar ve volkan. futboldan soğutan, insanı sinir krizine sokan üç kaleciden biridir.

    diğer ikisi için;
    (bkz: volkan demirel)
    (bkz: serdar kulbilge)

    daha sonra gördük ki, bu ömer isimli arkadaşın farklı ilişkileri de varmış. tabi, bunlar gün yüzüne çıkan... bir de görünmeyen ve hep karanlık kalacak kısmı var.

    (bkz: 21 nisan 2001 fenerbahçe gaziantepspor maçı)
  • 353
    kötü kaleciydi ama çok da kötü bir karakterdi.

    kurtulduk diye sevinirken televiyonda görmeye başladım. sebebi basit: futbolcuyken galatasaray düşmanı olduğunu her maç ilan ettiği için, medyada yer bulması da o denli kolay oldu tabii. kendisini görünce kanalı değiştiryorum da saçma sapan spor programlarıyla vakit kaybetmiyorum. en azından o işe yarıyor.
  • 354
    ntvspor'da geçen gün muslera'nın çok iyi bir kaleci olmadığını söyledi. iyi kaleci ama bence çok iyi bir kaleci değil dedi. çok iyi kaleci olsa şampiyonlar liginde takımını kurtarırdı. benim için çok iyi kaleci budur dedi. muslera bizim ligimizde iyi bir kaleci, çok iyi bir kaleci değil bence dedi.

    herkes istediğini söyleyebilir, düşünebilir aslında. asıl beni üzen şu ki: bu futbolu bırakan arkadaşlar yorumcu oluyor. bu adamları yaşı sebebiyle izleyememiş ve yorumlarını dinleyen arkadaşlarımız ise bu eski futbolcuların yorumlarını ciddiye alıyor. bu futbolcular oynadıkları dönemde çok iyidir heralde ki yorumcu yapmışlar, dedikleri de doğrudur heralde diyorlardır. yani bilmesek mesela mustafa doğan, ömer çatkıç, ilker yağcıoğlu vs. çok iyi futbolcular falan diyeceğiz. ne oynadığınız belli, onu da nasıl oynadığınız da belli. düne kadar kalede nasıl vakit geçiririm, tribünleri nasıl tahrik ederim diye uğraşan adam geldi mesela muslera'yı beğenmiyor. futbolu da bıraktı ya atış serbest. futbolu bırakmamaış olsa volkan babacan'ın mort oluşu misali meslera bir gol yazardı belki kendisine. şu yaşamspor balçova mı balçova yaşamspor mu onun kalecisi bizle dalga geçtikten sonra 9 gol yediydi diye hatırlıyorum. emekli olmayan futbolcuları göt etmek kolay ama ömer futbolu da bıraktı. özellikle yaşı küçük olan insanlar ömer'i dinleyip ciddiye falan alacaklar işte ben ona üzülüyorum.
  • 169
    bu adamı hala savunabilen galatasaray taraftarları olması enteresan.kendisi bugün hiçbir şey yapmasa bile geçmişteki vukuatlarından dolayı sağa doğru elini kaldırsa bir ibnelik vardır benim için şu saatten sonra o derece gıcığım bu adama.

    hatta babamla konuşuyorduk maçtan önce,5 atsak şuna fenere atmış gibi seviniriz diye o kadar nefret ederiz kendisinden ailecek.

