• 1
    bir kaç gündür gereksiz bir gerginlik var sözlükte. nba başlıkları tartışması yüzünden sözlük sözlük olmaktan çıktı, son günlerde girmek dahi istemediğim bir yer oldu. eskiden böyle değildi lan, ben sözlüğe bir gün giremediğimde ertesi gün heyecanla başına otururdum bilgisayarın. yine tartışma vardı yine kavga vardı ama bu kadar değildi. kimse kendini kaybetmiyordu bu kadar.

    o kadar gereksiz bir gerginlik var ki, hakkaten anlayamıyorum. tahammülsüzlük had safhada, milletin sinir stres boşaltma yeri olmuş sanki burası, hoşgörü diye bir şey kalmamış.

    şu kavganın içinde olanlar, misilleme niyetine başlıklar açanlar, nickaltından birbirine laf sokmaya çalışanlar; bir dakika oturun düşünün, şu sözlüğü ne hale getirdiğinize bir bakın da ne kadar aptalca, ne kadar çocukça bir tavır içinde olduğunuzun farkına varın.

    sözlüğü şu hale getirmeye hakkınız yok, kendinize gelin artık.
  • 2
    arkadaş, dayı, hala, enişte neysen ne işte. ben daha doğmamışken ya da agularken ne biliyim işte proteinken senin nerde ne yapıyor olduğun vallahi billahi umrumda değil.

    akıl ile yaş doğru orantılı ilerlemez. zamanla ise armutlar olgunlaşır. armut olmayın lütfen. armutsanız da olgun olduğunuzu sanmayın. çocuklar artık mahalle arasında bile demiyor bunları.

    selametle...
  • 3
    sözüm moderasyona ;

    sözlüğün son günlerindeki hali malum. bleech'i severiz sevmeyiz destekleriz desteklemeyiz fakat istemeyerek de olsa başlatmış olduğu bir gerginlik söz konusu. diğer yazarlar da bleech'i eleştirmek, yaptıklarının kendilerince gereksiz ve saçma olduğu gözler önüne serebilmek için sözlükte bilgi kirliliği yaratmaya başladılar. bilgi kirliliği diyorum çünkü onların da verdikleri sözlük yasalarına uygun paylaşımlar fakat "gerekli bilgi" sıfatına sahipler mi sizlerin takdirine bırakıyorum. bu duruma bir çare bulmak moderasyonun görevi. burada, bir vakit bulup da sözlüğe girebilmeyi dört gözle bekleyen diğer yazarların sözlük sevgisi ile oynanmakta, sözlük artık açık ve saf bilgilerin olduğu, tartışmaların bile seviyeli yapıldığı bir ortamdan gittikçe uzaklaşmakta, kutuplaşmalar oluşmaktadır. galatasaray yönetimine "kutuplaşmayı bırakın hedefe giden yola çomak sokmayın" diyen bizler kendi sözlüğümüzü aynı bataklığa doğru sürüklemekteyiz. diğer takım taraftar gruplarının kıskanarak dışarıdan seyrettiği galatasaray sözlük'ü yine onlara malzeme yapacakları durumlara sürüklememeliyiz.

    sayın moderasyon ;

    bu duruma bir son verin. çözümü bulun ve bu keşmekeşi artık bitirin. yazarların entrylerini az nitelikliden çok nitelikliye doğru sıralama yapıp, nedensiz veya nedeni dahi anlaşılamamış gerekçelerden dolayı silmeyi kısa bir süreliğine kenara bırakıp, bu işe bir çözüm bulun. bulun da sözlüğümüzü bize geri verin.
  • 5
    bir süredir gereksiz yere sözlük içinde gerilimler ve dolayısıyla bazı hoş olmayan şeyler yaşanıyor. bütün bu tartışmalar içersinde hala bir çözüm bulunabilmiş değil. gelin biraz sağduyulu olalım, karşımızdakilere empatiyle yaklaşalım. bunu sağlayabilirsek zaten doğal olarak bu tartışmalar bitmiş olacak. sonuçta hepimizin çabasının adı galatasaray.
  • 6
    06.03.2009'dan beri sözlükte yazıyorum, neredeyse sözlükte ilk kavga benim yüzümden çıkmıştı hakan şükür'ü eleştirince o zamandan beri sürekli yazar arkadaşların atışmasına şahit oldum, bazen ben de katıldım ama uzun vadede şunu anladım ki gerçekten kavga etmek isteyen insanlar hariç cidden kavga etmek gereksiz, kime neden inat entry giriyorsun, hadi girdin diyelim neyi değiştiriyorsun, sidik yarışı gibi başlıklar açılıyor 150 başlık, bunu eleştiren kişiler de ardından 150 entry giriyor olay büyüyor, tüm bunların sebebi artık takımımızın transferlerinin iyi olmasından kaynaklanan şımarıklık mı yoksa boş zaman bolluğu mu bilemiyorum ama cidden hoş görünmüyor, sol frame kapatmak marifet değil inanın beni bilen bilir fotoğraf paylaşırım açın bakın ben millet rahatsız olmasın diye gece paylaşırım fotolarımı, herhangi bir sohbeti bölmüş gibi hissederim üst üste entryler girersem biraz da böyle düşünmek lazım.

