• 1
    *
    takım veya bireysel sporlarda, takımın ya da sporcunun başarıya ulaşmak için gittiği yoldur.

    her takımın ya da her bireysel sporcunun hatta her ülkenin sporla ilgili kurumlarının ve insanlarının kendine has felsefeleri vardır. bu biraz da spora bakış şekli ile ilintilidir. en iyi bildiğimizi iddia ettiğimiz spor dalı futboldan gidelim mesela;
    örneklerimi iki ayrı yabancı ülkenin vatandaşlarıyla da halısaha maçları yapmış biri olarak italya ve ispanya'dan kısa ve basit şekilde vermek istiyorum.
    italya'da oynadığım halısaha maçlarında italyanlar geride pas yaparlar saha içine dağılmaya çalışırlar asla topu alıp basıp giden olmaz. basıp gidene de söylenirler aptal gözüyle bakarlar. bir kaç pastan sonra uzun top olma ihtimali yüksektir.
    ispanya'da ise halısaha maçlarında inanılmaz tek top oynanır pozisyonun kaçacağını bilseler bile tek top yaparak pozisyona girme eğilimleri vardır. onlar için cruyff'un dediği gibi en güzel gol boş kaleye atılan goldür.
    gelelim bize; bizim halısaha maçlarımız ise hepinizin bildiği üzere daha çok bireysel yetenek ve fiziksel mücadele üzerine kuruludur. bizde top geçer adam geçmez savunmacısı kralken başka yerde tam tersidir. biz de çita gibi yılan gibi her aldığı topla ışık hızıyla kaleye doğru basıp giden esmer gençler muhteşem topçuyken başka yerde öyle değildir. velhasıl kelam bu başlık özele de indirgenebilir;
    mesela juventus ile barcelona şampiyonlar liginde final oynadılar. juventus'un futbol felsefesiyle , barcelona'nın futbol felsefesi sanıyorum ki aynı değil. ben juventus'u izlerken geride daha ağır davranan paslaşarak takımın genişlemesini sağlayan 5li ortasahanın kanatlarını savunma arkasına sarkıtmaya çalışan, savunmada ise kaybettiği topa ani baskı yapmayıp topun arkasına kutu şeklinde geçen rakibin pas kanallarını kapatmayı öncelik olarak belirleyen bir takım görüyorum.
    barcelona'da ise birbirine daha yakın oynayan dar alanda tek toplar yapan özellikle arapaslarıyla havadan yerden savunma arkasına oyuncu sarkıtmaya çalışan, savunmada ise ani baskıyla 3 kişi 5 kişi basıp topu tekrar kazanmak isteyen bir takım görüyorum.
    eminim diğer sporlarda da örnekleri vardır. ne kadar kadrolar oyuncular değişse de kuluplerin felsefeleri kalıcı oluyor. juventus ve barca yıllardır yukarıda anlattığıma benzer bir futbol oynuyor. tabi ki ufak değişikliklerle felsefe modernize edilebiliyor fakat temel olarak kuluplerin felsefesi yıllarca değişmiyor.
    yani dünyanın en iyi teknik direktörü de olsan barcelona'ya gelip juventus futbolu oynatmaya çalışırsan takımı darman duman edebiliyorsun. ya da tam tersi.

    bizim galatasaray olarak ise felsefemizi artık açıkca tartışıp ona göre sporcular ve teknik adamlar üzerine değerlendirme yapmamız gerektiğini düşünüyorum. bence bizim de bir felsefemiz var ve bunun ne kadar tersini yaparsak o kadar kötü sonuçlar alıyoruz. bizim önceliğimiz topla oynayıp takımın genişlemesini sağlamak olunca felsefemizden uzaklaşıyoruz. açın bakın 2015/2016 sezonunda bjk ile beraber topla en çok oynayan takım konumundayız. tamamen felsefemize ters bir durum olduğu için bu istatistiğe ragmen sürünüyoruz.

    bizim genlerimizde savunmayı öne çıkartıp rakibi sıkıştırıp baskı yapmak, kazanılan topu direkt oynamak var.
    o yüzdendir ki bize diego simeone gelip atletico madrid topu oynatsa, sonuc ne olursa olsun gönderilir. tıpkı mircea lucescu'da olduğu gibi. ama şimdi yalan yok jürgen klopp mesela tam bizlik hocadır. liverpool dortmund'u 2-0'dan gelip 4-3 yendiğinde maçı izleyen bir çok galatasaraylının liverpool'da kendini gördüğüne yüzde yüz eminim.
    o yüzdendir ki bize, elmander belki de drogba'dan bile daha etkili gözükebiliyor. belki de elmander hiçbir takımda bizdeki kadar ön planda olmadı. ya da sasa ilic. direkt oynamayı seven topsuz alanlarda savunma arkasına sürekli koşu atarak rakibi mal eden oyun stiliyle ilic bizde beklenildiğinden çok daha başarılı olmuştu. ama marek heinz tam bir "pas yapalım hacılar" adamı olduğu için fasulye muamelesi gördü, bu örneklere elano'yu misimovic'i de ekleyebiliriz. savunmaya geldiğimizde bizim felsefemizde inanın servet çetin tarzı stoperlere yer yok. çünkü savunmayı olabildiğince önde kurmaya çalışan bir takımız. o yüzden önceliği hava topu vurmak olan hiçbir stoper bizde başarılı olamıyor. bizim en iyi ikililerimiz hep biri çabuk ve sıkıştıran yakın markaj yapan adam, diğeri doğru yerlerde duran akıllı adam şeklinde olmuştur. yani en azından benim gördüğüm tüm başarılı stoper ikililerimiz böyleydi.
    falco götz - reinhard stumpf , gheorghe popescu-bulent korkmaz, rigobert song- stjepan tomas, tomas ujfalusi-semih kaya...

