başarının en büyük ortağı, yalnızlıktır. ve maalesef takımımız da 4. senenin sonunda bu yalnızlık ile mücadele etmek zorunda kalmıştır.
şimdi bunu da yanlış anlayıp salıncaktan inmeyenlere, anadolu takımlarının saçma sapan bize bilenmesine falan bağlayanlar olacak mutlaka, olmasın. bahsettiğim yalnızlık o değil, aksine ben o tarz bir yalnızlıktan bu takım adına ancak memnun olabilirim. takım türkiye liginde yalnız olmalı ki bizim vizyon olarak takibimizi bu topraklarda aramaya çalışmasın kimse.
benim bahsettiğim yalnızlık başka. öncelikle yönetiminden, sonra üyesinden, daha sonra taraftarından, en sonunda zaten az olup başarı yüzünden rating kaybeden medyasından gelen yalnızlığı konuşacağız. ve konuşmak zorundayız.
bu yazı er meydanı. iğne de çuvaldız da şiş de hepimize girecek, şimdiden hazırlıklı olun. hazır hissetmeyen okumasın, boşluğa doğru devam etsin.
1 - yönetimin oluşturduğu yalnızlık
galatasaray futbol takımının bir kabuğu var. zaman zaman bu kabuğu esnetiyoruz, kırmanın ucuna kadar geliyoruz, tam "kırdık" diyoruz ama bir türlü kırılmıyor.
96-2000 arası döneminde de kırmaya çok yaklaştık, kırılmadı. o dönem hadi buna "ekonomik sıkıntılar" dedik, sineye çektik ve hayalleri başka bahara bıraktık hepimiz.
23-26 arası dönemde ise "kırdık" dedik, daha kırmamıştık. eksiklerimiz vardı, değişmesi gerekenler vardı, yapılması gerekenler vardı. yapılmadı. işte bunların yapılmamasının nedeni bence "yönetimsel yalnızlık" kategorisinde.
yani takımı yalnız, eksik bırakan yönetimde. hakkını savunamayan, sesini çıkaramayan, gerekeni yapamayan ama sıra poz vermeye geldiğinde en önde olan yöneticilerde. bunun içerisine kimi sokarsanız sokun, zaten biliyoruz işte. dursun aydın özbek, abdullah kavukçu, geçmiş dönemde ibrahim hatipoğlu , eray yazgan vs. kim varsa hepsini yazabilirsiniz içerisine.
bu 4 yıllık dönemin sonunda bu takımın yapılması gerekenlerini yapmayıp, takımı yalnız bırakanlar elbette birinci sırayı alacak. doğru hamleleri yapmayanlar, taraftarı ve hatta teknik ekibi kandıranlar, transferi bitiremeyenler... en büyük yalnızlığı yaşatanlar bunlar.
2 - üyelerin oluşturduğu yalnızlık
koskoca galatasaray değil 4 yıl üst üste şampiyon olmak 44 yıl üst üste şampiyon da olsa (inşallah bir gün) başkanlık seçimine tek başına sokulamaz. imkansız yani.
döndük, bugün bu üye arkadaşların neredeyse tamamı bu 4 yıllık vizyonu en başta oluşturan, geliştiren, kurduğu hayalin peşinden koşan en önemli ismi
* her divanda "seçilmiş değil atanmış" diye diye küstüren, uzaklaştıran ve sonunda galatasaray'ı daha vasat, daha yetersiz, daha beceriksiz insanların eline bırakmışlardır. buna ses çıkarmayan, bu vizyonu ortaya koyarak galatasaray'ın kabuğunu kırmasına bir kez daha olanak sağlayan yöneticiyi yalnız bırakan herkes aslında onun nezdinde galatasaray'ı yalnız bırakmıştır.
bugün divan kurullarına katılmayan divan üyeleri, genel kurullara katılmayan üyeler, aidatını ödemeyi seçim dönemlerine bırakıp da "sana oy veririz ama benim şu aidat borçlarını öde" diyerek oyunu galatasaray uğruna değil adadaki çay uğruna satan üyeler, şu anda içinde bulunduğumuz yalınızlığın en büyük 2. öznesi olmuşlardır.
