• 2
    galatasaray'ımızın bu aralar başından eksik olmayan sakatlık türü. sightorsson, serdar aziz bu adamları daha gs formasıyla görmedik bile adam gibi. de jong desen ayıp olmasın diye bi maçta oynadı. milli maç arasında da takım zaten revire döndü. bunlar hep şanssız sakatlıklara örnek. şimdi "ulan sanki şanslı sakatlık mı var?" diyeceksiniz. siz demeden cevap vereyim. durun demeyin cevap vericem. şöyle ki; örneğin takım iskelet kadrosunu oluşturmuş gümbür gümbür gidiyor olsun sezonda. bizim takımdan örnek verecek olursak kalede muslera zaten tamam, defansın solunda carole ve stoperde chedjou savunmadaki diğer pozisyonlarda kim oynarsa oynasın onların açıklarını kapatıyor diyelim. ortasahada sneijder, tolga ciğerci ve de jong her maç 90 dk. sahada, ilerde de eren ve podolski gol krallığında birbirleriyle kapışıyor varsayalım. şimdi takım iskeleti bu şekilde olan bir galatasaray'da sabri'nin sakatlandığını düşünün. ne kadar da şanslı bir sakatlık değil mi? hahah valla düşününce bile mutlu oldum. herkes gözlerini kapatıp düşünsün bunu lütfen belki gerçek olur. hatta maçtan dönerken takım otobüsünün kapısından sarkarken yola düşüp şarampole yuvarlanmış sabri hahahah. ulan moralim yerine geldi valla be. şaka şaka o kadar da değil. işemek için otobüsten inmiş emniyet şeridinden hızla gelen araba sabri'ye çarpmış :d :d ya da takım otobüsü yolda arıza yapmış bi tesise uğramışlar sonra hareket ederken sabri'yi tesislerde unutmuşlar hahaha :d ulan daha çok senaryo düşündüm de şimdi yazsam yazı bitmez aq sabri'nin beni bu kadar keyiflendireceği aklıma gelmezdi.

    her neyse konuya dönecek olursak takımın gidişini çok fazla etkilemeyen ya da oyuncunun sağlığını çok fazla etkilemeyen sakatlık türü şanslı sakatlık olmasa da şanssız sakatlık kategorisine de girmiyo bence. o nedenle şanssız sakatlık tanımına ben de katılıyorum. peki sizin hafızanızdaki en şanssız sakatlık hangisi? ümit davala'nın ayağının kırılması mı? hakan şükür'ün burnunun kırılması mı? falcao'nun sol diz bağlarının kopması mı? bruma'nın ön çarpraz bağlarının kopması mı?

    size benimkini söyleyeyim. (bkz: 02 ağustos 2016 estalf'ın sağ kolunun kırılması)

    evet üstelik sağ kol. bunun ne kadar korkutucu olduğunu hemcinslerim daha iyi anlayacaklardır. sağ kol çünkü her şeyde kullanılıyor. örnek vermek gerekirse yemeği sağ elle yiyorum. sağ elle yazıyorum. masa tenisi oynarken raketi sağ elimde tutuyorum. masa tenisi oynamıyorum ama oynasam raketi sağ elimde tutarım. bi yerim kaşınsa sağ elle kaşırım. esnerken ağzımı sağ elle kaparım. televizyon kumandasını ve mouse'u da sağ elimle tutarım. sanırım bu kadar. sağ elle yaptığım başka bi aktivite aklıma gelmedi. biraz düşüneyim bakayım. hmm... yok gelmedi.

    aslında şanssız olan sadece sakatlık değildi. şanssız olan benim hayatımdı. zaten şanssız biri olduğum değiştirilemez bir gerçek lakin bu sefer bunu tüm türkiye acı bir şekilde öğrenecekti.

    tarihler 13 haziran 2016'yı gösterdiğinde canım(!) kuzenim neverfall'un aklına dahiyane bir fikir düşmüştü ve bunu benimle paylaştı. "neden birlikte tatile çıkmıyoruz?". aslında cevabı çok basitti. "ulan neden beraber çıkıyoruz aq?" fakat o dönemki işlerin yoğunluğu sebebiyle bunalmamın, instagram'da kıskanılarak like'lanan arkadaşların tatil foto.larının ve sıcak havaların da etkisiyle akli melekelerim yerinde olmayarak verdiğim cevap "doğru söylüyosun yap bi' plan da çıkalım." olmuştu. "peki" dedi neverfall "akşam konuşuruz."

