• 578
    dinlemeyeli muhasebeciliğe başlamış yorumcu. kendisi ısrarla selçuk ve burak'ı hedef alarak komik duruma düşüyor. evet burak çok formsuz, evet selçuk çok sıradan oynuyor ama bu oyuncuları aldıkları para üzerinden vurmak ahlaksızlıktır. galatasaray'ın yasin'e verdiği parayı eleştir, koray'a, eray'a verdiği parayı eleştir çünkü kullanmadıkları oyuncular bunlar. eboue, engin diye uzar gider bu liste ama oynatılan oyunculara bu eleştiri bana göre haksızlıktır çünkü ortaya koydukları sonuç başarısız da olsa bir emek söz konusu. yeni sözleşmeyi yapan yönetim dolayısıyla eleştirilmesi gereken de yönetim.

    bir insanı aldığı para ile eleştirmek bana doğru gelmiyor. hele ki bu kişi işini yapmaya çalışıyorsa. şahsen ben bir işte gayet iyi bir para alsam ve insanlar beni aldığım para ile eleştirse sikerim paranızı pulunuzu diyip bırakırım. tabii bu profesyonelce bir yaklaşım olmaz, kaldı ki ben de profesyonel değilim. sorun 3 milyon alan selçuk ve burak'ın oynatılıyorken, 4.5 milyon alan sneijder'in oynatılmaması.

    bir şey daha ekleyeceğim, bu futbolcuların aldıkları parayı tl'ye çevirip çok gösterme çabası, 20 milyona yuvarlaması falan gerçekten sevdiğim bir yorumcunun samimiyeti hakkında tekrar düşünmeme sebep oluyor. genelde ntv yayıncı kuruluşları galatasaray'a karşı bu tarz haber yapar ve biz de küfür ederiz bol bol. şunu da belirteyim, yaşadığımız ülkenin para birimiyle değerlendirmek elbette olması gereken ama bu piyasada euro biriminden hesaplanıyor transfer bütçeleri, maaşlar vs.
  • 579
    spor yazarı denildiğinde kendisinden gayrısı yalandır. son yazısında hamza hamzaoğlu'nun galatasaray'ın başına geçmesiyle ilgili güzel tespitlerde bulunmuş:

    -"fatih terim'in birinci adam olduğu ortamda yanındakiler her zaman ikinci adam olmayı kabulleniyorlar, bu yüzden fatih hocanın yanında lider yetişmiyor, küçük fatih terimler yetişiyor ama asla bir lider yetişmiyor."

    -"hamza küçük fatih terim'lerden birisi, sneijder'e milli maç anında söylediği sözün arkasında bile fatih terimcilik yatıyor."

    -"hamza galatasaray'a ne katar bilinmez, gelişiyle birlikte yerlilerde bir devinim olacağı kesin, gekas ve bilal galatasaray'a gelebilir, 2-3 sezon için de ciddi anlamda katkı sağlarlar."
  • 580
    --- alıntı ---

    kaç emre var?
    emre belözoğlu'nun hemen her vakasının ardından, onun aslında saha dışında ne kadar iyi bir insan olduğundan bahsediliyor. bu izlenimi yaratması kendisi adına güzel.

    ancak normal hayatta saha içinde olduğundan farklı bir insan olduğu söylenen emre, hiç bir zaman saha içi davranışlarıyla ilgili bir pişmanlık bildirmiyor. yani saha dışındaki emre sahadaki emre’yi hiç eleştirmiyor. aksine, sahadaki emre’ye sürekli bahaneler buluyor. yanlış anlaşıldığı, zokora, şota ya da hakemlerin onu duyamadığı, ya da yanlış duyduğu, tahrik edildiği vs... kendi doktorunu saha ortasında azarlarken, arkadaşının üzerine yürüyüp şişe atarken, teknik direktörünün üzerine yürürken hiç bir zaman sahadaki emre’yi tekzip etmiyor.

    ve böylece saha dışında ve içinde farklı iki emre olduğu iddiasını bizzat kendisi tekzip ediyor.

    gerçek olan şu: emre’nin futbolunu olgunlaştırma eğrisi ne kadar iyiye gidiyorsa, sahadaki tavırları da bir o kadar terse işliyor.

    emre belözoğlu 35 yaşında... 15 yıldır o ya da bu şekilde eleştiriliyor. ancak o istikrarlı bir şekilde vaka sıklığını artırarak devam ediyor.

    durum buyken artık benim söyleyecek bir şeyim yok. bundan sonra tavırları sadece kendisini ve kulübünü bağlar. eğer o ve fenerbahçe halihazırdaki durumdan memnunsa söylenecek bir şey yok. bundan sonra fenerbahçeliler emre’nin atılacak bir şey yapmaması için her maç dua edecek. hepsi bu...

    --- alıntı ---
  • 581
    ne harika bir tespittir

    --- alıntı ---

    gençler, kaldırımlarında sağdan yürünen, yaya geçidinde yayaya saygı gösterilen bir ülke istiyorsanız... kırmızı ışıkta durulan, markette sıraya girmeyi becerebilen bir kent hayal ediyorsanız, deplase olunuz lütfen... yani yer değiştiriniz... şu anda hayatta bulunduğunuz yeri bir sorgulayınız: gerçekten de şu fani hayatta en önemli şey, beşiktaşlılık, fenerbahçelilik, galatasaraylılık olabilir mi? 4 milyar yıllık dünya tarihinde şu saçmasapan 21’inci yüzyıla denk geldik diye bütün bir ömrü, bütün bir etik anlayışını, bütün insani melekeleri tek bir spor kulübü uğruna heba etmeye değer mi gerçekten? hayattaki bütün meseleniz bir futbol takımının galibiyeti olacak kadar sığ mısınız sahi? gerçek amacı daha fazla tanınmak, şöhrete kavuşmak, dikta ettiği kurumu kişisel çiftliğine çevirmek olan holigan spor yöneticileriyle aynı yerden mi bakıyorsunuz dünyaya? kainatın hiçbir yerinde kazanamayacağı milyonları bu ülkede kazanmayı sürdürmek için bütün değerlerinden feragat etmiş bazı ahlaksız sporcuların hayranı olacak kadar mı dar vizyonunuz?

