• 1
    arda turan'ın hayatına yönelik aldığı radikal kararı en iyi değerlendiren ve altına imzamı atabileceğim nitelikteki bir yazıyı yazmış olan yazar. ayrıca bu yazının konu ile ilgili kaleme alınan en özgün içerikteki yazı olduğunu düşünüyorum.

    --- alıntı ---
    bırakalım gitsinler

    ortaya atacağım iddianın bir dayanağı yok. coğrafi, sosyolojik veya kalıtımsal hiçbir bilgiyle besleyemeyeceğim iddiamı ama söylemek zorundayım; bence akdeniz havzasının çocukları, yetenek olarak avrupa’nın diğer bölgelerindeki çocuklara oranla daha şanslı. insanlığa yararlı olacak başka konularda nasıldır bilmem ama vücut koordinasyonu konusunda, kutsanmışlardır. bir melodiye dansla eşlik etmek, bir şarkının ritmini yakalamak, topla oynanan oyunlardaki meziyet… bu konulardaki yetkinlik, güneyden kuzeye doğru azalır. ama güneyden, kuzeye doğru artan da başka önemli bir özellik vardır. zaten şu anda modern ülkelerle aramızdaki farkı yaratan da bu ikinci özelliktir. müsaade ederseniz, kendi hikâyemle anlatmaya çalışayım. nasılsa lafı bir yerinden dönüp dolaştırıp arda turan meselesine getiririz…

    hasbelkader, spor disiplinin ve altyapısının en muntazam şekilde kurgulandığı isveç’te dünyaya geliyorum. 20 bin nüfuslu bir kasabada; iki yarı olimpik yüzme havuzu, beş adet nizami çim futbol sahası, üç adet buz hokey ringi, kapalı spor salonları ve sayısız tenis kortunun olduğu bir spor ikliminde büyüme fırsatım oluyor. anaokuluna başladığım gün, tüm beceri derslerinin yanında, çocuğun; aile geçmişi, fiziksel özellikleri ve ilgi alanlarına göre spor dallarına yönlendirildiği bir sistemin içinde buluyoruz kendimizi. kimimiz futbola, kimimiz tenise, kimimiz yüzmeye başlıyoruz. havuza gittiğim ilk gün, duvardaki temsili madalyaları görüyorum. yanıma bir antrenör yaklaşıp, “iyi çalışırsan buradaki 20 madalyayı da kazanabilirsin. hatta istersen bugün başlayalım. benimle beraber bu havuzun başından sonuna kadar yüzersen, ilk madalya senin.” diyor. o gün ilk defa girdiğim havuzdan, bir madalyayla dönüyorum eve.

    abim, aynı eğitim sisteminin futbol ayağında ilerliyor. fiziksel özellikleri ve genel yetenekleri doğrultusunda yönlendirildiği, futbolda ciddi bir gelişim kaydediyor. 10 yaşına geldiğinde, takımının gözbebeği oluyor. boylu, poslu arkadaşlarının arasından, nispeten ufak tefek yapısı ama üstün tekniğiyle sıyrılıyor. isveçli çocuklar daha hızlı koşuyor, daha az yoruluyor ama bitirici noktadaki işleri hep o ufak tefek türk çocuğu yapıyor.

    sonra zamanla havuzun kenarında asılı duran diğer madalyalara da göz koyuyor, alabildiğim kadarını alıyorum. abim de futbolda ilerlemeye devam ediyor. sistem tıkır tıkır işliyor; ev-okul-spor. eve gelince takıyorum çantamı sırtıma, doğru havuza.

    sonra birden hayatımız değişiyor ve türkiye’de yaşamaya başlıyoruz. önce madalya biriktirme hayallerim suya düşüyor. ardından, yaşadığımız yerde yapılabilecek tek sporun, mahalle futbolu olduğunu keşfediyorum. zamanla bu sistemin çocukları olmaya başlıyoruz. okuldan kalan vaktimizde, mahallede boş yer bulursak, dikiyoruz taşları, bakıyoruz keyfimize. akşam babadan önce evde olmak şartıyla, elimizde top, mahale mahalle geziyoruz. okuldan sonra spor yapabileceğimiz bir imkân arıyoruz; bulamıyoruz. ilçenin basketbol ve futbol takımları var ama aynı anda hem okula gidip hem de düzenli antrenman yapmak mümkün olmuyor. sporun ihtiyaç olduğu bir coğrafyadan, sporun lüks olduğu bir coğrafyaya transferimin ilk yıllarını, yeni kulübüme alışma çabalarıyla geçiriyorum.

    kendi başıma sürdürmeye çalıştığım spor merakım, çevreden gelen, “derslerini sakın ihmal etme.” söylemleriyle törpülenmeye başlıyor. tenefüste top oynadığımızı gören müdür yardımcısı “şu topun peşinde koştuğunuz kadar ders çalışsanız adam olursunuz.” diyor. yavaş yavaş anlıyorum ki bu memlekette adam olabilmek için kitaplara gömülmek gerekiyor.

    sonra her sene yaz aylarını isveç’te geçirmeye başlıyoruz. ilk gittiğim yaz görüyorum ki benle beraber yüzmeye başlamış çocuklar madalyaları yarılamış bile. hepsi, geleceğin profesyonel yüzücülerine yakışacak şekilde devam ediyor antrenmanlarına. futbol sahasında da manzara aynı. bir sene önce, sadece fizikleriyle abime üstünlük sağlayan çocuklar, bu sefer tekniklerini de geliştirmiş olarak çıkıyor karşımıza.