    bazen insan yeni bir ortama girdiğinde kendisini tanıtmak, kabul ettirmek için bişeyler yapar, inat eder, güçlü gibi görünmeye çalışır hatta bunun için abukça şeyler de yapar, bu sözlüğümüzde de oluyor burda herkes sarı kırmızı değişen sadece tonlar kimisi koyu kimisi daha koyu, abuk subuk şeyler yazıp, inatlaşıp insanların nickinizi gördüğünde ciddiye almamasını sağlamayın, ayrıca biraz barışçı olmak lazım ayar vermenin hiçbir çekici yanı yok yarın öbürgün o arkadaşınla zirvede karşılaşacaksın selamlaşacaksın belki de birasını içeceksin.

    sözlükte pırlanta gibi insanlar var, galatasaray için uğraşanlar, sözlük için uğraşanlar, taraftar için uğraşanlar, elinden geldiğince sosyal sorumluluk kampanyalarında görev alanlar var bu gruplara katılmak varken kavga edenler grubunu oluşturmak çok saçma değil mi?

    ayar verince sözlük yazarlarının bilgisayar başında seni çılgınlar gibi alkışladığını mı düşünüyorsun arkadaş? ya yazarlar "yine geldi nickini siktiğimin" diyorsa ne olacak, belki ileride sen çok ciddi bişey yazdığında s.klenmeyeceksin sırf bu sebepten. bunu mu istiyosun? ayrıca kavga gerektirecek bir konu olur ve bu galatasaray için olur ona da eyvallah ama bakıyorum bomboş konular bomboş laf sokmalar, herkesin fikri en uçta bu aralar mesela x kişisi ya o.çocuğu ya da süper sözlüğümüzde arası yok, o.çocuğu diyen süper diyene laf sokuyor diğeri de ona. eee bu sokum sayısını çoğaltmaktan başka ne işe yarıyor?

    kulüp olarak iyiye giderken bu kadar sorun olursa yarın öbürgün ayağımız tökezlediğinde buralarda durulmaz, lütfen canınızın sıkıntısını burda atmaya karar verdiyseniz daha faydalı işlerde atın. açın sözlüğümde pek popüler olmayan spor dalları ile ilgili tanıtım ve bilgi entryleri girin çok iyi oluyor (denedim %100 çalışıyor).

    nick altı laf sokma entrylerin bi boka yaramadığını görmemek için salak olmak gerekir, yaptım ordan biliyorum.

    gereksiz polemiklere gerek yok, sakin olalım, çok sevdiğim 10 numara bi abimin de dediği gibi sakin ol, hayat senin.

    *
  • 13
    ottan kıldan tüyden nem kapmayın amk ya. adam ilk sayfada başlıkları göremiyor diye ağlıyor amk. iki üç sayfa geriye gitmekten aciz. ben bleach'in açtığı başlıklara yazmıyorum. hatta kim kaç ribaund almış gibi sikko şeylerle bi insan kafasını niye yorar onu da anlamıyorum ama onu açtığı başlıklardan rahatsız olmuyorum. zaten bi şey varsa ilk sayfada değilse arka sayfalardadır.

    bleach ile alakalı değil. iki üç sayfa arkalara gidemeyen üşengeç adamlar sorun çıkarıyor. bi de diyorlar biz okuyoruz ediyoruz.
    bi de şu okullar açılsın. amk liselisi, boş beleş sabaha kadar baykuş gibi uyanık kalan üniversiteli gebeşler derslerine dönsün de şu ergen havası dağılsın sözlükteki. adamların uğraştığı şeye bak amk.
  • 20
    her sene şampiyon olacağımızı, iki büyük transfer yapınca hemen şampiyonlar ligi kupasını kazanacağımızı, her maçı farklı kazanacağımızı zannetmeyin. bunlar olmayınca futbolcuları, teknik direktörü, yönetimi asıp kesmeyin.