    ...

    gençler, deplase olunuz... yer değiştiriniz, güce tapmaktan vazgeçiniz lütfen. mülkün temeli adalettir arkadaşlar, güç değil... sarı-mavide, ak-karada, kırmızı-lacivertte değil, adalette birleşiniz. iyi olmak kolaydır aslında, zor olan âdil olmaktır.* varsın çoğunluk sizinle aynı fikirde olmasın; varsın adaletin tarafında yalnız kalın, varsın bu dünyada rahatınız bozulsun; “yaşanılabilir bir gezegende olmadıktan sonra, sarayda oturmak neye yarar ki?”**

    âdil, dürüst ve yaşanılabilir bir dünya umuduyla, mutlu haftalar...

    --- alıntı ---
  • 582
    --- alıntı ---

    ...

    prandelli gidiyor, hamzaoğlu geliyor... o gün florya’da fişi çeken aynı adamlar, aynı şekilde takıyorlar fişi prize, tamamlıyorlar devreyi! çarklar yeniden dönmeye başlıyor. selçuk italyanlar öncesinde bıraktığı top kazanma becerisini aniden tekrar hatırlıyor, burak takım oyuncusu niteliklerini birden sergilemeye başlıyor. emre çolak pas dağıtıyor, umut da savunmayı. geceyle gündüz kadar değişiyor takımın görüntüsü. efor muazzam. çaba muazzam. arzu muazzam. insan övmeli mi, yermeli mi şaşırıyor bu durumda! dünkü performans kesinlikle övgüyü hak ediyor, sonuna kadar. peki ya önceki performanslar ne olacak? ona da bu sporcuların vicdanları karar verecek artık...

    tabii ki dünkü galatasaray’ı sadece kafalarına göre fişi çekip/fişi takan sporcular üstünden okumak hamzaoğlu’na büyük haksızlık olur. hamza hoca da bir tür neşter vurdu aslında takıma, belki formsuzları kenara oturtmadı, ama en azından unutulanları kazandı yeniden: takımın her daim efor/dakika lideri olan umut bulut hak ettiği gibi 11’deydi dün gece. takımın koşu içinde vites değiştirebilen, sıkışan anlarda bireysel çözüm üretebilen, üstelik de sürpriz bir şekilde geriden çıkmasına da yardım eden adamı bruma da buldu kendini hamzaoğlu ile. bu iki sihirli dokunuş bile hamzaoğlu için kredidir şüphesiz.

    evet, galatasaray dün iyi oynayarak ve hak ederek kazandı, orta/uzun vadede bir şey söylemek içinse henüz erken. çünkü orta/uzun vade performansını belirleyecek faktör şu: bazı yerlilerdeki bu ani çıkış, kalıcı olacak mı? isteyince iyi oynayan bazı adamlar, bir gün istememeye karar verirlerse ne olacak? hamzaoğlu takımı bu isteyince oynayanların boyunduruğundan çıkarabilecek mi? sanırım zaman gösterecek bunu da.

    --- alıntı ---
  • 586
    --- alıntı ---

    tazminatları başkanlar ödesin.
    ....

    ülke futbolunun bu son derece klişeleşmiş ve hatta kabak tadı vermiş meselesinin bir de ekonomik boyutu var tabii. geçtiğimiz pazar günü hürriyet’te koray durkal’ın yaptığı güzel araştırmaya göre son 12 yılda 4 büyükler yabancı hocalara toplam 74 milyon tl tazminat ödemişler.

    yanlış transfer mümkün tabii. işlerin istediğiniz gibi gitmemesi olası. ama hiç kimse hiç kimseye zorla uzun süreli kontrat imzalatmıyor, zorla tazminat maddesi yazdırmıyor. kendi şirketlerini bin euro zarara uğratacak personele bir gün tahammül etmeyecek başkanların, gönüllü yönettikleri kulüpleri milyonlarca euro zarara uğratırken gözlerini kırpmamasına artık bir dur demek gerekiyor şüphesiz.

    mâlum, türkiye’de kulüp başkanları sadece sigorta ve vergi borçlarından sorumlu. sigorta-vergi dışında arkalarında nasıl bir tablo bırakırlarsa bıraksınlar, ceketlerini alıp çıkabiliyorlar kulüplerden. ispanya futbol federasyonu da bu kanayan yaraya bir çare düşünmüş ve şöyle bir karara imza atmaya hazırlanıyorlar: ispanya’da artık her isteyen başkan olmayacak. kulübe başkan olmak isteyen kulübün toplam değerinin yüzde 15’ini bankaya teminat olarak yatırmak zorunda. başkanlık döneminde mali tablo ekside ise, bu zarar başlangıçtaki teminattan kesilecek...

    türkiye’de spor kulüpleri yasası hâlâ rafta. öyleyse hiç olmazsa zaman kaybetmeden bu teminat yöntemine geçilmeli bence... özellikle de sezon ortasında görevlerine son verilen teknik direktör tazminatlarının tamamen başkan teminatından kesilmesi bence en güzel çare. belki o zaman türkiye’de spor kulübü başkanlığı, itibar kazanma, şöhret yapma ve ihale alma kurumluğundan çıkıp gerçekten takım menfaatlerini gözetme noktasına gelir ha, ne dersiniz?

    ...