    ortasahamızdan da örnekleyelim; işte donk transferi ortada. donk aslında o kadar da berbat bir futbolcu değil ama bizim genlerimize tamamen aykırı bir adam. bizim ortasahadaki 1 oyuncumuz kesinlikle çok çalışkan bir topçu olmalı yani patlayıcı gücüyle aniden rakibin önüne çıkan, ani baskı yapabilen tarzda bir oyuncuya biz her zaman ihtiyac duyuyoruz. adı sanı önemli değil ama bu tarzda topçular galatasaray'da mutlaka başarılı olmuşlardır başarılı olmamışlarsa bile taraftar tarafından mutlaka takdir edilmişlerdir. ama mesela ön liberomuzda pirlo gibi adam bizde olmuyor. bunun kralı bizde tugay kerimoğlu idi. dikkat edin tugay yıllarca oynamış ve başarılı olmuş bir adam olmasına rağmen zamanında galatasaray taraftarından yeterince ilgi görememiştir. çünkü tugay gerçekten mükemmel bir topçu olmasına rağmen biraz bizim genlerimize aykırı bir adamdı. ayhan akman da aynı şekilde tugay'ın görevini üstlendi galatasaray'da. belki ayhan bir tugay değildi ama galatasaray taraftarı tarafından yerildiği kadar da kötü bir adam değildi.

    yavaş yavaş sonuca geleyim; evet biliyorum isim gördüğümüz zaman içimiz gidiyor, ama o isimlerin fiyasko olmasını artık galatasaray spor kulübü kaldıramayacak durumda. transferde yönetimin veya teknik direktörlerin önceliği taraftarın gazını almak olmamalıdır. elano gibi misimovic gibi havaalanı transferleri yapılmamalı , takımın genlerine uygun elmander gibi ribery gibi melo gibi futbolcular getirilmelidir. mesela iddia ediyorum valon behrami diye avrupa'da gözden iyice düşmüş bir topçu var hepiniz az çok tanırsınız. alın getirin bize iki güne taraftarın sevgilisi olur. bakın topçuyu çok beğendiğim için söylemiyorum ama bizim felsefemize uygun olduğunu düşündüğüm için söylüyorum. yani bu tarz öneriler getirebilmeliyiz artık . hem taraftar olarak hem de yönetim olarak. eminim behrami'den çok daha kaliteli o tarzda topçular vardır. n'golo kante caen'de oynarken tam galatasaray topçusu diye düşünüp başlığını açmıştım. tam suat kaya'yı anımsatmıştı bana. şimdi izleyen tüm galatasaraylılar da tam bizlik adam diye düşünüyordur mutlaka. kante'yi caen'den o zaman da alamazdık o ayrı ama bizim almamız gereken ortasaha oyuncusu örneği birebir bu adam.
    bir örnek daha vereyim. rb leipzig'de emil forsberg diye bir topçu var. öyle inanılmaz istatistikleri falan yok ama bizim sol kanada cuk oturur. bir kaç kez denk gelirseniz izleyin ne demek istediğimi anlayacaksınız.
    hem bireysel olarak hem de takım olarak bunları daha açık, herkesin anlayabileceği tarzda tartışmanın zamanının geldiğini düşünüyorum.
    bu arada çok uzun bir yazı oldu dayanıp okuyana helal olsun.

    sneijder not: şimdi sneijder'e laf sokuyorsun falan diyenler olabilir diye o konuyu da açıklığa kavuşturayım. sneijder de bizim genlerimize çok uygun bir adam değil fakat sneijder burayı gerçekten benimsedi taraftar da onu çok sevdi, o yüzden sneijder bence kendi futbol tarzını bile değiştirmeye başladı, kulübün felsefesine daha çok uymaya çalışıyor, daha garantici bir adamken -ki hala hollanda milli takımında öyle- , bizde daha direkt oynamaya çalışan, daha fazla topla iş yapmaya çabalayan bir topçuya dönüştü. tabi ki 10 numaralar bizim için her zaman değerli olmuştur ama onun da farklı farklı çeşitleri var, bize topla haşır neşir olmayı seven ağır olsa bile acayip adam eksiltebilen 10 numaralar daha uygun gözüküyor. en iyi örneğin kim olduğunu çok iyi tahmin ediyorsunuzdur.
  • 2
    özellikle de bu sezon özelinde oldukça merak etmekteyim bizimkisi nedir diye. keşke adam gibi galatasaray muhabirleri olsa da bu soruyu sorsalar hocaya. çok güzel mesaj veriyorsun hocam da bir de bizi aydınlat, ne oynamak istedik, neyi planladık, neden olmadı, nerelerde aksaklık oldu.

    geçiş oyunu oynamak imkansız şu takımla, pas oyunu o da yok, kanat ağırlıklı değil... neyse ne olduğunu bir gün belki kendisi anlatır. 96/97 yılında hoca ilk geldiğinde yapmak istediği bir şeyler vardı, savunmayı ortasahaya kadar çıkartıyordu ki, ben o zamanlar 13-14 yaşlarında çocuk olarak bir şeyin peşinde olduğunu anlayıp, ilk yarıyı 9 puan geride olmasına rağmen destekleyip, iyi bir oyun çıkacağına inanıyorduk, o yolun sonu malumunuz.

    şu anda da keşke inandığımız, geliştirebileceğimiz bir oyunumuz, en azından planımız olduğuna inanabilsek, yoksa daha çok tartışırız diagne gelsin, mariano gitsin.