    işin özü bu maçta·* vakit geçirmediği karaktersiz olmadığını göstermez ki bana göre tam kaypaklaşmaya başlıyordu ki golü bulduk.
  • 363
    bizim maçlarda oyundan en az 10 dk kendi başına çalan kaleci. gaziantep, gençlerbirliği, bursa, antalya arası gitti geldi ama hiç değişmedi. galatasaray'a karşı ne kadar çirkef, ne kadar provakatör, ne kadar futbol katili olunur konusundaki rekorlarını her maç geliştirerek çekti gitti yeşil sahalardan. son olarak 11-12 senesinde karlar altında oynadığımız bir antalya maçı vardır ki; o maçta en az 20 dk çalmıştır. hakem mi? sadece uyarma. ömer yaptıkları ile bol bol uyarılıyordu zaten. maç sonu elleri kolları açıp provakasyona tam gaz devam hareketler... sevmezdim kendisini hem de hiç. bize şeytan kesilirken, fenere tam bir köyden indim şehire başrol oyuncusu idi kendisi ayrıca. güzel bir şey demek gerekirse; milli takımın en büyük başarıları olan 2002 dünya kupası ve 2003 konfederasyon kupası 3.'lüklerinde kadroda bulunmuştu.
  • 375
    şu adamla aynı düşüncede olacağıma inanasım gelmezdi ama çok doğru demiş. semih kaya kim ki gencecik çocukların saçlarını onların rızası olmaksızın kesebilir? takımın abisi ya(!) devrecilik yapıyor, çömezlerini eziyor aslanım benim. e sen böyle baskı altına alırsan bu çocuk antrenmanlarda çekine çekine oynamayacak mı abilerinden? pardon ulan çocukların özgüvenli olması, abilerine karşı kora kor mücadelesi vermesi senin işine gelmeyecekti ya unutmuşum. evet doğru pısırık kalsın bu çocuklar, yabancı sınırı 1 olsun. semih 35 yaşına kadar oynasın. sonra arkasından gelen devrecilikle yetişecek bu gençler, olmamış halde formayı kapıp semih'in ayak izlerini takip etsin. ama semih dene şu tip kendini oldum zanettiği için bu durum normal. adam ben kimim neden benden topçu olmadı demiyor.
  • 106
    30 ekim 2010 galatasaray antalyaspor maçından sonra yaptığı açıklamalarla, kendisine ve ailesine edilen küfürlerden hoşlanmadığını açıkça ortaya koyan kalecidir. fakat yaptığı hareketler ve maç içinde takındığı tavırlar sebebiyle bu küfürlerden hiç bir zaman yakasını kurtaramayacak olan futbolcudur. eğer sen sırf tribüne inat olsun diye vakit geçirmeye devam edersen o tribünde sana sövmeye devam eder..

    sevgili taraftarımıza gelince; ömerin tribünlere şov yaptığı maçta* bende tribündeydim. bende küfür ettim bende sövdüm. fakat şunu unutmayalım: biz galatasaray taraftarıyız. milletin anasıyla babasıyla teyzesiyle işimiz yok. artık küfür etmeninde bir adabı olduğunu anlayalım. ömer çatkıç'ı günahımı sevdiğim kadar sevmediğim bir gerçek, fakat o adamın annesi bu küfürleri haketmiyor.