    --- alıntı ---

    yine güzel değinmiş kendi şirketlerine arslan kesilen yöneticiler kulübün parasını kafasına göre harcayamamalı. ispanya örneği hiç gerçekçi durmuyor real madrid ve barcelona başkan bulamaz kulübün toplam değerinin %15'i ne demek!

    not: bu arada twitter'da gördüm web sitesi için yardımcı arıyormuş. yarı zamanlı iş arayan varsa...
  • 587
    uğur meleke'nin "yabancı sınırı nasıl olmalı?" başlıklı yazısı:

    "ben 10 yıldır dilim döndüğünce mücadelesini veriyorum, bir sürü değerli spor yazarı abilerimiz var daha uzun süredir savaşan... nihayet bu mücadelenin sonucunu almaya çok yaklaştık; ülke futbolunun dibine dinamit koyan yabancı sınırının kalkması artık resmen futbol yöneticilerimizin gündeminde.
    özellikle son 10-15 yılda süper lig kulüplerinin gelirlerindeki geometrik artış, yerli futbolcu piyasasını alt üst etmişti. almanya’da-isviçre’de-avusturya’da 1 milyon euro alamayacak adam, yabancı sınırlaması yüzünden türkiye’de 3 milyon almaya başladı. yerli oyuncuların maaş bareminin bu düzeylere çıkması, avrupa’nın beş büyük ligine ihracatımızı sıfır noktasına getirdi. şu anda türkiye’de doğup avrupa’nın elit liglerinde top koşturan tek bir oyuncumuz var. hiçbir oyuncumuz elit liglere gitmeyince, yarı maaşlara ingiltere’ye ispanya’ya gitmeyi aptalca bulunca, gelişimleri durdu; vizyonları daraldı.

    üstelik bu yüksek maaşlar sadece türkiye’de doğan türkler’i değil, avrupa’da doğan türkler’i de olumsuz etkiledi. 19-20 yaşlarında, daha dortmund’un-leverkusen’in ikinci takımıyla 5 maça çıkmış adam süper lig’den milyonluk teklifleri alınca başı döndü; gelişimini önemsemeyip ankara’nın, kayseri’nin, istanbul’un yolunu tuttu. sonuçta orada kalıp ilkay, mesut, hakan çalhanoğlu olacakken, buraya gelip nizamettin çalışkan, tanju kayhan, yasin öztekin oldular. ve ne kendilerine, ne ülke futboluna, ne milli takıma katkısı olmadı bu gençlerin...

    50 yıllık bir ezberi bir türlü aşamadık: “yabancı sınırlamasını açarsak, türkler oynayamaz, milli takıma oyuncu bulamayız” dediler sözleşmişçesine... oysa bu yerli oyuncu bu ligde o yabancıyı yenip formayı alamıyorsa, uluslararası maçta zaten nasıl yenecekti ki aynı adamı? istanbul trafiğini mercedes’e, bmw’ye kapatmanız, tofaş’ı mı geliştirecekti? yasakçılıkla kim, hangi sektörde, ne zaman gelişti allah aşkına?

    sonuç hüsran oldu... milli takım, fifa sıralamasında 49, uefa sıralamasında 32’nciliğe düştü. uefa kulüpler sıralamasında da 2007’den beri ilk kez 12’nin dışına çıkma tehdidiyle karşı karşıyayız. bariz hastalık, teşhisi getirdi, şimdi de amaç, hep birlikte doğru tedaviyi bulmak...

    kriterler nasıl konmalı?

    fatih terim’in ve yıldırım demirören’in açıklamalarından anladığımız kadarıyla, yabancı sınırlamasını kriterli olarak açacağız ocak’ta... demirören, ntv’de “yüzde 10 barajı koymayı düşünüyoruz, ama o zaman da melo sınıra takılıyor” diye bahsetmiş planlarından. sanırım üzerine biraz daha kafa yorulursa, en doğru metot bulunacaktır. benim naçizane önerim şu şekilde:

    1) kulüpler sezon başında tff’ye 28’er kişilik oyuncu listeleri versinler. geniş listede 8, her maçın ilk 18’inde 4, ilk 11’inde de 2 altyapı oyun- cusu zorunluluğu getirilsin kulüplere... bu yöntemin maksadı şu: türkiye’ye bir yabancı oyuncu transfer olduğunda onun sabri’nin değil koray’ın, emre’nin değil salih’in önünü kesmesinden endişe ediyoruz. çünkü emre, sabri ya da ersan, belli bir yaşa geldikten sonra hâlâ formalarını yabancı rakiplerine kaptırıyorlarsa, zaten uluslarararası maçlarda da onu yenemeyeceklerdir.

    ama atınç’ın, salih’in, koray’ın durumu biraz farklı. onların gelişmesi için, potansiyellerini göstermeleri için, kapasitelerinin en tepesini izlememiz için oynamaya ihtiyaçları var. dolayısıyla yabancıyı sınırlamak yerine genç oyuncuyu oynatmaya teşvik etmek, daha mantıklı geliyor bana...
    2) altyapı oyuncusu tanımını da gerçekçi yapmak lazım. bir futbolcunun, altyapı oyuncusu sayılması için 23 yaşını doldurmaması ve türkiye’de herhangi bir kulüpte iki yıl eğitim alması yeterli olabilir.

