• en sevmediğim teknik direktörlerden birisidir. hiç kupası olmamasına rağmen kendini çok önemli biri gibi gören, sıyırmış insan. bizim milletimizde delilere karşı duyulan bir sempati olduğu için de bu adamı çok seviyoruz. aslında bir bok yok bu adamda. yönettiği takımlara oynatmaya çalıştığı futbol da çağ dışıdır. futbolcular birer insan olduğu için ve insan bünyesine sahip olduğu için bir zaman sonra vücutları pes ediyor ve kupaya uzanamıyor.

    seri ofsayt bekliyorum. ama entryimi okuyun ve düşünün. bu adam abartılmış bir balondur. tribün dergi gibi vasatı romantik cümlelerle öven twitter hesapları yüzünden gereğinden fazla popüler bu adam bizim ülkemizde.
  • 3-3-3-1 başlığına yazacaktım aslında ama bu dizilişin mucidi olan bielsa’nın başlığına uğramanın daha doğru olduğunu düşündüm. internette bu formasyon hakkında yabancı kaynaklarda ve bizim kaynaklarımızda pek bir yazı bulamayınca da kendi kendime: “neden yazmıyorum ki?” dedim...

    dizilişler üzerinden konuşurken oyuncu rolleri üzerine konuşulmasının daha değerli olduğunu düşünürüm hep. sahaya dizilişiniz, felsefenizi keskin bir şekilde yansıtmaz çünkü ayrı ayrı felsefeler ve farklı oyun yapıları sergileyebilirsiniz. bielsa ise bunu bir üst seviyeye taşıyarak hem yeni bir formasyon icad etti hem de yeni oyuncu rolleri görmeye başladık onun sayesinde.

    daha önce sözlükte başlığını açtığım inverted fullbacks‘in mucidi olan bielsa 3-3-3-1 formasyonu ile birlikte yeni ufuklara yelken açmamı sağladı. hem yeni bir diziliş hemde bu diziliş üzerinden yeni bir oyuncu rolü yaratmış oldu aslında. bielsa’nın sisteminde içeriye doğru konumlanan iki bek, hem orta saha gibi davranıyor hemde oyun kurulumunun ana faktörlerinden biri oluyor. ayrıca savunmayı 5 kişiyle oluşturmanızı sağlayabiliyor:

    https://gss.gs/rdV.png (5’li savunma dizilimi)

    savunmayı 5 kişiden oluşturmanın bir amacı var elbette. bu defansif dizilişin kilit noktası modern futbolda artık sahanın 5 dikey parçaya bölünmesi. 3-3-3-1’in defansif esnekliği sayesinde hem half-space’i hem de wide-space’i kapatabilmeniz, diğer sistemlere panzehir oluşturuyor. haliyle savunmada bu şekilde dizilimin getirdiği avantajlar tabii ki 4’lüye göre size belirgin bir üstünlük sağlıyor:

    https://gss.gs/45L.jpeg (saha bölümü)

    defansı 5’lemenin; wide-space ve half-space bölgesinin kapatmanın önemini ve avantajını daha iyi anlatabilmek için yakın geçmişten bir örnekle özetleyecek olursak:

    https://gss.gs/j8N.jpeg (half space kapatmanın önemi)

    1 ekim 2020 rangers fc galatasaray maçında marcao’nun öne çıkmasıyla galatasaray’ın yediği golü, 3-3-3-1 dizilişiyle savunması daha kolay. nedeni ise alanları (wide-space, half-space) 5’li kurguda daha rahat kapatabilmeniz. yenilen golde görüldüğü üzere marcao öne çıkıyor ve hagi’nin half-space’e yolladığı ara topunda golü rahat bir şekilde buluyor rangers. sadece bu pozisyon bile rakip takımı savunurken 5’li durmanın ve alanları kapatmanın; ayrıca da bielsa’nın 3-3-3-1’inin savunma yaparkenki avantajlarını gösteriyor. bunun yanı sıra, build-up play esnasında size ekstra 1 oyuncu sağlıyor bu diziliş...