    onca iş güç, sıkıntının içinde tatil kelimesini duymak bile biraz olsun keyiflenmeme yetmişti. akşama kadar kurduğum deniz, kum, güneş, müzik hayalleri whatsapp'tan gelen peri bacası resmiyle yerini hüzne ve kedere yeniden bırakmıştı. ve bununla da kalmayıp ardından gelen şirince köyü resmi ve "hangisine gidelim?" sorusu hayal kırıklığımın yanında sinirlerimin artmasına da sebep olmuştu. google earth'ten neverfall'ın evini bulup ekran görüntüsünü atıp "burası" dedim.

    yarım saat sonra "olm orası bizim ev lan" diye cevap geldi. şaşırmıştım. kendi evi olduğunu anlamasının yalnızca yarım saat sürmesi beni sevindirmişti. hâlâ bir umut vardı düzelmesi için.

    soğukkanlı olmaya çalışarak, hakkındaki düşüncelerimi kendisine belli etmeden bu kadar küçük düşünmemesini, biraz vizyon sahibi olmasını söyledim. neden aklına sadece türkiye'deki yerler geldiğini, yurtdışında daha güzel yerler olup olmadığını sordum. suriyeli'ye benzediğimizi, bizi mülteci sanıp havaalanından geri göndereceklerini söyledi. haklıydı. gerçi bu zekası beni biraz şaşırtmıştı ama olsun. uzun whatsapp konuşmaları sonucu nihayet yurtdışına çıkmaya karar verdik. yer henüz belli değildi fakat madem ki yurtdışına çıkıyorduk biraz şeklimize şemalimize önem vermemiz gerekiyordu. neverfall işe kendine dambıl alarak başladı. ben önce dambılla yüzüne vura vura bi şekle sokmaya çalışacağını zannettim. meğer göbeği eritip kas yapıcakmış. bi oturuşta bi kutu baklava yiyen adam bi ayda baklava kası yapıcakmış. kendisine belli etmeden içime doğru gülmeye çalıştığım sırada da yoga minderini gösterdi. normalde benim tanıdığım neverfall o minderi dürüm yapıp arasına dambılları koyup yer fakat yine de o minderi ne için aldığını merak ettiğimi söyledim. evet sizin de tahmin ede(meye)ceğiniz gibi üzerinde koşuyormuş. iki metre karelik minderin üzerinde nasıl koştuğunu sordum ve sorup soracağıma pişman olduğum o videoyu attı. gerçekten koşuyor. aynanın karşısında, gözler ilerde büyük bir ciddiyetle koşuyor. tabi aynadaki de buna doğru koşuyor. tsubasa'nın romantik versiyonu gibi. aralarında 1 metre mesafe var, 1 saattir koşuyorlar ve birbirlerine ulaşamıyorlar.

    neyse artık yola çıkmıştık, yapacak bir şey yoktu. çıktığımız yoldan geri dönmek bize yakışmazdı. hem bunca saçmalığa katlanmaya değecek, gidilebilecek tek bir yer vardı dünyada ve biz tatil için oraya gitmeye karar vermiştik.

    ibiza.

    çok uzatmak istemiyorum yoksa iki gün boyunca daha gitmeden yaşadıklarımızı yazabilirim ama allah sizi inandırsın dersimize o kadar fazla çalıştık ki 1 ay içinde her birimiz adeta bir ernesto bir alonzo olmuştuk. hangi otobüs nerden kalkar, hangi dj hangi kulüpte çıkıyor, nerde ne satılıyor, en ucuz mekanlar, 10 adımda ispanyol kız tavlama taktikleri. hepsi cepteydi. uçak biletleri, otel rezervasyonları, pasaportlar her şey tamam. en önemlisi hayallerimiz vardı. bora bora beach'te messi'yle karşılaşacaktık. dönmeden bir gün önce arda'ya uğrayıp bi' kahve içecektik, david guetta'ya doğum günü anonsu yaptırıp arkasından play hard eşliğinde köpük partisinde coşacaktık. tek eksiğimiz vize kalmıştı ve onun heyecanını yaşıyorduk ta ki 15 temmuz 2016 sabahına kadar. o sabah vizelerimiz de elimize ulaşmıştı. hayalimizi yaşamaya yalnızca 1 ay kalmıştı artık ve o gece gönül rahatlığıyla uyuyabilirdim ki öyle de oldu. akşam 10'da hayatımın en güzel uykuya dalışını gerçekleştirdim. uyandığımda tamamen farklı ve renkli bir dünyaya uyanacaktım. saat 3 gibi de telefon sesine uyandım. evet farklı bir dünyaya uyanmıştım ama pek renkli olduğu söylenemezdi. televizyon açık uyumuştum. önce telefonu elime aldım. 5 mesaj, 9 cevapsız arama, 481 whatsapp, 2 tinder, 3 instamessage bildirimi vardı. gerçi son ikisi ülke gündemiyle pek alakası olmayan bildirimlerdi ama olsun. ne olduğunu henüz anlayamadan kafamı kaldırıp televizyondaki altyazıyı okudum.