    3) genç oyuncu teşvikini doğru biçimde yaptıktan sonra, yabancı oyuncuyu tanımlamaya gelecek sıra... tff başkanı demirören’in bahsettiği “yüzde 10 milli olma şartı” mantıklı. ama bu şartnameyi ülkenin fifa sıralamasına göre derecelendirmek gerek.

    a) oyuncu, 23 yaş altı ise herhangi bir milli kademede,23 yaş üstü ise a milli kademede oynama şartı aranacak.
    b) oyuncu, fifa sıralamasının ilk 15 ülkesinden geliyorsa hayatında 1 kez milli olması yeterli. eğer fifa sıralamasının ilk 15’inin dışında bir ülkeden geliyorsa, o zaman son iki yılda ulusal takımın maçlarının %10’unda (veya %20’sinde) oynama şartı aranabilir.
    türk futbolunda bu tarz bir değişiklik olur ve selçuklar, bekirler, cenkler burada forma bulamazlarsa diye düşünenler de lütfen şunu unutmasın: burada 3 büyüklerde forma bulamazlarsa, ispanya’nın orta sınıf veya hollanda’nın-belçika’nın üst sınıf takımlarına gidecekler. ve her halükarda gelişecekler. dünya görüşü açısından. vizyon açısından. lisan açısından. bir gün yine gelişmiş olarak dönecekler türkiye’ye, hatta milli takıma.
    daha vizyoner, daha yenilikçi bir gençlik umuduyla. mutlu haftalar."

    uğur meleke
  • 589
    son yazısında (bkz: #1622002) yabancı kuralı için koyduğu kriterlere göre sanıyorum ribery,batalla gibi oyuncular türkiye'ye gelemiyor. bence koyulabilecek 2 kriter var biri altyapıdan çıkan ve 23 yaşın altında olan belli sayıda futbolcu bulundurma zorunluluğu, diğeri ise mali kriter. yabancı sınırının kalkmasındaki en büyük tehlike kulüplerin fifa'da dosyalarının çoğalması , o yüzden ciddi mali kriterler koyarak transferler kontrol edilmeli. mesela bizim ara transferde futbolcu transfer edemememiz lazım, şu ekonomik durumda bize izin verilirse yabancı sınırından daha büyük sorunlarla karşılaşırız.
  • 590
    taktiksel çıkarımlarına güvenmediğim spor yazarıdır. takımda alex telles'in aksadığını söylemiş. bence özellikle 4 ocak beşiktaş galatasaray maçında asist yapmasına rağmen aksayan taraf sabri sarıoğlu'nun tarafıydı. özellikle ilk yarıda sabri çok top öldürdü ki bu toplar bize tehlikeli kontra olarak da geri dönebilirdi.
  • 594
    --- alıntı ---

    bugün ligde bir sezonu 45 puanla bitiren bir takımın havuzdan aldığı ortalama pay 30 milyon lira. ayrıca ziraat, iddaa gibi isim hakkı kaynakları da mevcut. eskişehirspor gibi seyirci potansiyeli olan bir kulüpseniz hanenize maç günü gelirleri de yazabiliyorsunuz. hep söylerim, süper lig’in orta sınıf bir takımı, hollanda’nın- portekiz’in orta sınıf takımından iki kat fazla gelire sahip.
    eskişehir hemen her yılı bu puanlarda bitiriyor, üstüne de son iki sezonda büyüklere 5 futbolcu (alper, veysel, tarık, erkan ve aytaç’ı) sattı. beşinin bonservis bedelleri toplamı 20 milyon euroya yakın. üstelik bu iki sezonda dış transferde neredeyse hiç bonservis ödememişler. şimdi benim anlamadığım şu: yayın havuzu, isim hakkı gelirleriniz ortada. fena olmayan bir tribün geliriniz olmalı. ertuğrul sağlam’ın yaldızladığı oyunculardan 20 milyon euro koymuşsunuz kasaya. o zaman bu takım neden sürekli zayıflıyor? o zaman erkan’a neden 800 bin euro borç birikiyor, oyuncu neden alacağı karşılığında serbest kalmak istiyor?
    dün eskişehir’in sahaya çıkan kadrosu bence ligin en zayıflarından. eğer isimleri eskişehirspor olmasa, eğer itici bir tribün güçleri olmasa, balıkesir, akhisar ve gençlerbirliği ile onları küme düşmenin en güçlü adaylarından biri olarak sayarım. gerçi evinde 2-1 mağlupken 90+2’de causic’i oyuna sokan, üstelik sakat lawal yerine sahanın yıldızı sissoko’yu çıkaran skibbe faktörünü de unutmamak gerek!
    sahada böylesine zayıflamış bir eskişehir varken, galatasaray’ın görece iyi olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz! dün akşam galatasaray da en az o buz gibi hava kadar, o bomboş tribünler kadar, topun seke seke gittiği o zemin kadar kötü. bazen eskişehir’den daha kötü. hamzaoğlu’nun galatasaray’daki en iyi hamlesi umut-burak çift santrforlu düzene dönmesiydi, iki oyuncu da güçlenmişti bu hareketle. ikisi birlikte sahada olmadığı anda yarı yarıya geriliyor galatasaray ofansı.
    eğer dün sahada iki sanatçı, sissoko ile sneijder da olmasa, çekilir bir tarafı yoktu zaten futbolun. galatasaray’ın her pozisyonunda, iki golünün de mayasında sneijder’ın zekâsı var. sissoko da topa her dokunuşu kalite kokan bir afrikalı. evet siyahi afrikalılar hızlı olurlar, güçlü olurlar, ama sissoko gibi tekniğini bulmak kolay değildir. biraz da golü düşünse, son vuruş denese çok daha fazla konuşturur kendini sissoko.