    hücumdaki bir diğer önemli oyuncu rolünü konuşmadan önce eklemek istediğim birkaç önemli husus daha var ki o da stoperler. günümüz modern futbolunda stoperlerin artık oyunu başlatan konumda olmalarına aşina olduk fakat bielsa’dan esinlenen nagelsmann, 13 ağustos rb leipzig atlético madrid maçına 3-3-3-1 dizilişi ile çıkmasının yanı sıra iki tane bekten bozma stoper (klostermann ve halstenberg ) ile sahaya çıktı. zaman zaman bunu luke ayling‘i stoper oynatarak denedi bielsa. bunun en büyük nedenlerinden biri tabiiki de build-up play’e verilen önem. not olarak ekleyeyim: nagelsmann o gün inverted fullbacks rolünde laimer ve angelino’yu kullanmıştı. büyük bir esin kaynağı... mucidi olduğunuz sistemin başka bir takım tarafından şampiyonlar liginde kullanılması.

    hücuma geçerken bir diğer önemli oyuncu rolünden bahsedecek olursak bu kesinlikle enghance olur. bielsa’nın sistemindeki başarının temel anahtarlarından biri olan bu rol, orta saha ile hücumu birbirine bağlıyor. bu rolün önemini daha önce yukarıda bahsettiğim iki maçla daha iyi kavrayabiliyoruz. dani olmo atletico maçında skora etki ederken, ianis hagi ise asist yapmıştı.

    oyuncuların rollerini ve dizilişi kavramak elbette çok değerli. bielsa karşımıza bir yenilikle çıkmış olsa da asıl can alıcı nokta bunu elinde var olan oyuncularla yapabiliyor olması. belkide çoğu takımın elinin tersiyle iteceği oyunculara felsefesini aşılaması ve başarılı bir yolda ilerlemesi takdire şayan. örneğin, marcao kötü bir stoper mi? kesinlikle değil... rangers maçında golde alan boşaltmasının, gerrard’ın hagi’yi enganche olarak görevlendirmesinin önemi bu yüzden büyük. half-space’i boş bıraktığınızda golü yersiniz. burada genel olarak bir örnek verdiğimi söyleyeyim. bu marcao olur, jose maria gimenez olur farketmez. oyuncu etiketi ne olursa olsun kazanan her zaman doğru sisteme sahip olandır ve bielsa bunu bir kez daha gözler önüne seriyor. leeds’in belkide premier ligde yarışabilecek kadro yapısına sahip olmamasına rağmen bugünlerde iyi sonuçlar almasının nedeni kesinlikle marcelo bielsa ’dır...
  • başarının göreceliliğine girmeyeceğim de kupa alamadı diye başarısız addedilecekse var başarısız olsun. o kafaya göre chelsea'yle şl kazanan roberto di matteo çok büyük hoca mesela.

    gelelim onu diğer hocalardan ayıran noktaya. bielsa; tüketici değil üretici hocalardan, işin teorisine kafa yoranlardan. tam bir futbol filozofu. böyle deyince "futbol romantiği" diye dalga geçenler çıkıyor ama al işte yüz yıllık futbol tarihinde catenaccio'yla total futbol'dan başka ciddi bir felsefe getirilmiş değil. onları anlatırken de rappan, sacchi, rinus michels, lobanovskiy diye saydığımızda biz gene "fitbil rimintiği" olmuş oluyoruz. işte bielsa'yı takdir etmenin de maliyeti de bunlarla aynı. getirilen eleştirileri "ama yol yaptılar..." diye savuşturmaya çalışanları aratmayacak kabilden, "ne başarısı var, kaç kupa almış?" diyenlerin sorularına muhatap kalıyorsun. geliştirdiği antrenman metotları ve dizilişler, kendine has defansif taktikleri, bireysel presi getirdiği bambaşka boyut filan hep hava civa zaten. guardiola'nın söylediği, "gezegen üzerindeki en büyük hoca." lafı da boş çünkü guardiola da hep büyük takımlarda çalışmış, sıkıcı tiki taka futbolu oynatan kelin teki. bielsa'nın mükemmelleştirdiği 3-3-1-3/3-4-3 de ne oluyormuş canım; koy iki ön libero, iki ters ayaklı açık, bir oos, bir de santrfor geçsin gitsin işte. zaten bilbao gibi envai çeşit yıldıza ev sahipliği yapan takımla barcelona ve real gibi iki tane mahalle takımının olduğu la liga'yı kazanamamışsın; üstüne de psg'nin tam 4 misli kadro maliyetine sahip marsilya'yla çuvallamışsın, sıçıp sıvamışsın. günde bir tanesini devirdiğin kitaplar, her birini defaatle izlediğin 10.000'den fazla maç kasedinden oluşan koleksiyonun filan hep boşaymış. kimsin lan sen? kaç kupan var sanki? ziya doğan kadar bile olamadın.

