• 1
    önceleri kitap olarak piyasaya çıkan sonra filmi yapılan bir nick hornby yapıtıdır.

    konusu; annesi ve babası çalkantılı bir ilişki süreci yaşayan küçük bir çocuğun, mutluluğu arsenal' de bulmasıdır.

    galatasaray - real madrid çeyrek final ilk maçı, galatasaray - milan maçı nadir fever pitch anlarındandır.

  • 4
    filmden bir sahne;
    ruth: ne düşünüyorsun
    paul: bir dolu şey
    ruth: neler mesela?
    paul: şey aslında d.h. lawrance yi düşünüyordum..
    ruth: eee nesini düşünüyorsun
    paul: şeyy kitapları hakkında
    ruth: ee kitapları hakkında neee
    paul: şey hangi kitabı daha uzun diye
    ruth: evet
    paul: hatırlayamadım da bir türlü
    ruth: peki sence hangisi olabilir
    paul: şey hepsi bu sadece karar veremedim
    ruth: tamam da hangi ile hangisini karar veremedin
    paul:hımm şey lady chaterly nin aşkı ile
    ruth: evet ile ?
    paul: hımmm şey aslında bu yıl şampiyon olabilirmiyiz diye düşünüyordum, igin yarısı bitti hala lideriz bir aksilik olmazsa
    ruth: (sinirlenir ve uzalaşır....)
    paul: bu seni ilgilendirmiyor değil mi?
    ruth: hayır umarım şampiyon bitirirsiniz. ama anlamıyorum neden yalan söylüyorsun
    paul: bilemiyorum sürekli arsenal da konuşamam ya!

    *
  • 13
    --- alıntı ---

    sonraları kadınlara nasıl aşık olduysam, futbola da öyle aşık oldum: ansızın, açıklanamaz bir şekilde, üzerine kafa yormadan, getireceği acı ve kafa karışıklığını bir nebze bile düşünmeden.

    11 yaşında bir çocuğun ayrı yaşadığı babasıyla iletişim kurma yollarından biri olarak gittiği bir futbol maçı nelere kadir olabilir? bir futbol oyunu bir insanın hayatını ne kadar belirleyebilir? kendisini entellektüel olarak tanımlayan bir insan bir oyuna yakasını ne kadar kaptırabilir? alt tarafı bir oyun olan futbolla aşk ilişkisine girmek ne derece mantıklı olabilir?

    futbol tutkusu bir insanın diğer tutkularını ne kadar etkileyebilir?.. "futbolda dolu dolu bir hayat var"la, "hayat futboldan ibarettir" arasında gidip gelen bir roman "futbol ateşi"... ve bu soruları soranlara başka bir hayat anlatıyor.

    bu kitap bir ilk. hem nick hornby için, hem de futbol yazını için. tamam, futbol üzerine bu kitaptan önce de, sonra da birçok şey yazıldı, birçok şey söylendi. ama futbol sevgisi hiç bu kadar güzel anlatılmadı.

    edebiyatseverler için bu bir roman olabilir. hornby'severler için de koleksiyonun kıymetli bir parçası. oysa futbolseverler bu kitaba bakınca başka birşey görüyor. çünkü gerçekten futbol bir dinse, bu da onun kitabı olmalı...

    --- alıntı ---
  • 14
    yaklaşık 10-12 gün önce bir gece yarısı daniel tozser'le feysbuktan sohbet ederken, nerden estiyse birden konu kitaplara geldi. kendisi bana bu kitaptan bahsetti. öyle dikkatimi çekmiş olucak ki ertesi gün işe gideceğimden ötürü peder'den kitabı almasını rica ettim. o da sağolsun ertesi gün gidip almış. yaklaşık 10 gün de keyifle okudum kitabı ve büyük kısmında da kendimi gördüğüm için hemen bitirmemek için büyük bir iç savaş yaptım. o kadar sevdim yani. biraz tekdüze olsa da sevdim işte.

    yalnız kitabı açar açmaz bi tarih dikkatimi çekti. kitabın başlangıç tarihi; 14 temmuz 1991 ! eski sevgilinin doğduğu gün. ne yalan söyliyim bi tuhaf hissettim kendimi ama o da güzel be sözlük. *
  • 15
    içinde taraftarlığın ne demek olduğunu çok güzel yansıtan şöyle bir bölüm bulunmaktadır:

    "arsenal maçi olduğunda bütün işleri iptal etmemin sonsuza kadar süremeyeceğini biliyordum. ileride bir gün mutlaka oğlumun mezuniyeti, kizimin balosu gibi elzem şeyler arsenalin maçina denk gelecekti ve ben ikisi arasinda seçim yapmak zorunda kalacaktim... 2025 yilinda oğlumun ya da kizimin, psikiyatristin koltuğuna uzanmiş "babam arsenali bana tercih etti" dediğini görebiliyordum..."
  • 17
    kitabın üçte birlik kısmı geride kaldı ve orijinal dilinden okumamış olsam da bağış erten' in çevirisi zarar vermiş kitaba. daha önce 2 nick hornby kitabı okudum, akıp gidiyordu cümleler. bağış erten ise gereksiz bir entelektüellik katmaya çalışmış sanki. cümleler hatalı falan demiyorum, aksine hepsi hatasız şu ana kadar ama fazla süslü ve bazen gereksiz uzun. diğer iki nick hornby kitabında çevirmenler işgüzarlık yapmadıysa ben bağış erten' in kitabı fazla süslediğini düşünüyorum.
  • 19
    --- alıntı ---

    her seferinde doğruyu söylemiş olsaydık, gerçek hayattan kimseyle hiçbir ilişki kuramazdık. (sf. 8)

    saplantılı insanlar kendi tutkularıyla aralarına mesafe koyamazlar. (sf. 9)

    acı çekerek eğlenme benim için yeni bir şeydi ve galiba ben de yıllardır böyle bir şeyi bekliyordum.
    bu fikrin hayatımı biçimlendiren bir fikir olduğunu söylemek herhalde fazla abes kaçmaz. hayatım boyunca sevdiğim şeyleri -elbette futbol, ama aynı zamanda kitaplar ve plak koleksiyonum- çok ciddiye almakla suçlanmışımdır. üstelik bu doğrudur dakötü bir plak dinlediğim zaman veya benim için çok önemli bir kitabı o kadar önemsemeyen biriyle karşılaştığım zaman sinirlenirim. (sf. 19 - 20)

    eleştirel yeti korkunç bir şeydir. 11 yaşındayken, benim için kötü film diye bir şey yoktu, seyretme istediğim film vardı; kötü yiyecek diye bir şey yoktu, yalnızca brüksel lahanası ve ıspanak vardı; kötü kitap diye bir şey yoktu, okuduğum bütün kitaplar harikaydı. sonra birden, bir sabah uyandım ve her şeyin değiştiğini gördüm. nasıl olur da kız kardeşim david cassidy'nin black sabbath ile aynı klasmanda olmadığını duymamış olabilirdi? nasıl olur da edebiyat öğretmenimiz the history of mr polly'nin (bay polly'nin geçmişi), agatha christie'nin on küçük zenci'sinden daha iyi olduğunu düşünebilirdi? o andan itibaren, bir şeyden keyif almak, nadiren yaşanan bir duygu haline geldi. (sf. 28)

    elbette geçmişe özlem duyuyorum, bu geçmiş hiçbir zaman bize ait olmamış bir geçmiş olsa da: söylediğim gibi bazı şeyler daha iyi, bazı şeyler daha kötüydü ve bir insanın kendi gençliğini anlamayı öğrenmesinin tek yolu her iki yarıyı da olduğu gibi kabul etmektir. (sf. 30)

    utanç hissettim, çünkü her ne kadar yerden bitme ve yaşça küçük olsam da, ben de bir erkektim ve erkeklerdeki, o aptalca ve ham, zayıflık olarak görülen hiçbir şeyi bir türlü sindiremeyen yan, bende de vardı. (sf. 40)

    sonucunu değiştiremeyeceğim şeylere vaktimi ve duygularımı harcamanın, arzularını tümüyle sorgulamaksızın paylaştığım bir topluluğa ait olmanın değerini keşfettim. (sf. 69-70) (neden bir takım tutulur, neden fanatik olunur sorusunun en kısa ve güzel cevaplarından bence)

    arsenal, manchester united ve diğerleri, insanların paul merson ile ryan gigs'i izlemek için para ödediği kanaatindeler; bu elbette doğru. ancak bu insanların büyük kısmı -yirmi sternlinlik koltuklarda oturanlar, kendilerine özel locada maç izleyenler- aynı zamanda, paul merson'u izleyen insanları izlemek(veya ona bağıran insanları dinlemek) için de para ödüyor. bütün stadyum özel localarla dolu olursa, kim loca için para öder ki? (sf. 77)