    --- alıntı ---

    http://www.milliyet.com.tr/...011359-skorergaleri/
  • 595
    --- galatasaray kadıköy'de neden kazanamıyor? ---
    aslında bu tarz seriler çok olağanüstü değil, sporun içinde var: atletico madrid’in 2003-2013 arası 22 maç real madrid’i hiç yenememesi... ya da real madrid’in, tam 18 yıl deportivo deplasmanında kazanamaması gibi. üstelik o süreçte, yani 90’lar ve 2000’lerde 3 kez de şampiyonlar ligi şampiyonu olmalarına rağmen... lâkin, galatasaray’ın başakşehir maçındaki tavrı, meselenin sportif olmaktan çok psikolojik olduğunu hissettirdi bana. bu yazının çıkış noktası da, 10 gün gecikmeli kaleme alınma nedeni de bu zaten.

    bence bu tarz serilere yakalanmış takımların çıkış metodu şu olmalı: eğer siz, büyük bir engelle karşılaşacaksanız ve esasında bu engeli aşacak kadar iyi olduğunuzu düşünüyorsanız, en önemli sır, sakin kalmaktır. o müsabakaya herhangi bir müsabaka sükunetinde bakabilmektir. kadıköy’e giderken, bunun sivas’a, bursa’ya, kopenhag’a veya kasımpaşa’ya gitmekten çok farklı olmadığına inanmak ve ekibinizi inandırabilmektir.

    neden değişir?
    eğer hamzaoğlu da buna inanıyorsa ve ekibini inandırmak istiyorsa, kadıköy’de takımını en sıradan, en kanıksanmış haliyle, ezberlendiği formda sahaya sürmeliydi. bakınız, hamzaoğlu’nun sahaya sürdüğü takımın iyiliğini/kötülüğünü, doğruluğunu/yanlışlığını tartışmıyorum. aslında mesele, galatasaray-fenerbahçe meselesi de değil. misalimiz, celtic-rangers ya da anderlecht-brugge de olabilirdi. aşağıdaki bilgilere de belçika ligi’nin derbisine bakıyormuşçasına uzaktan bakmaya çalışın lütfen.

    ligde 21’inci hafta. galatasaray, sivas deplasmanında. muslera-sabri, chedjou, koray, olcan-hamit, selçuk-bruma, sneijder, yasin-burak 11’i ile sahaya çıkmış... 3-2 kazanmış...

    derbiden bir hafta önce... 22’nci hafta. sarı-kırmızılılar, içeride erciyes’i ağırlamış. takım değişmemiş, sadece sakat burak yerine umut 11’e girmiş. galatasaray 3-1 kazanmış.

    derbiden 1 hafta sonra... 24’üncü hafta. galatasaray, içeride başakşehir’i ağırlamış. iki hafta önceki erciyes maçının aynı 11’ini sahaya sürmüş hamza hoca...

    21’inci hafta zorlu sivas deplasmanında aynı takım. 22’nci hafta nispeten zayıf erciyes’e karşı aynı takım. 24’üncü hafta, lig beşincisi sükseli başakşehir’e karşı aynı takım.

    eğer siz 3 farklı seviyeden 3 rakibe karşı; biri dışarıda, ikisi içeride, ikisi hücumcu, biri savunmacı 3 rakibe karşı, bire bir aynı 11’leri çıkarıyorsanız, sizin olağan 11’iniz bu demektir. ve fenerbahçe maçının öncesindeki 11’le, sonrasındaki 11, bire bir aynıyken, kadıköy’de takımı yarı yarıya değiştirmenin tek açıklaması olabilir: fenerbahçe deplasmanını, diğer 33 maçtan bambaşka bir yere koyuyorsunuz. öyleyse belki de bu yüzden kaybediyorsunuz işte... kadıköy deplasmanında doğal davranamadığınız için.

    umut’tu telles’ti, hakan’dı koray’dı detaylarına inmeden; türk derbisine yabancı bir amerikalıymışçasına dışarıdan baktığımda bunu görüyorum ben. bir hoca, 21, 22 ve 24’üncü haftalarda aynı takımla oynuyor; 23’te bambaşka tercihler yapıyorsa... 21 ve 22’de galip geldiği halde 23’te takımı yarı yarıya değiştiriyor, 24’te yine eski tercihlerine dönüyorsa... 23’te sakin kalamamıştır bence. oyuncularına da bu sükuneti geçirememiştir. problemlerinden biri de, muhtemelen en büyüğü de budur zannımca...

    --- alıntı ---
  • 597
    --- 21 mart 2015 kasımpaşa galatasaray maçı ---
    wouters, sporculuğunda büyük saygı duyduğum, efsanevi euro’88 finalinin de aktörlerinden bir futbol emekçisi. oyunculuğunda emekçi bir ön libero idi, antrenörlüğünde de emekçiliği sürüyor. kariyerinde 3’üncü kez böyle geçici görev alıyor, utrecht ve psv’den sonra kasımpaşa’da da birkaç günde bir elektroşok etkisi denedi. şota’nın tutucu 4-2-3-1 başlangıcı ısrarı yerine 4-4-2 dizdi dün takımını. scarione sağda, babel-adem çift santrfor... savunmada berbat bir ofsayt taktiği sahnelediler, defansif anlamda yine çok kötülerdi. ama bu 4-4-2’nin, serbest babel ve adem’le kontra atağa çıkışları daha etkiliydi. adem büyük’ün de bu form durumuyla milli takımda olmaması hayret verici bence.

    galatasaray’daysa iki devrenin geceyle gündüz kadar farklı olmasının nedeni, 46’daki değişiklik... hamza hamzaoğlu göreve başladığında yaşanan gelişimin nedeni umut-burak’lı düzendi. bu ikili birbirlerini seviyor, anlıyor ve yükseltiyorlar, açık... dün de bir kez daha ispatladılar bunu. maçın bütününü açıklayabilecek kilit unsursa galatasaray’ın asimetrik hücum anlayışı: sarı-kırmızılılarda herkes solda toplanıyor, orada bir eşleşme problemi yaratılıyor. sol bek telles, orta ikilinin solu selçuk, galatasaray’ın şu anda en iyisi olan sol açık yasin, sola deplase sneijder, hatta bazen oralara katılan olcan...

    galatasaray’ın ligin ikinci yarısında solda ürettiği bu başarılı düzeneğe iki-üç sağ bekle cevap veremeyeceğinize göre sağ stoperi, ön liberoyu, sağ açığı daha uyanık tutmanız lazım. kasımpaşa’nın dün bu konuda çok başarısız olduğu ortada: 14’te yasin’in direkten dönen şutu, 22’de olcan’ın pasıyla yine yasin’in girdiği pozisyon, 52 ve 55’teki iki gol, hep aynı sol kanat eşleşme problemi ürünü.