    diğer taraftarlardan farkınız olsun. sabırlı olun. yenildiğimiz maçlardan da zevk almasını bilin. yakında burada "sneijder takıma katkı sağlamıyor gitsin" "drogba acilen gönderilmeli" gibi entry'ler okuyacağımdan çok koruyorum. nankör olmayın. balık hafızalı olmayın. takımınızı sevin.

    bu takımı ortalama 3-4 yaşlarında karşılıksız olarak sevmeye başladığınızı unutmayın. o zamanlar küçücük sarı-kırmızı bi şapkayı taktığınızda ne kadar mutlu olduğunuzu hem de kendinizi ne kadar galatasaraylı hissettiğinizi unutmayın. eleştiriyle itin götüne sokmayı birbirine karıştırmayın. her takımın kötü sezonları olur, olacaktır ama iyi sezonda bile bu kadar sert eleştiriler geliyorsa kötü sezonda takımı bırakanlar olur gibi geliyor bana. zira bu kulaklar "takım düzelene kadar galatasaray'ı tutmuyorum" diyenleri de duydu. kahvede her maç hakan şükür'e küfür edilirken içten içe ağladık da. gerçi sonra kralın leeds'e attığı golden sonra dönüp o küfür eden kalabalığa karşı "koyduk mu!" diye de sevindik o ayrı.

    diyeceğim o ki kusuru örtmede gece gibi olun, hoşgörüde toprak mıydı neydi işte beni de burda mevlana'ya bağlamayın.
  • 22
    haddim olmayarak bir tane yazmayı denemek istediğim mektup...

    aslında karışığım, yazmak istediğimi tam yazamadım. hala daha da yazamayabilirim. bunun için en başından bir özür diliyorum...

    böyle bir olayın(bkz: #1440718) ardından bu kadar övgü almak garip geldi gerçekten. sanki rahmetliyi kullanıyormuşum gibi hissettim. o yüzden utandım epey.
    bir iki cümleyle bir anda bu kadar büyük ünvanlara sahip olmak ayrıca garip geliyor bana, o yazanların değer verme biçimidir ama pek bişey diyemem yine de..

    ikincisi ben sözlük yönetiminde değilim. yani admin ya da moderatör gibi bir durumum yok. 3-4 sene önce muhbirliğin belli kişilere verildiği dönemlerde muhbir olmuşluğum var sadece. önce bütün nesile verildi, yazdaki kapanıp açılma olaylarında hepten kaldırıldı zaten o işler malum. ancak tevazunun alemi yok, moderasyondanmışcasına uğraşmaya çalışıyorum imkanım dahilinde. bazen mesajla yardım/müdahale etmeye çalışıyorum, bazen doğrudan entrylerle uyardığım oluyor, hiçbişey yapamıyorsam sol frame i darmadağın ederek insanları bi şekilde dürtmeye çalışıyorum... bu yüzden genelde yönetimden biri gibi algılanıyorum dışardan.

    sözlükte siyaset konuşulması, içerik sınırlaması, moderasyonun tutumu vs. konularda çok sert yazılarım vardır. bu yazıların neredeyse tamamı yerinde duruyor. denk gelmiş olanlar zaten bilir, hiç okumamış olanlar ilgili başlıkları az biraz kurcalayarak okuyabilir. hala daha da karşıyım çoğu şeye. ha diyeceksin peki nasıl karşı olmak bu..

    birincisi tabi olayın insani yönü.

    ikincisi ve en önemlisi benim, bu tarz konulara müdahale edenlere yapıştırdığınızın aksine, insanların istediğini düşünmesine ya da yazmasına karşı olmamam...
    karşı olduğum insanların sözlük kurallarından dışarı çıkması,
    birbirlerine sade ve sadece hakaret edip düşündüğünü dikte ettirmeye çalışması,
    güya matemde olup yas tuttuğumuz bir günde bile böylesine bir öfke selinin hakim olması...
    dün(11 mart 2014) yaşananlar sadece bir örnek, çoğu konuda malesef hep böyle bu.
    canımı sıkan ve karşı olduğum bu.. moderasyonun bazı konulardaki hepten yasakçı görünmesinin asıl nedeni bu. çoğu kullanıcı malesef art niyetli ve bilenerek geliyor. değil beş, beşbin kişilik bir moderasyon ekibi de olsa yine aynı şekilde olur sözlük. üzücü olan o...