    şayet erkekliğin kavgacı yanını tasvip eden ve hatta teşvik eden bir kızla karşılaşmış olsaydım, bu yanımdan kurtulma zahmetine girmezdim belki de. (şu anti-vietnam sloganını hatırlıyor musunuz? ''kadınlar 'hayır' diyen erkeğe 'evet' diyor!'' (sf. 81)

    bir futbol taraftarı dışında kim bir düğünü hatırlamak için hafızasını yüzlerce kilometre uzaklıktaki çamurlu bir sahada debelendirir ki? saplantı zihinsel bir çeviklik gerektirir. (sf. 83)

    artık bir entelektüeldim ve sunday times'da brain glanville bana, entelektüellerin futbolu ruhundan ötürü değil, bir sanat olarak izlemesi gerektiğini öğretmişti. (sf. 87)

    bana ilgi duyduğunuz alanı ve sayısını söyleyin size kim olduğunuzu söyleyeyim. bazı erkekler diğerlerinden daha çok plağa sahip, bazıları futbol hakkında daha çok biliyor, diğer bazıları ise arabalar veya ragbiye ilgi duyuyordu. kişiliğimiz yoktu ama tutkularımız vardı. kolayca tahmin edilebilir, ilginç olmayan tutkular. kız arkadaşımınkiler gibi ne bizim kim olduğumuzu ele verecek; ne de yansıtabilecek tutkular. bu, erkeklerle kızlar arasındaki en anlaşılmaz farklardan biridir. (sf. 102)

    yirmili yaşlar öncesi üniversite yıllarımı, tüm erkeklerin tıpkı musluk suyu gibi renksiz olduğu vakitleri hatırlayınca, insanın, her şeyin, şu erkeklerin olguları, plakları ve futbol programlarını, ilginç bir şeye sahip olmamayı telafi etmek için toplama alışkanlığı geliştirdiğine inanası geliyor; ama bu, sıradan bir gencin öteki sıradan gence kıyasla karşı cinse neden daha ilginç geldiğini açıklamıyor. (sf. 103)

    hiçbir zaman onun yerini dolduramadık. ama farklı yeteneklere sahip başka insanlar bulduk; bunun bir kaybı telafi etmenin iyi bir biçimi olduğunu anlamak yıllarımı aldı. (sf. 123)

    ben futbol maçlarına çok çeşitli sebeplerle gidiyorum; ancak bu sebepler arasında eğlenme amacı bulunmadığı kesin. stadyumda etrafımda telaşlı, üzgün yüzlere baktığımda diğer taraftarların da benim gibi hissettiğini görüyorum. takımına bağlı bir futbol taraftarı için eğlenceli futbolun varlığı, yağmur ormanlarında devrilen bir ağacın varlığı gibidir, böyle bir şeyin olduğunu tahmin ediyorsunuz, ama değerlendirebilecek pozisyonda değilsiniz. spor muhabirleri ve yazarları bizden çok daha fazlasını bilen amazon yerlileri gibiler, ancak başka bir yönden çok ama çok az şey biliyorlar. (sf. 134 - 135)

    futbol taraftarının,mesela luton-milwall ayaklanması veya arsenal-west ham maçındaki bıçaklanma olayını televizyondan izleyip dehşete kapılması, ama bundan kendini sorumlu hissetmemesi mümkündür. suçlular bizim anlayabildiğimiz ya da kendimizi bir tuttuğumuz insanlar değildir hiçbir zaman. ancak görünürde zararsız, ama açıkça tehditkar olan davranışların, yıllardır çok küçük bir taraftar kitlesinin eğlenmek için yaptığı kışkırtıcı yuhalamalar, el işaretleri, kavga davetlerinin, ''bu tür futbol muhabbeti''nin sürmesinin açık ve kesin bir biçimde tehlikeli olduğu brüksel'de kanıtlanmıştır. kısacası heysel, birçoğumuzun ve bizzat benim de parçası olduğum bir kültürün doğal bir sonucuydu. liverpool taraftarlarına yahut luton'daki milwall taraftarlarına veya lig kupası'ndaki chelsea taraftarlarına bakıp''kim bu insanlar?'' diye soramazsınız, çünkü cevabı zaten biliyorsunuz. (sf. 155)

    sel yayıncılık - 1. baskı - bağış erten çev.

    --- alıntı ---