    galatasaray’da bitime 9 hafta kala yasin ve selçuk’un performanslarının zirve yapması, ligin kaderine direkt etki ediyor şu anda... sneijder da iki hafta aradan sonra dün çok daha hareketliydi.

    zayıf halkalar ise “olcan birkaçkilofazlasıvar” ile “hamit ağırkaldı”! hamit’in harika bayern ve real kariyerlerini bilmeyen yeni nesil, bu adamın soyadını “ağırkaldı” sanabilir pekala. hamit iyi bir günündeydi ama ikinci golde ağır kaldı maalesef. olcan’ın da eski günlerine dönmesi için o birkaç kilo fazlasından kurtulması gerek. eğer hamzaoğlu ligin kalanında o bölgelere de doğru neşterleri vurabilirse, dünkü ikinci yarı çıkışının sürmesi olası.

    --- alıntı ---
  • 598
    (bkz: uğur meleke/#1677687) genel itibari ile dogru olsa da bu yazisinda bir kac onemli hata var.

    asimetrik hucumlarimizi dillendirmesi iyi olmus, ne zaman biri bunun hakkinda konusacak diye bekliyordum. fakat selcuk orta ikilinin saginda oynadigi halde solu yazmasi ve sola destek verdigini iddia etmesi sacmaligin daniskasi olmus. hamit solda selcuk sagda oynuyor. zaten bu asimetrinin dogmasinin sebebi de sneijder'in onde sola yardima giderek oynamasi, onun tersine ama daha gerisine selcuk gecip saga yardim ederek oynamasi. sneijder cogiye kadar gecerek yasini ceza sahasina sokarken selcuk da ortadan "late run" yaparak gol kovaliyor ki bu stratejiyle 2 kritik gol atti. hamit ise daha geride kalip alan kapatiyor.

    bir digeri olcan'a kilo fazlasi var hamit'e de agir demesi. olcan ve sneijder'in bu seneki sorunlari ayni, ikisi de esnekligini kaybetmis. ikisinde de kas fazlasi var yag fazlasi degil. kilo olarak 3-4 kilo fazlan olsa da esnekligini cok etkilemez spor yapiyorsan. kas fazlan varsa reflekslerin de azalir esnekligin de. ronaldo peki ne oluyor diyen olabilir. size tavsiyem ronaldo'nin 21 yasindaki esnekligiyle 30 yasindaki halini kiyaslamaniz. ronaldo bir oyun tercihi yapip daha esneklik ama daha guclu ve bitirici noktada is yapan biri oldu. fizigi de buna musait.
    olcan govdesini incetirse esnekligini kazanip daha seri isler yapabilir hucumda. sneijder'in de daha ince olmasini tercih ederim acikcasi.

    hamit ise bahsettigi pozisyonda agir falan kalmadi, sneijder berbat bir pas verdi. driven pas verdi yani top yavaslamak yerine ilerlemeye devam etti, hamit ise topa hamle yapsa da alamadi. sneijder'in attigi gereksiz riskli bir pasti. hadi hamit degil cok seri bir adam da olsa o topa yetisse bile kontrol edemeyip kaybedebilirdi. hamit agir lafina gelince de cok sacma buluyorum. rakibi kovaladigi uzun kosulara bakin, adam istinasiz her sefernde topu kapabiliyor. rakibi mutlaka cizgiye skstirabiliyor ki bunu yapan baska bir galatasaray furbolcusu yok. yaninda oynayan selcuk'un bir kez olsun uzun kosuda rakibin yetistigini gordunuz mu? hamit beli iyilestiginden beri her gecen gun esnekligini arttiriyor. biraz daha form tutarsa turkiye liginin en iyi orta sahasi olacak.

    burak umut ikilisini de dogru okuyamadigi belli. birbirlerini sevdikleri icin performanslari daha iyi demek bulutlar uzgunken yagmur yagar demeye benziyor, biraz bilimse veri kat ki kahvedeki dayidan farkin olsun.

    umut ceza sahasi ici forveti degil. tek oynatildiginda gole yakin kalayim telasindan iceride bitiriyor kendini. ayni burak da boyleydi sene basinda. burak'in avantaji hiziydi en azindan. umut'un yaninda burak girince ceza sahasinin disina cikip rakibe bakarak oynayabiliyor haliyle ve takima fayda sagliyor. burak da umut varken kendini cok yormadan enerjisini hucum setlerine saklyabiliyor. cunku umut her topa cikmaya calisiyor, burak istedigi gibi defans arasinda gezinebiliyor. bir de ustune ceza sahasi disina cikip oyunun parcasi olmayi da ogrenmeye basladi, umut varken bunu daha rahat yapiyor. hadi biz ona umut demeyelim de, solundaki yasin gibi saginda da bir sekilde isleyen biri oldugunda burak'in alternatifleri artiyor. umut yorulmamasi acisindan katki verirken eger bruma oynarsa bu sefer de hizini kullanip ceza sahasi kosularini daha etkili yapabiliyor.

    isiniz alti ustu futbol yorumu yazmak, bari onda tembellik yapmak yerine adam gibi yapin.
  • 599
    bugünkü muazzam yazısı:

    ****

    üç puan kutsal mı?

    bir milletin kutsalı çoksa, kutsalı yok oluyor maalesef...
    komünikasyon çağı bu memlekette dezenformasyonu kolaylaştırdı, dezenformasyoncu da ekseriyetle kutsallaştırma yolunu kullandı: bugün sokaktaki adam, esas kutsalları hariç her şeyin kutsal olduğuna inandırılmış durumda!
    sanat kutsal. sanatçı kutsal. sinema salonu kutsal. tiyatro sahnesinin tozu kutsal! oy verdiği siyasi partisi kutsal. lideri kutsal. örgütü kutsal. cemaati kutsal. milli takımı kutsal. saha kutsal, çim kutsal! milli takım antrenörü kutsal. milli takım kaptanı kutsal. çemişgezekspor forması kutsal! oyuncusu kutsal. ihaleci kulüp başkanı kutsal! bu nasıl iş yahu?
    sorsan ki, adalet kutsal mı? hak, hukuk kutsal mı? saygı, birlikte yaşama becerisi, medeniyet kutsal mı? temizlik, dürüstlük, ahlâk kutsal mı? cevaplar belirsiz. tavırlar netameli.