    bu konulara girmiyoruz, yazanlara bu doğrultuda engel olmaya çalışıyoruz diye insanlar bizi yaftalayıp duruyor. berkin elvan olayı özelinde konuşmak gerekirse, açık açık yazıp anlatmam gereken birkaç şey var maalesef...

    iki gündür sözlükte yazılan malum konudaki entrylere müdahale eden/etmeye çalışan yazarlar da en az sizler kadar insan., en az sizler kadar herşeyin farkında. sizin yaşadığınız hassasiyeti anlamıyor, bizzat yaşıyorlar. belki de çoğu şeyi yazmak onların içinden de gelse kendilerini tutmayı başarıyorlar.
    federasyon veritabanlarının en dibindeki amatör topçuları arayıp bulup sol framee taşımak yerine hepimizin üçer beşer yazdığı türden entrylerle de yapılabilirdi pek tabi. ancak burası bir sözlükse ve kuralları varsa yapılması gereken o kurallar çerçevesi içinde birşeylerin yapılması idi. çoğuna katıldığı entryleri silmek durumunda kalan, bu yüzden linç edilen insanların da isteği aslında bu kadar basitti.

    bayağı uzun oldu ama, bilmem buraya kadar okur musunuz, okuduklarınız ne uyandırır ama..
    böyle işte...

    edit: hadi eyvallah...
  • 23
    sevgili sözlük yazarları...

    sizlere "asker mektubu" temalı bu entryi her haftasonu evde olsam da yaklaşık bir ay sonra ilk defa, o da bu entryi rahatça yazabilmek için, açma gereksinimi duyduğum bilgisayarımdan; acemi birliğindeki psikolojik danışmanın "kendini iyi hissettirecek birşeyler yap" önerisi üzerine yazıyorum. bazılarınızın malumu olduğu üzere 11 ağustos tarihinden bu yana "mecburi hizmet" adı verilen bu zorlu mücadeleye başlamış bulunuyorum. haftasonları twitter'da orda burda görünüyor olsam da istisnalar harici buraya birşey yazmayacağımı beyan etmiştim. istisnası bir kenara, içimde biriken yığınları bir nebze boşaltabilmek adına klavyemin tuşlarıyla oynuyor halde buldum kendimi...

    20 gündür, bu görevi yapmış olanların çok derinden bildiği, henüz başlamamış olanlarınsa kulaktan dolma bilgilerle tanımaya çalıştığı bambaşka bir alemin içindeyim; bir zamanlar güzel olan adanın her tarafından gelen 200 kadar "çavuş adayı" ile birlikte... gerek "askerlikten soğutma" diye bir suçun varlığı, gerekse resmi evrakta "personel" olarak anılacağımız bir yıl içinde "istihbarat kırıcı" faaliyetlere katılmayacağımızı taahüt ettiğimizden; en çok da bu iki "faaliyet"in tam kapsamını kestiremediğimden dolayı nelerden bahsedip bahsedemeyeceğimi tam olarak bilmiyorum. net olarak bildiğim tek şey bu 20 günün hayatımdaki en zor 20 gün olduğu ve bunun gibi 345 gün daha geçirmek zorunda olduğum.

    ortalama bir günü 3-4 "sivil" güne bedel olsa da burayı anlatmak için birkaç kelime yeterli olur. kafaya yazılması gereken kelime ise mahrumiyet. 365 tane kocaman günden, o güne sığdırılabilecek iyi ya da kötü anılardan, duygularından, düşüncelerinden, herşeyden ve herkesten mahrum kalıyorsun. sabah 5 civarı başlayıp 9 buçuk civarı koğuşlarda yapılan sayımla biten günler boyunca ne yapacağından ne hissedeceğine, ayakkabının bağcıklarını nasıl bağlayacağından tuvaletin nasıl yapacağına kadar hiçbir şey hakkında en ufak bir hükmün yok. bu gerçekten korkunç ve 20 değil 20000 günlük asker olsam yine de kabullenemeyeceğim bir durum.

    bir diğer kelime ise tezat. hayatının bir senesine sorgusuz sualsiz el koyan bir kurumu temsil eden kişinin 1 dakikalık gecikme için "kimsenin vaktini çalmaya hakkınız yok" diye insanları azarlayıp ceza vermeye çalışması, "kız gibi" olduğunu belgeleyebilen kişilerin muaf olduğu bu hizmet(!) sırasında verdiğiniz son derece insani bir refleks sonrası "kız gibisin lan" diye başlayan bir fırça ve hırpalamaya maruz kalmak gibi şeyler burada son derece sıradan. yüksek lisans seviyesine kadar okumuş adamların çok basit 2-3 cümlelik bir tanım her sorulduğunda korku ve stresten ağzını açamayışından, ya da nükleer serpintiden koşarak kaçmayı öğütleyen eğitimlerden falan bahsetmiyorum bile...