    tekrar türkiye’ye dönüyoruz. bütün kış boyunca okul, sınavlar ve ev arasında mekik dokuyoruz. anadolu liseleri sınavları için dershane, özel ders derken, sokakta maç yapmaları da unutuyoruz.

    yaz gelince tekrar isveç’e gidiyoruz. bu sefer, en son serbest stil yüzerken bıraktığım çcoukların diğer stillerde de yüzmeye başladıklarını görüyorum. kimi akşamlar kolumuzun altına topumuzu koyup, futbol oynamaya gidiyoruz. abimin eski takım arkadaşlarıyla başa çıkamadığımızı görüyoruz. yetenek, yavaş yavaş çalışma, disiplin ve antrenmana yenilmeye başlıyor.

    biz yazlıkta keyfine yüzerken, isveç’teki havuzdan milli sporcular yetişiyor. kardeşim halı sahalarda top peşinde koşarken, bir zamanlar onun ayağından çıkacak topa bakan çocuklar, isveç liglerinde oynamaya başlıyor.

    maalesef ki biz, “kesicem ulan topunuzu!” coğrafyasının çocukları, “koşturma terleyeceksin!” annelerinin evlatlarıyız. bize hiçbir zaman, spor yaparak mutlu olabileceğimiz, sporda dünyayla rekabet edebileceğimiz öğretilmedi. ne kadar yetenekli de olsak, o yeteneklerimizin modern ülkelerinin disiplini karşısında ezilişine şahit olduk.

    bu yüzden, avrupa’ya transfer olan hiçbir futbolcumuzu hayırla yolcu etmedik. ya hainlikle suçladık, ya da yapacak çok şeyinin olduğunu söyleyip, erken bulduk bu gidişi. içten içe gitmesin, hep burada kalsın istedik çünkü. tam da bu yüzden almanya’da büyümüş nuri şahin ve mesut özil real madrid’e transfer oluyorken, allah vergisi yetenek konusunda bu yüzden benim için, camdan çocuklarına “başka mahalleye gitmeyin, burada oynayın.” diyen anne ile transfer olan futbolcsunu suçlu ilan eden taraftar arasında bir fark yoktur. ikisi de aynı psikolojiden beslenmektedir.

    onlardan eksiği olmayan arda turan zar zor atletico madrid’e gidebiliyor. mesut özil imkânlarıyla doğup, sonradan arda turan imkânsızlığına transfer olmuş biri olarak, o psikolojiyi çok iyi bilirim.

    mesut özil; sistemin ve disiplinin; arda turan; mahalle maçlarının, sınav stresinin evlatlarıdır. ikisi de kutsanmış yeteneklere sahip olmasına rağmen, dünya bugün mesut’un adını ezbere bilirken arda turan’ı yeni yeni tanımaya başlıyor. biri real madrid’in gözbebeğiyken, diğerinin atletico madrid’de banko oynayıp oynayamayacağı bile belli değil.

    peki, niye böyle oluyor? dedim ya, yetenek her zaman çalışma, disiplin ve antrenmana yenik düşüyor diye. mesut özil gelsenkirchen’de altyapı eğitimi alırken, arda turan mahalle maçlarında topunu kestirmemeye, müdür yardımcısından azar işitmemeye uğraşıyordu. mesut özil yeteneklerini, önüne sunulan imkânlarla geliştirmeye çalışırken, arda turan söke söke aldı futboldan, istediklerini...

    şimdi bırakalım, kim nereye istiyorsa gitsin. kim nerede mutlu olacaksa orada yaşasın. korkmayın, bir çocuk yan mahalleye maça gitti diye kaybolmaz...

    --- alıntı ---

    kaynak: ntvspor
  • 2
    "camdan çocuklarına “başka mahalleye gitmeyin, burada oynayın.” diyen anne ile transfer olan futbolcsunu suçlu ilan eden taraftar arasında bir fark yoktur" demiştir.

    halbuki akdeniz ülkelerinden kuzeye gittikçe güçlenen analitik bakış açısı ile bakınca her şey ortada:

    annesi başka mahalleye gitme dememiştir, akşam sana ve arkadaşlarına yemek hazırlıyorum demiştir. arda ise bunu bile bile yemek vakti yan mahalleye maça gidiyorum demiştir.
  • 4
    "türkiye'de, küçük yaştan itibaren, çocukların yatkınlığına yönelik çalışmalar yapılıp, ona göre yetiştirilmeli ve avrupa'da böyle oldugu için her zaman daha başarılılar" gibi bir amaca yönelik yazı olsaydı sadece geçerliydi ama arda turan'ın transferinde durum hiçte böyle değil. arda turan mahallede tıkılı kalmamış galatasaray'da alt yapı eğitimini almıştır. arda turan annesinin itirazına ragmen yan mahalleye gitmemiş. kendi değerlerine hiçe saymış, 2 senedir oturup para kazanmasına ragmen borcunu ödemeyi seçmemiş ve en yanlış zamanda galatasarayla ilgili herkesi bırakıp gitmiştir..