    ***

    malumunuz, bir “forma kutsaldır” goygoyudur gidiyor yıllardır... özellikle 3 büyük kulüp ve milli takım düzeyinde, ne kaybedilirse kaybedilsin, önemli olan 3 puandır, gerisi teferruattır anlayışı dikte ediliyor.
    kavga: kapatılır.
    dolandırıcılık: örtülür.
    haksızlık: ne olacak canım, unutulur.
    sahtekarlık: görmezden gelinir.
    küfür: yüceltilir!
    çünkü önemli olan takımın menfaatidir, 3 puandır, 7’nci yıldızdır, 138’inci şampiyonluktur derler bir de! onlara göre kol kırılır, yen içinde kalır. o “yen”e bulaşmamış pislik kalmamıştır, koldaki damar artık pis kanla simsiyah olmuştur, fark etmez! çünkü damarı kesseniz, yeşil-mavi, sarı-beyaz, tuttukları takımın rengi her neyse öyle akacağına inanır onlar.
    forma kutsal.
    peki, ahlâk? peki, hukuk? onu bilmiyoruz...

    ***

    neredeyse bir yıl önce, milli futbolcular gökhan, ömer ve hakan’ın arasında silahlı bir hadise yaşandı. hadisenin detaylarını hâlâ tam olarak bilmiyoruz, çünkü çıkıp dürüstçe anlatmıyorlar: oyuncular gizliyor, antrenörleri gizliyor, yöneticileri gizliyor. neyse ki konuyu alman basını ciddiye aldı da, meselenin büyük bölümünü kamuoyu onlardan öğrendi.
    bildiğimiz kısıtlı şeyler aşağı yukarı şöyle: ömer, gökhan’ın hayatını mahvettiğini söylüyor; milli takıma gelmek istemiyor. “milli takıma beni davet etmeyin” diye rica ediyor. ama yine de davet ediliyor. neden acaba? bu davet, ömer’in mesleki ve manevi olarak cezalandırılmasından başka neye yarayabilir ki?

    bu kadar zor mu?
    gökhan, özel telefon konuşması yoluyla diğer iki milli futbolcudan özür diliyor. peki neden telefonda dileniyor özür? neden milli takım teknik direktörü, bu 3 genç çocuğu bir araya getirmiyor? ömer, terim’in kendisiyle hiç konuşmadığını söylüyor hatta! meselenin üzerinden aylar-mevsimler geçti, konu neden yine milli takım maçı haftasına sıkışıyor? 60 yaşındaki görmüş geçirmiş bir milli takım koçunun, 3 tane genç adamı bir araya getirip layığınca özür diletmesi, sarılması, kucaklaması, birleştirmesi bu kadar zor muydu sahi?
    fatih terim, “bir tane genç oyuncuya sahip çıktım, suçluyum” diyordu ekim’deki basın toplantısında. gökhan sahip çıkılması gereken bir genç çocuk da, ömer değil mi? yalnızca gökhan mı hak ediyor sahip çıkılmayı? bu acayip vakanın sonunda ceza alan tek tarafın, silah çekilen taraf olması sizce de garip değil mi? gökhan milli takımda ve mutlu. hakan milli takımda ve mutlu. terim de son durumdan memnun gözüküyor. ömer toprak’sa evinde ve mutsuz! üstelik şimdi belki bir de federasyon tarafından cezalandırılacak!
    bu mesele, sportif bir mesele olmaktan çoktan çıktı... geçen hafta, emre’nin küfürleri üzerine yazmıştım: “bu adam, televizyonda prime time’da sürekli küfür ediyor. hakemler küfürleri duymuyorsa, rtük duysun da cezalandırsın bari” diye.
    bu hadise de benzer bir şekilde, televizyonda, prime-time’da bir sessiz tiyatroya dönüştü. silahlı hadiseye karışan kahramanlaştırılırken, silah çekilen mahzunlaştırılıyor. milli takımın teknik direktörü, hatta türkiye futbol direktörü terim’in katkısıyla oluyor bu. sürekli küfür eden, tehdit eden milli takımda. silahla dolaşan kahraman. silah çekilen cezalı. neden? çünkü, milli takım kutsal. üç puan kutsal!

    çok daha önemli
    sizin kutsalınız sizin olsun. üç puanınız da... bana, sokaktaki adama benim kutsalımı verin kâfi.
    bana 3 puan değil, ahlâkla adalet lazım. suçluyu cezalandırıp, suçu lanetlemek lazım. argoyu-küfürü-tehdidi değil, medeniyeti, birlikte yaşama becerisini verin bana. silahsızlanmayı, sokaklarda güvende hissetmeyi verin. bu memleketin silahsızlanmaya, önüne gelenin bir diğerini silahla tehdit edememesine, rehin alamamasına ihtiyacı var, 3 puana değil.
    hayatta 3 puandan, 38’inci şampiyonluktan, dokuzuncu yıldızdan, milli takımdan, futboldan çok daha önemli şeyler var. inanın.
  • 600
    kaleminden gene bal damlatmış.