3 - taraftarın oluşturduğu yalnızlık
aslında burası çok büyük, ama burayı bir sonraki başlıksız değerlendirmek eksik kalacak. çünkü üzgünüm sevgili taraftar kardeşim; ama sizler, bizler, hepimiz, tamamımız öyle saçma sapan insanlara öyle saçma sapan okunmalar, izletmeler kazandırdık ki bunca zamandır...
ve onların sözüne inanıp takımını, hocasını yalnız bırakan sen. yaa, dedim işte iğne de çuvaldız da şiş de burada. hepimize girecek.
4 sene üst üste şampiyon olmuş, şampiyonlar liginde geçen sezon son 16'yı görmüş, rakiplerini 4 yıldır ağlatmaktan ne yapacaklarını şaşırır hale getirmiş hocanı yalnız bırakıyorsun.
bak eksik başkadır, bu eksiği görüp eleştirmek başkadır ama yalnız bırakmak bambaşkadır. özellikle bekledim 1 tam gün geçsin üzerinden diye bu yazıyı yazmadan, kim ne diyor hangi taraftar ne düşünüyor diye...
ama sen kardeşim, o fenomen yaptığın futboldan herhangi bir çay tabağı kadar anlayıp anlamadığı belli olmayan adama güvenip, inanıp hocanı yalnız bıraktın. yine. hem de fahiş hakem hataları ile elinden alınmış bir maç sonrası. maç elimizden alınmasa da değişecek bir şey yok ya, neyse... kazandığımız maç sonrası girdiğin ilk başlığın yine "okan buruk" olduğunu, o başlığa girip istifa yazdığını da biliyorum ben.
gazeteciler, yorumcular, youtuber'lar, fenomenler...
bunlar mı bir takıma yön verecek, hedef çizecek? yapmayın allah aşkına. lavuğun birisi (yaşına da hürmetim yok artık, bir kere bile izlemediğim bir lavuk sadece) kampanya başlatıyormuş okan buruk gitsin diye, bak ya. vay anasını, nerelere geldik...
öbür lavuk (x'te fenomen olan bi tane var her neyse adını bile bilmiyorum) o da ayrı kampanya başlatıyormuş yine hoca gitsin diye.
gitsin dedikleri hoca da 4 senedir ligin içinden geçmemiş gibi ha.
*utanma ya, şurada iki taraftar karşılıklı dertleşiyoruz güzel kardeşim. bu lavukları sen başımıza çıkarmadın mı? sen takip etmedin mi? sen videolarını izleyip, yorumlar yapmadın mı?
kim bu lavuklar? ne kadar biliyorlar bu futbol dediğimiz oyunu? izlerken sen bunlar kadar bilmiyor musun da bunlara ihtiyacın var? ama bunlara kanıp hocanı, takımını yalnız bırakıyorsun ve bunda da yanlış görmüyorsun.
hocanı eleştir. yanlış yaptığında yanlışını söyle. gerekirse bağır çağır isyan et. ama günün sonunda ortada bir başarı varsa, bu başarı bu hoca ile 4 senedir geliyorsa ve sen buna rağmen 4 senedir de bu lavuklara inanıp "istifa" diyorsan bi dön bak geçmişe, nerelerden geldik buralara.
bu her hoca için geçerli. fatih terim'i de eleştirdik, roberto mancini'yi de eleştirdik, mircea lucescu'yu da eleştirdik, yahu efsanemiz hagi teknik direktör oldu biz onu da eleştirdik. ama başarılı olduğu sürece, bizi hedefe götürebildiği sürece, eleştiri doğru ama yalnız bırakmak yanlıştır.