    oğlunun maçını izlemek için tv karşısına geçtiğinde kendisine küfür edilmesinin hoş bir şey olduğunu düşünen varsa sadece alkışlıyorum. devam edin...
  • 218
    sene 1974 aylardan ekim bir salı günü sabahı serin bir güne uyanıyordu eskişehir. porsuk çayının kenarında bir gecekondu da yaşayan çatkıç ailesinin evinde tatlı bir heyecan vardı. ayşe hanım hamileydi ve aileye yeni bir birey gelecekti. güzelce bir kahvaltı yaptılar ve eskişehir devlet hastanesinin yolunu tuttular. ayşe hanım dokuz ay on gündür bu anı bekliyordu ve sancıları başlamıştı. sancılar nedeniyle çok acı çekiyordu. saatler ilerliyor ayşe hanım sancıdan kıvranıyor ama çocuk bir türlü gelmiyordu. daha sonra ayşe hanım’ın bulunduğu odaya beş tane daha anne adayı getirdiler. kimisi bir-iki ay kimisi on-onbeş gün erken doğum yapacaktı. ama ayşe hanım için zaman tamamdı dokuz ay on gün olmuştu. sadece çocuğun doğmasına sıra gelmişti. derken kadınları odadan tek tek alıp götürdüler. her seferinde dışarıdan bir “ıngaaa” sesi geliyor ve kadınlar doğumlarını gerçekleştiriyordu. ama akşam olduğu halde ayşe hanım bir türlü doğum yapamıyordu. saatler birbirlerini kovalıyor ve bu sırada ahmet bey dışarıda paket paket maltepeleri içip bitiriyor, hatta içmiyor sünger gibi çekiyordu. volta atmaktan ayaklarının altı sızlıyordu. çocuk tam gelecekken sanki birden vazgeçip doğmak istemiyor gibiydi. doğum geciktikçe gecikiyordu. ertesi sabah olduğunda yeni kadınlar geldi odaya akşam olduğunda gelen bu kadınları hepsi doğumlarını gerçekleştirirken ayşe hanım hala doğumu yapamamıştı. bu böyle iki-üç gün daha devam etmiş ve ayşe hanımda derman kalmamıştı. ahmet bey de ondan farklı değildi. paket paket bitirdiği maltepelerde cabasıydı. gelen tüm kadınlar ya zamanında ya da erken doğum yapıp gidiyordu. ama ayşe hanım doğuramıyordu. sanki ufaklık zili çalıp kaçıyor tam gelecekken birden kayboluyordu. artık hastane de yedinci gün bittiğinde doktorlar bu sefer tamam geliyor dediler. birazda doktorların zorlamasıyla bir erkek çocuk dünyaya geldi. ebesinin götüne attığı ilk şaplağa rağmen çocuk bir türlü ağlamıyordu. ebesi bir-iki defa vurduktan sonra çocuk en sonunda ağlamaya başladı. ayşe hanım yorgunluktan kendinden geçmiş uyuya kalmıştı. dışarıda bekleyen ahmet bey de dışarıda son sigarasını bitirmek üzereydi. ebe hanım çocuğu ahmet beyin yanına getirerek “bir erkek evladınız oldu” dedi. ahmet bey heyecandan bir şey diyemedi. ama sonra sevinçten bağıra bağıra hastanenin koridorlarında koşmaya başladı. adam nasıl sevinmesin ayşe hanımla birlikte ilk çocukları olan tamer’den sonra senelerce beklediler bir çocuk daha sahip olmak için. bu çocuklarına da “ömer” ismini verdiler.

    zaman çok hızlı akıp gidiyordu ve ömer altı ayını dolduruyordu. her şey iyi güzeldi ama ömer bir türlü gülmüyordu. gözleri hala görmüyordu. normalde bu dönemlerde oturabilip etrafı izleyebiliyor olması gerekiyordu. ama görmesi ancak bir yaşında düzelmeye başladı. nihayet ki bir buçuk yaşında da ancak oturmaya başlamıştı. iki yaşına geldiğinde ise dişleri hala çıkmamış ve henüz “agu” bile diyememişti. sancılı bir bebeklik geçiriyordu ömer. akranları her şeyi zamanında yaşarken o hep geriden geliyordu. en nihayet yürümeye de başladığında yaşı üç olmuştu.

    ve sancılı okul yılları;
    ömer hayata hep geriden başladığından okula da pek alışamamıştı. kafası fazla basmıyor ve alfabeyi geç öğreniyordu. akranları ilk okul beşinci sınıf bilgilerini yalayıp yutarken o hale üçüncü sınıf bilgilerini daha yeni öğreniyordu. biraz da öğretmenlerinin de yardımıyla ilk okulu bitirip orta okula başladı. orta okulda da değişen bişey olmadı. tek farkı vardı o da okula hep geç kalmasıydı. orta okul da okuduğu süre boyunca sabahları okunan “türküm, doğruyum, çalışkanım…” diye başlayan öğrenci andı’na hiç yetişemedi. öğretmenleri de bu durumdan bıkmıştı. sırf bu geç kalmalar yüzünden okul müdürü sonra tüm yurda yayılacak olan “geç kağıdı” denen şeyi buldu. müdür artık otomatiğe bağlamıştı. her gün için düzenlediği geç kağıtlarını hademeye teslim etti. hademe de çocuğuna bahşiş veren veli gibi ömer okula gelince eline tutuşturdu bu kağıtları. diğer çocuklar futbolcu kartları biriktirirken o geç kağıdı biriktiriyordu. neyse ki sidik zoruyla da olsa ortaokulda bitti. anadolu lisesi sınavlarına geç kaldığından giremedi. bu nedenle düz bir liseye yazıldı. gerçi sınava da yetişse de sonuç pek değişmezdi ya neyse.