    --- alıntı ---

    messi-ronaldo... ya sonrası?

    brezilyalı ronaldo, 1996’da “fıfa yılın futbolcusu”ödülünü aldığında yalnızca 20 yaşındaydı. messi 22, cristiano 23, ronaldinho 24’ünde aldılar bu unvanı. kaka, baggio, zidane, her biri 25-26 yaşlarındaydılar yeryüzünün zirvesine çıktıklarında.

    malumunuz, son 7 sezondur ödülü yalnızca cristiano ronaldo-messi ikilisi kazanıyorlar. şu anda ronaldo 30, messi 28 yaşında. ilk ikiyi bırakın, üçüncülük kürsüsüne çıkan herhangi bir genç oyuncu da yok uzun zamandır: 2014’ün üçüncüsü neuer 28, 2013’ün üçüncüsü ribery 30 yaşındalardı. onlardan önce kürsüyü tamamlayanlar da ıniesta ve xavi oluyorlardı. yani uzun zamandır bir genç oyuncu, altın top kürsüsüne üçüncü basamaktan dahi dahil olamıyor...
    denklemi şöyle de kurabiliriz: belki siz de, ronaldo’yla messi’nin bu gezegenden olmadığını düşünenlerdensiniz. peki onların dışında dünyanın en iyileri kimler sizce? ıbrahimovic mi? robben, ribery ya da ıniesta mı? neuer veya suarez mi? bunların herhangi biri de messi-ronaldo’dan küçük değiller ki zaten! 30’una gelmiş ronaldo ve 28’lik messi’den sonra en iyi üçüncüler arasında anılan genç oyuncular yalnızca neymar, bale ve hazard... onların da ıbrahimovic varken, robben, suarez, neuer varken o basamağa ne zaman çıkabilecekleri meçhul.
    ***
    halihazırda futbolda harika bir dönem yaşıyoruz. 21’inci yüzyıl sporseverleri, son 10 yılda futbolda neredeyse bütün rekorların yenilenmesine tanıklık ettiler: xaviesta’lı ispanya, 2008-2010-2012’de üç büyük turnuva üst üste kazanarak tarihte bunu yapan tek milli takım olmayı başardı. avrupa kupaları tarihinin en golcü oyuncusu cristiano ronaldo, kupa 1’in en golcüsü unvanını da messi ile paylaşıyor. sadece 28 yaşındaki messi, zaten hem la liga tarihinin hem de barcelona kulüp tarihinin en golcü oyuncusu... cristiano ronaldo’nun, koskoca real madrid tarihinin en golcü oyuncusu olması da sadece 6 sezon sürdü. mevcut rekortmen raul’ün 16 yılda attığı gol sayısına 6’ncı sezonun sonunda ulaşmaya çok yakın olan ronaldo’nun istemesi halinde bu fiziksel kalitesiyle en az 5 yıl daha real madrid’deoynayabileceği de aşikar. ıbrahimovic de yalnızca 3 sezonun sonunda psg tarihinin en golcüsü olmaya yakın.
    peki ya sonra? işte orası biraz netameli. messi, ronaldo, ıbrahimovic, robben, xavi ve ıniesta gibi tarih yazıcılardan sonrası bence meçhul...
    ***
    yaklaşık 15 gün önce, webo ile emenike’yi kıyaslarken değinmiştim bu konuya...
    amerikalı tarihçiler strauss ve howe’nin yaptığı muazzam bir nesil tarifi var: 1990’lardan sonra doğanlara “z jenerasyonu” diyorlar. bir diğer tanımlamayla “doğuştan dijital” onlar. evet, teknolojinin içine doğdular, bilgisayarlar, akıllı telefonlar, tüm bilgiye arama motorları yoluyla ulaşabilmek “z nesli” için çok sıradan. ama bu dijital doğuş, kendinden önceki nesillerde olan karakteristik özellikleri de bazılarında eksik bırakmış: bir şeye ulaşmak için çabalamak. sabretmek. toplum bilincine ya da ekip bilincine sahip olmak. bireysel faydanın yerine toplumsal faydayı koyabilmek.
    onların çoğu, 70’lerde doğanların çok zor elde ettiği bazı şeylere çabasız sahip oldukları için “değer bilme” konusunda sıkıntılılar. babaları anneleriyle tanışmak için olağanüstü çaba göstermiş, uğraşmış didinmiş, yüzü kızarmış-reddedilmiş olduğundan değer bilirken, onlar için her şey bilmemnebook’tan insan seçmeye indirgenmiş. kazanmak bu kadar kolay olunca, kaybetmek de sıradanlaşmış. ilk tercihleri genelde kendileri. mottoları, “dünyaya bir kez geliyorsun”a indirgenmiş. davranışlar, kendisi dışındaki 7 milyar insanın da dünyaya bir kez geldiğinden habersizmiş gibi!
    ***
    sene 2025... ronaldo bırakmış, messi bırakmış, ıbrahimovic artık dede kıvamında. ortalık “kral yapmayacaksın, kral olacaksın”lara kalmış. futbolcular onlar, avukatlar onlar, mühendisler onlar, doktorlar onlar. nasıl bir dünya olacak dersiniz z nesliyle baş başa kalındığında? acaba onlar da bu satırların yazarı 35’lik huysuz yazar abileri gibi, q neslinden mi şikayet ediyor olacaklar? bilinmez. ama siz yine de messi’yi, nowitzki’yi, pirlo’yu, drogba’yı, kuyt’ı daha bir dikkatle izleyin derim ben. çünkü belki de gelecekte bir pirlo daha, bir messi daha olmayacak.

    --- alıntı ---

    edit: kuşak muhabbetiyle ilgili bilgi.

    http://www.acikbilim.com/...-ve-z-nesilleri.html

    http://www.milliyet.com.tr/...detay-cocuk-1864431/

    http://www.cumhuriyet.com.tr/..._degil_Z_kusagi.html