    üçüncü ve son kelime ise kesinlikle avuntu. izin vakti nizamiye kapısına yapılan yürüyüş ve aile görüşleri dışında askerliğe dair en "somut" mutluluk avuntular. onun da ne kadar "somut" olabildiği, askerlikte mutluluğa dair derin ipuçları veriyordur sanırım. her eğitim arasında saate bakıp "biraz daha yedik" lafını etmek avutuların en büyüğü, kendi adıma kavuşursam yegane hayata tutunma sebebim. güneydoğuda falan boku bokuna ölüme gönderilen askerlerin varlığıyla, mükellef asteğmenin piyade okulu anılarıyla falan durumumuzun "kebap" olduğuna inanmaya ya da inandırılmaya çalışılıyoruz sürekli. inanmasan da inanmış olmalısın. çünkü başka alternatifin yok.

    iyiye ya da pozitife dair söylenebilecek tek şey ise farkındalık. bir güne ne kadar çok iş sığdırılabileceğinin farkına varıyorsun mesela. yıllardır yaptığın için sıradan zannettiğin "kafana estiği vakit kafana esen şeyi yapabilmenin" aslında ne kadar değerli olduğunu, sabahın köründe sokakları süpürüp çöp toplayan adamın neler hissettiğini, tuvalet temizlemenin ne demek olduğunu, gerçek yorgunluğu, gerçek acıyı, gerçek hasreti falan. en çok da kendi kendine oluyor zannettiğin işlerin nasıl yürüdüğünü öğreniyorsun. hayatı ve insanları anlamaya dair büyük bir farkındalık yaratıyor bu. atıyorum eskiden restoranda sipariş verirken utandığın garson çocuğun neler hissettiğini anlayabiliyorsun mesela. bütün bu insanlık dışı ortam içinde, çok insani bir öğreti oluyor. tezat demiştik ya, bu da böyle bir tezatlık işte...

    aslında günlerdir kafamın içinde birçok cümle geçti, bu entryi de defalarca kurguladım ama yine bambaşka bir yöne doğru kayıp gidiyor. bu da "içerideki" hayatın bir yansıması. düşünmek ve hissetmek için ne fazla şansın ne de fazla bir alternatifin olmasa da bir yere kadar kaçabiliyorsun. gün içinde duyguların çok defalar ve sık şekilde dalgalanıyor. buluta giren güneş hayata döndürürken iki dakika sonra tekrardan canından bezdirebiliyor. tam da "bugün iyi mi gidiyor" diye içinden geçerken kendini çalıların içinde sürünürken bulmak ağır bir darbe oluyor. ya da 14 saattir içinde şapır şapır terleyip toz toprağın çamur olduğu kamuflajı üzerinden güç bela çıkarıp kendini duşa atmak hayat öpücüğü kıvamında olabiliyor. bir anımız diğerini tutmuyor ama kaçmak için yırtınsam da negatif duygulardan sıyrılmak çok kolay olmuyor.

    aslında yıllardır yılan hikayesine dönen, kangren olmanın kıyısına gelmiş bu problem bir şekilde çözüleceği için giderken umutlu ve moralliydim. gün geçtikçe o moralin de avuntudan ibaret olduğunu biraz daha iyi kavrıyorum. asker mektupları adettendir "iyiyim, merak etmeyin" temalı olur, asker ailelerine çocuklarınıza moral aşılayın, evdeki sorunları yansıtmayın falan denir ya. o havalardan uzaktayım malesef. günler zor geçiyor, bazı günler hiç geçmiyor. askerde olmak bile bir birey için yeterince zorlu bir olayken komutanların taşşak oğlanı, psikolojik danışmanlık merkezinin müdavimi, bölüğün en zayıf halkalarından biri haline gelmiş olmak bu olayı iyice zorlaştırıyor. tüm iyi niyetiyle bu sürecin yükünü paylaşmaya çalışan insanlara rağmen, dışarıda bırakılanlara olan özlem ağır basıyor. meğer ne çok şey paylaşıyormuşuz, ne kadar büyük ve farklı bir dünya yaratmışız kendimize. evli barklı, nişanlı ya da sevgilisi olan bir dolu insan var. hatta sanırım 90 küsur adamlık bölükte ben ve bir diğer kişiden başka sap yok. onların halini düşünüp kendimi avutmaya çalışsam da pek faydası olmuyor, avuntu demiştik ya bir kere daha karşımıza çıkıyor. millet ankesörlü telefon başında sıra beklerken ben çoktan koğuşta uykuya dalmış oluyorum falan; kazanca gel...