4 - medyanın oluşturduğu yalnızlık
bu medya öyle bir şey ki (klasiği de sosyali de) en absürd şeyi söyleyen hep en çok rating'i alır biliyor musunuz? hatta bugünlerde çoğu kişinin galatasaray'lılığı yüzünden takip ettiği (filmlerinden falan olduğunu sanmıyorum) şahan gökbakar'ın eskilerde "dikkat şahan çıkabilir" programında bi skeç vardı öyle kenarda rating sayacı duran bi program, rating düştüğünde saçma sapan anlamsız bağırmaya başlayan bir sunucu vardı, bağırıp rating'i arttırır sonra devam ederdi. bir daha düşünce yine bağırırdı. hatırlayanlar olacaktır o skeci.
ben medyayı (özellikle son dönemdeki sosyal medyanın etkisi ile oluşan bilgi kirliliği nedeniyle) bu kadar güzel tasvir eden bir program - skeç falan istesem bulamazdım başka.
bu medyadaki lavuklar (biraz önce örnek verdiğim ikili de geçerli, hepsi de geçerli) öyle insanlar ki birisini takip etmeye başlamak adeta vücuduna bir sülüğün yapışması gibi. takip edip onun fikirlerini dinleyip, onun fikirlerini kendi fikrin zannederek hareket etmek emin olun medyanın en temel amacı.
siz takip ettikçe o sülük büyür, emdikçe emer sizi. farkında olmazsınız. siz takip ettikçe, izledikçe, dinledikçe, rating verdikçe o sülük o kadar büyür ki ondan başka bir şey takip edemezsiniz.
transfer haberciliğinden gideyim, anlamanız kolay olur. fabrizio romano kimdi abi "here we go" akımı başlamadan önce? 2-3 tutan haberi olmuş sıradan bir gazeteci. bugün o fabrizio dediğiniz adam dünyanın en büyük menajerleri ile birlikte çalışıp kulüpleri birbirine düşürüp o menajerin en yüksek parayı almasını sağlıyor. daily mail'de kendisi ile ilgili inanılmaz bir makale var mesela, norveç'teki kulüplere ve menajerlere oyuncularını pazarlamalarına yardımcı oluyor bu arkadaş aynı zamanda.
işte o sülük 2-3 transfer haberi ile, bi de söylemle (here we go) büyüdü, büyüdü, büyüdü bugün geldiğimiz noktada galatasaray'a rodrigo mora'yı çaktı çakıyordu.
dön bize, bize dediğim ülkeye yani. bunun aynısını kim yapıyor mesela bi düşün bakalım? o sülüğü kim öyle büyüttü?
yaaa...
işte sizin büyüttüğünüz o sülükler bugün galatasaray aman kabuğunu kırmasın diye oyunu oynuyor, siz de kapılmışsınız onların sözlerini kendi sözleriniz gibi benimsemeniz bu yalnızlıkla o kabuğun kırılmasını engelliyor.
bizim yapacağımız tek bir şey var: kabuğu tüm gücümüzle çekmeye devam etmek. ama bugün kırılır, ama yarın kırılır, ama 10 yıl sonra kırılır ama elbet o kabuk kırılır.
kabuğu kıracağız diye körü körüne savunma, yine eleştirini yap. bak ben dün kadroyu görünce jakobs kararını eleştiren ilk entry'yi girdim ama sonucunda haksız çıktım. çıkabilirsin de.
gir bak profilime, en ofsayt entry'lerde iki entry'm okan buruk hakkında ve gelmeden önce. ama adam geldi, başarıyı getirdi. başarı gelmişken yalnız bırakmak yanlış. eleştireceğiz. hatta eleştirmekten biz yorulana, onlar duymaktan sıkana bıkana kadar eleştireceğiz. ama kendi fikirlerimizle. sağdan soldan bu kabuk kırılmasın diye isteyen; bizi bu topraklara hapsetmeye, bu topraklarda bize rekabet üretmeye çalışan ve sadece kendi rating'ini ya da ajandasını düşünenler öyle istediği için değil.
kendi fikrimizle, görüşümüzle, bilgimizle yapılan her eleştiri başımızın üstüne. ama bu eleştiri olmalıyken yalnız bırakmak olmaz.
ama ben bu kadar yazdım, sen bunu okuduktan sonra gidip yine youtuber izleyeceksin. neyse, ben de yazmış olayım da belki aklının bi kenarında da ben kalırım ne diyeyim kardeşim...
dolmuşum ya la.
*