    o değil de harrison ford, gary oldman filan da çok dandik aktörler canım; baksana, adamların bir tane bile oscar'ı yok.

    not: kendisi seneye ss lazio'da. yıllar sonra adam akıllı bir deliye kavuştu sonunda herifler.

    edit: evet, tarih kazananları yazar ama görünürdeki kazananları yazar. bundan yetmiş seksen sene evvel insanlar edison'a tapıyordu. çünkü onu herkes tanıyordu, amerika'nın en kudretli iş adamıydı ve dünyanın en zengin birkaç kişisinden biriydi. öldüğünde amerikan başkanına bile yapılmayan törenlerle uğurlandı. kendisinden çok daha zeki ve pratik zekalı tesla'ysa kimse tarafından umursanmayan bir mucitti. 86 yaşında tek başına yaşadığı apartman dairesinde beş parasız şekilde bu dünyadan göçtüğünde bir elin parmaklarını geçmiyordu onu tanıyan insan sayısı. günümüzdeyse biliyoruz ki tesla'nın icat ettiği alternatif akım, edison'un icat ettiği doğrudan akımdan kat be kat kullanışlıymış, edison'un iş adamı yönü belli bir vakitten sonra mucit kimliğinin önüne geçerken tesla paraya hiçbir zaman kıymet vermemiş ve eline geçenleri de gene o zamanlar çılgınca görülen çalışmalarına akıtmış. edison icat ettiği ampulün reklamını ölene kadar yapmışken, tesla kendi icat ettiği radyodan bile nasiplenememiş (insanlar günümüzde bile radyoyu markoni'nin icat ettiğini sanıyor). sadece o da değil ki; florasan lambadan elektron mikroskobuna, radardan mikrodalgaya icat ettiği veya temellerini attığı hiçbir şeyin kaymağını yiyememiş. çünkü tesla; edison gibi amerika'da doğmamış, garip huyları varmış, sinestezi hastasıymış, duyuları aşırı duyarlıymış, insan içine çıkmayı fazla sevmezmiş. kablosuz elektrik iletimi gibi insanlara delice gelen fütüristik projeleri varmış. işte insanlık ve onun yazdığı "tarih" bu adamın iade-i itibarını ölümünden yarım asır sonra yapmaya başladı. hakkında kitaplar yazıldı, filmlerde (prestige) gözüktü, kendisi gibi bir başka deli elon musk ürettiği elektrikli arabalara "tesla" ismini verdi.

    demek istediğim şu; bielsa, ağzında altın kaşıkla doğan hocalardan değil. zidane'ın o muhteşem futbol kariyeri olmasa real madrid'i teslim ederler miydi? ya da guardiola barcelona'da oynamamış olsa gene direkt olarak barcelona'dan başlayabilir miydi kariyerine? bu adamlara kötü hoca demiyorum, yanlış anlaşılmasın, sadece daha şanslı olduklarını belirtmek istiyorum. bielsa'nın futbolculuğu kariyeriyse kıytırık arjantin takımlarında geçmiş. gene antrenör olarak başladığı kariyerinde tırnaklarıyla kazıyarak bir yerlere gelmeye çalışmış. yepyeni antrenman metotları denemiş, günde en az beş altı saat deliler gibi maç kasedi izlemiş, "bu oyunu daha nasıl geliştirebilirim?" diye kafa yormuş. küçük/orta ölçekteki takımları yöneten hemen her hoca gibi dörtlü savunmalı, iki-üç ön liberolu, tek forvetli taktikler yerine 3-4-3/3-3-1-3 denemiş:

    https://www.youtube.com/watch?v=f3Ml9QcF2rw

    https://www.youtube.com/watch?v=wMzuY_d8LdU

    barça'nın futboluna çomak sokacak kadar üst düzey pres yapan takımlar geliştirmiş:

    https://www.youtube.com/watch?v=AVC7Tfzo6r8

    https://www.youtube.com/watch?v=F00EeVsyNo0

    real'in vallecano'ya 10 attığı maçları izlemekten kırkı misli daha fazla zevk alıyorum ben şu analizleri izlerken. futbolun amacı da bu değil mi? ve bunları bilbao'da, şili'de, marsilya'da gerçekleştirmiş. bu adamdan etkilenip takımını 3-4-3 oynatan guardiola'nın münih'ini ağzımızın suyu akarak izlemeyi biliyorsak bence bir teşekkürü hak ediyor demektir. kupa meselesine gelince de "ne kadar ekmek, o kadar köfte..." işte. bir gün bu adamın eline chelsea, psg geçer de başarısız olursa ilk gömen ben olacağım, söz.
  • bildiğim kadarıyla bielsa bir takımın başına geçmeden önce ön sözleşme imzalayıp sezon sonuna kadar o takımı takip ediyor ve analizini yapıyor. sezon başında çalışmaya başlıyor. her ne kadar çok övülsede 2002 dünya kupasında arjantin ile grup aşamasını geçememiş ve turnuvaya veda etmişti. daha sonra athletic bilbao ve marsilya ile çok iyi sezonlar geçirdi. lazio ile 2 günlük sıradışı bir macerası var.

    avrupa'nın en iyi liglerinde ki yöneticilerle çok sorun yaşamasını göz önüne alırsak türkiye kariyeri çok sıkıntılı olur. burada başkanlar takım şampiyon olduktan sonra ben yaptım moduna giriyorlar. örnek ünal aysal-->fatih terim, fikret orman-->şenol güneş, aziz yıldırım-->(aslında başkanın haklılık payı var)
  • ingiltere premier ligin en pozitif futbol oynayan iki takımın hocaları olan guardiola ve pochettino'yu etkilemiş hoca. guardiola kendi total futbolunu revize ederken bielsa'dan da ilham almıştır. pochettino zaten açık açık idol teknik direktörünün bielsa olduğunu söyler.

    kariyeri vasattır. ama bir sistemi tasarlamak ile inşa etmek arasında fark vardır. bielsa yeterince inşa etmede başarısızdır. yani fikirlerini yeterince icraata geçirememiştir. bunda deli olmasının da etkisi var. biraz huysuz olmasının da etkisi de var. düşük profilli takımları çalıştırmasının da etkisi var. zor bir adam bielsa. herkes kendisine cesaret ve tahammül edemez.

    guardiola kendisini çok güzel tanımlıyor: “ne kadar galibiyetimiz olduğuna ve kaç tane kupa kazandığımıza göre değerlendiriliyoruz fakat bu onun, futbolcularını ve futbolu etkilediğinden daha az etkili. henüz onun hakkında iyi konuşmayan eski bir futbolcu ile tanışmadım. bielsa’nın futbol kariyerlerine kattıklarından dolayı minnettarlar.”