    pazartesi günü 4. haftamız başlıyor. iki hafta sonra yapılacak kura çekimi kalan 11 ayda görev yapacağımız yeri belirleyecek. neresi çıkarsa çıksın oh çekebileceğimi sanmıyorum ama, olası bir kötü kuranın işleri daha da kötüye sürükleme ihtimali yüksek. ruh halim en az şafak kadar kadar, belki daha beter karanlık. o kadar ki arada bir gördüğüm ışıl ışıl(!) * rüyalar bile aydınlatamıyor, bütün gün iflahımızı kesen ağustos güneşi bile fayda etmiyor. en kötü anımızda bile aklımızdan hiç çıkmayan tek bir cümle var; bir gün gelecek bir gün kalacak.

    kalacak da benden geriye ne kalacak, asıl merak konusu o...

    hepiniz kendinize iyi bakın...
  • 24
    sevgili sözlük yazarları...

    yaklaşık bir aylık bir aradan sonra yeni bir asker mektubu ile daha birlikteyiz. biraz sözlükte bayramlaşma, biraz da haftasonu görüşlerinde elime alabildiğim telefondan yetişip haber veremediğim dostlara genel bir bilgi geçme adına bu satırları yazıyorum. bu ukalalığın sebebi biraz da #1552776 numaralı entry sonrası aldığım sayısız dönüş oldu sanırım. uzun yazıları pas geçenler dahil bütün sözlük ahalisinin bayramını kutluyor; sözlüğe, galatasaray'a ve herşeye dair hasretimi sarı kırmızı birer ambalaj içerisinde hepinize pay ederek gönderiyorum...

    hem yazmaya duyduğum hasret, hem de yazacak "bir sürü" şey olmasından sebep fazlasıyla uzun ve detaylı bir entry olabilecekken; geçen seferkinin aksine bu sefer oldukça "kısa kısa" geçeceğim. zira bu tatava bittiği zaman ne o yerden, ne de o yerde muhatap olmak * zorunda olduğumuz o canlılardan geriye en ufak bir anı bile kalsın istemiyorum.

    geçen mektuba göre şartlar daha ağır olsa da direnmeye ve didinmeye devam ediyorum. dert edecek ya da kafayı kıracak bahane arayan adamın hiç mi hiç zorlanmayacağı bir yer burası. günler geçtikçe işler rutinine oturuyor, bazı şeyleri bünye bir türlü kabullenemese de eskisi kadar dert etmiyor, kendimiz dahi çoğu şeyi unutsak da elbette ki hatırlayışları da aksatmıyoruz. araya bir şekilde karışmış birkaç iyi "adam" dayanak oluyor çoğu zaman, bazen anılar, bazen de hayaller...

    hayaller demişken, yamuk bir askeri şapkanın kenarına kondurulmuş "#10" dan bahsetmemek olmaz. umutsuz ve tam aydınlanmamış bir sabah sessizce siperliğin sağ köşesinde yerini almıştı, sağ dipten çıkıp maç kazandıran bir üçlük edasıyla "bir şekilde" yerine ulaştı. "bir yeni takipçi" diyerek aslında olmayan bir ipucu verirken muhterem bir sözlük yazarına bir kez teşekkür ediyorum. hayaller "teker teker" gerçeğe dönüşürken "sırada" ne olduğunu düşünmek bile apayrı bir dayanak oluyor çoğu zaman. içinde olduğumuz şartlarda anlamını yitiriyor gibi olsa da aslında her nefes alışımız bayramdı ve de bir umuttu yaşatan insanı....

    daha güçlü, daha yorgun ama daha inatçı bir şekilde...
    sevgiler & saygılar...
    daniel..