    ortaokul’un bir kopyası gibi geçti lise yılları. bu sefer ki tek fark kamışa suyun yürümesi ve düz duvara tırmanma yetisiydi. kadın denen şeyi keşfediyor ve pipinin sadece işemek için olmadığını öğreniyordu. tabi ki otuz bir çekmekten de öteye gidemiyordu. zaten okula basmayan kafası bu nedenlerle hepten dağılmıştı. babası ahmet bey bu durumdan çok şikayetçiydi. okuldan alıp bir tamirci atölyesinde çalıştıracaktı ama bari lise bitsin diye dişini sıkıyordu. ömer okul haricinde yaptığı tek şey futbol oynamaktı. ama futboldan anlamadığı için mahalle maçlarında arkadaşları sadece ihtiyaç olduğu zaman onu kaleye koyuyorlardı. devamlı kalede oynamaktan kaleciliğe de alışıyordu. neyse ki bu süre zarfında ite kaka da olsa liseyi bitirdi. ahmet bey belki okur diye onu zorla öss sınavlarına soktu. sınava tam zamanında gitti. sınav süresini son saniyesine kadar kullandı. herkes sınav kağıdını teslim ettikten sonra en son o teslim etti kağıdını. ama sonuç felaketti açık öğretim’i bile kazanamamıştı.

    ahmet bey de artık anladı ömer’den bi bok olamayacağını ne yapsın bir tamircinin yanında çalışması için yerleştirdi onu. ama oraya da sürekli geç kaldığından patrondan sürekli dayak yer oldu. o da sabahları işe gitme bahanesiyle evden çıkıp arkadaşlarıyla futbol oynamaya başladı. işi böylece bırakmış oldu. bazı arkadaşları eskişehir alt yapısında oynuyordu ve arada bir onları izlemeye gidiyordu. alt yapı hocalarından birisi antrenmanda kaleci eksikliğinden dolayı onu yanına çağırdı. yaşını sordu. “on yedi” dedi. hoca içinde “baya da varmış” dedi. “kaleye geçer misin” dedi. “geçerim” dedi. bu böyle uzunca zaman devam etti. en sonunda hocaları onu temelli takıma aldılar. geçte olsa formaya ısınmaya başladı. artık babadan da saklayacak bir şey yoktu. ahmet bey her ne kadar kızsa da o da arada bir gidip onu izlemeye başladı. zaten ahmet bey’de eskişehirsporluydu.

    kazma da olsa artık o bir kaleciydi ve paf takımla maçlara da çıkmaya başladı. yavaş yavaş a takımla idmanlar çıkmaya başladı ve en sonunda a takım kalecisi oldu. a milli takım da bile oynamaya başladı. ama bir alışkanlığını bir türlü bırakamıyordu. takım sahaya çıkarken en son o çıkıyor, maç bittikten sonra da soyunma odasından en son o gidiyordu. degajları çok geç yapıyor, oyunu sürekli yavaşlatıp soğutuyordu. geç kalmak, geciktirmek onun hayat felsefesi olmuştu. takım arkadaşları ve hocaları ondan bu yüzden çok şikayetçiydi. takım otobüsü sürekli onu bekliyordu. kamp dönemlerinde arkadaşları onu okey’e, batağa almıyordu. çünkü saatlerce bekliyordu bir taş, bir kağıt atmak için. ayrıca girdiği tuvaletten çıkmakta bilmiyordu. sanki senelik şıçıyordu pezevenk.