    "türkiye'de olağanüstü hâl."

    resmen o an hayallerimde güncelleme yaşadım. bora bora beach'te messi bizi görmemezlikten gelerek yanımızdan geçti. arda bize evin kapısını açmadı. kapının deliğinden bakıp "no reconozco que vaya a la chingada de aquí." gibi sanırım "sizi tanımıyorum siktirin gidin burdan." anlamına gelen şeyler söyledi. david guetta ise "şu anda aramızda iki mülteci bulunmaktadır" diye anons yaparak güvenlik görevlileriyle bizi dışarıya attırdı.

    özellikle tüm izinler iptal ve yurtdışına çıkışlar yasaklandı haberi rüyadan hâlâ uyanamadığıma inanmakta ısrarcı olmama neden olmuştu. yani o kadar uğraş ve emekten sonra şu hayalimizi yaşayamamamız için tek bir sebep vardı o da darbe girişimiydi ve oldu aq. yine en büyük darbeyi biz yemiştik. ibiza'ya gitmek için harcadığımız emek kadar bir de uçak ve otel biletlerini iptal etmek için emek harcadık. artık hayattan vazgeçmiş tam bir avareye dönmüştüm. hiçbir şeyi umursamıyor hiçkimseyle konuşmak istemiyordum. neverfall'u tüm sosyal medya hesaplarımdan engellemiş ve sözlükte de kadro dışı bırakmıştım.

    kendime gelmem 1-2 hafta sürmüştü. yavaş yavaş tekrar sosyalleşmeye çabalayıp halısaha maçlarında tekrar boy göstermeye başlamıştım. işte burda konunun başına döneceğim. şanssızlıklardan bir türlü kurtulamayan ben bu kez de şanssız bir sakatlık yaşayacaktım. maçın ilk dakikalarında kolumun üzerine düşüp kolumu kırdım. sağ kolumu boydan boya alçıya aldılar. sağ elimle bi şey kavrayabilir miyim diye kontrol etmek için parmaklarımı oynattım. evet istediğim şeyi kavrayabiliyordum. fakat kolum alçılı olduğu için kolumu istediğim gibi ileri geri hareket ettiremiyordum. o birazcık üzdü. mesela ayranı çalkalamak istesem çalkalayamıcam. sol elimle denedim onla da çalkalayamıyorum. istediğim ritmi tutturamıyorum sol elimle. ama yine de çok üzülmemiştim zira hayatımda çok da büyük bir engel değildi. zaten tatile de çıkamıyordum. mis gibi raporumu alıp işe de gitmedim. 10 gün yatış. asıl yıkımı tatil ve yurtdışı yasakları kalkınca yaşayacaktım.

    neverfall yanıma gelip yasaklar kalktı gidiyoruz dedi. afallamıştım. kendimi birkez daha ibiza'da fakat bu sefer alçılı kolla düşündüm. bora bora beach'te messi kolumdaki alçıya imza atıyordu. arda ile neverfall karşılıklı kahve içerken bana pipetle içmem kolay olur diye kola vermişlerdi. david gueatta ise "sıradaki parça suriye'deki savaşta sağ kolunu kaybeden mülteci arkadaşımız için gelsin." deyip kendini sosyal konulara karşı sorumlu gösterip kalabalığa oynuyordu. daha fazla dayanamayıp alçıyla neverfall'un kafasına vurup bayılttım. sonuçta her şeyin sorumlusu oydu. kelebek etkisi gibi "neden tatile çıkmıyoruz?" sorusuyla başlayan döngü ülkenin durumunu olağanüstü hâle getirip sağ kolumun da kırılmasıyla sonuçlanmıştı.

    kendisiyle uzun süredir görüşmüyorum. özledim desem yalan olur. ülkenin durumu da şu an iyi. sağ kolum da öyle. artık rahatça hareket ettirip sağ elimle istediğim şeyleri yapabiliyorum. ve en önemlisi:

    ayran bile çalkalayabiliyorum.