    yirmi iki yaşına gelmişti ve takımda oynadıkça az çok para kazanıyordu. o da kazandığı bu paralarla geç de olsa bir kadınla birlikte olmak istedi amacı bir sevgi, aşk yaşamak değildi. onun olayı artık sadece deliler gibi sevişmekti. ama haklıydı milli takımda oynuyordu ama 22 yaşına geldiği halde gerçek anlamda milli olabilmiş değildi. kendisini milli yapacak olan kuzeyyaka’da bulunan kerhanenin yolunu tuttu. bir kadınla anlaştı ve geçte olsa ilk kez milli oldu. bu onun ilk sevişmesiydi ama nedense hayatı boyunca “geç kalma, gecikme” denen olgu ilk kez işine yaramış ve saatlerce sürmüştü bu sevişme. sonuçta mutlu ve mesut bir şekilde ayrıldı kerhaneden. takım arkadaşlarıyla yaptıkları karılı kızlı muhabbetlerde genelde konu hep erken boşalmaya gelirken o hep geç boşalmaktan bahsediyordu. takım arkadaşları daha da bi gıcık olmaya başladılar. neyse ki kaleciliğe başladığı eskişehirspordan gaziantepspora transfer oldu da takım arkadaşlarından dayak yemekten kurtuldu. kazandığı parayla bir araba aldı. ama ehliyeti dördüncü sınavından sonra alabildiği için kullanmayı da çok iyi beceremiyordu. zaten çokta becermesine gerek yoktu. yetmişten yukarıya çıkmışlığı yoktu. dördüncü vites ona çok uzaktı.

    yaşı ilerliyordu ama henüz bir sevgilisi olmamıştı. özge diye bir kadından hoşlanmaya başladı. ona açılması bir senesini aldı. bu onun ilk sevgilisiydi ve bu heyecanı ilk kez yaşıyordu. ne yapacağını ne edeceğini de pek bilmiyordu zaten. genelde özge hanım şunu yapalım, buraya gidelim diyerek ilişkiye yön veriyordu. buluşmak için sözleştiklerinde buluşmaya en son hep ömer geliyordu. adam yedisinde neyse yetmişinde de oydu. özge hanım ilk başlarda ses etmiyordu ama bu devamlı olunca hafiften sesini de yükseltmeye başlıyordu. gerçi uzun süreli bir birliktelikten sonra özge hanım artık alışmıştı. o da buluşmak için sözleştikleri saatten bir saat sonra gidiyordu nasıl olsa ömer geç kalır diye. ama yine de ilk o oluyordu randevulaştıkları yerde. yemek yiyorlar, beraber vakit geçirip sinemaya gidiyorlardı. gerçi hiç bir zaman gittikleri sinemanın ilk perdesini izleyemediler. neden diye sormayın bile.

    bu uzun süreli bir beraberlikten sonra ömer’in yaşı yirmi yedi olmuştu. özge hanım artık bu ilişkiyi resmiyete dökmek istiyordu ama ömer hiç oralı değildi. özge hanım imalarda bulunuyor, sözü evliliğe getiriyordu ama ömer konuyu hep değiştiriyordu. ama sonuç belliydi ömer daha fazla kaçamazdı bu yolun sonu evlilikti. sezon bittikten sonra sıcak bir yaz akşamında evlendiler. ömer, evlilik teklifini bile ilk kez düğünde etti. 2 sene sonra da kaan diye bir çocukları oldu.

    bu süre zarfında gençlerbirliği, bursa tekrar gaziantep ve en son antalyaspor’da oynadı ve halen antalyaspor’da oynuyor. yine sahaya geç çıkıyor, yine degajları çok geç yapıyor, yine oyunu soğutuyor. sırf bu yüzden oynadığı takımlarda topla oynama yüzdesi onun sayesinde artıyordu.
App Store'dan indirin Google Play'den alın