    hayatta bazı adamların kariyeri iyi değildir ama birçok güzel şeyin de fikir babası olurlar. bielsa da böyle bir adam.
    ve son olarak; türkiye'de asla ama asla başarılı olamaz. baştan aşağı sistemden bahsediyoruz sonuçta. ve bu adam burada katil olur.
  • kariyeri boyuncu arjantin milli takımını saymazsak hiçbir zaman katıldığı turnuvada şampiyonluk favorisi olan bir takım çalıştırmamış hoca. o yüzden "loser" tanımı biraz tuhaf. fransa'da marsilya'yı ve lille'i, ispanya'da espanyol ve athletic bilbao'yu çalıştırmış. bu takımları şampiyon yapamamak loserlık olarak nitelendirilecekse işimiz var. mesela chelsea'ye gelene kadar kariyerinde kupa olmayan maurizio sarri'ye de loser deniyordu. juventus'la şampiyon olmasına rağmen öyle kötü bir futbol oynattı ki kupa kazanması da kar etmedi. şimdi sarri loser mı winner mı?

    yani, kısacası yarın öbür gün büyük liglerde şampiyonluk favorisi takımlardan birinin başına geçer de çuvallarsa hep beraber loser diyelim. o ana dek deli dahi olarak kalsın. her şeyi deneyip premier lig'e çıkamayan cenabet leeds united'la yaptıkları zaten çok takdir edilesi.
  • dünyadaki faal teknik direktörler içinde en saygı duyulması gereken isim. adam ne demode akımların * etkisinde kalıyor, ne de amrikayı yeniden keşfetmeye çalışıyor. kendi yarattığı ortaya koyduğu oyunu rakip kim olursa olsun sahaya yansıtmaya çalışıyor. müthiş bir futbol zekası. leeds united sayesinde küllerinden doğdu önüne gelene epl'de kök söktürüyor. üstelik isim yapmamış oyuncularla.
  • eğer mancini gelirse büyük bir fırsatı tepmiş oluruz.

    bask bölgesindeki adamlarla uefa finaline çıktı bu adam. durduk yere hem de. munain ve martinez haricinde bi de llorenteyi ekleyin. başka da elinde bizim kalitemizde oyuncusu olmayan bu adam uefa finali oynattı. finalde simeone ve falvao'ya yenildi. 2 tane doğa üstü gol atan falcao ve tamamen hızlı kontrayı düşünen simeone alt ettiler. futbol bu olur öyle. tek maçla değerlendirme ne kadar mantıksız olsa da o maçı tekrar izleyin, 3-0 biten bi maçı bile nasıl kaybettiğini görün. nasıl bi düzende oynadıklarına göz atın. inanılmazdı.

    dünya kupası 2010da ispanya maçının ilk yarısında 10 kişi kalan takımı 2-0 dan geri dönecekti neredeyse. ispanya'ya karşı nasıl oynanacağını dünya aleme gösteren adamdır. 37. dakikada 10 kişi kalmış üzerine de aynı dakikada maç 2-0 olmuşken 2-1 e getirmiştir maçı. seyirciler yine futbol nedir tekrardan görmüşlerdir.brezilya'ya 3-0 yenilip elendikten sonra bile şili federasyonu kendisini bırakmak istememiş kendisi istifa etmiştir.

    yemin ediyorum her maçımız heyecan fırtınası şeklinde geçer. istediği her şekilde oyuncuya sahibiz. hızlı defans oyuncuları. adam markajını seven futbolcular, hızlı kanat oyuncuları, hızlı forvet, hava toplarında üstün bi santrafor, valdivia'nın yerine sneijder, martinez yerine melo, sanchez yerine bruma yani 90 dakika boyunca ayakta maçı izleriz. sürekli ısıran sürekli hücum düşünen, hızlı hücum eksperi şu adamı kenarda çömerken göreyim gözüm açık gitmeyeceğim. takımda yerinde duran bi tane futbolcu olmayacak bu bile yeter be abicim. bielsa varken mancini nedir be kardeşim.

    3-3-3-1 denilen taktiği ben hayal edemezken bu adam çatır çatır oynatıyor. 4-3-3 sahada öyle bir evriliyor ki 3-2-5 e dönüyor. bunu bi düşleyin yönetimdekiler. arena'daki karnaval havasını bi düşleyin. akın akın gelen ataklarımızı düşleyin. şu deliye bi şans verin, o size cenneti sunsun.

    diego simeone, prandelli ve bielsa. geri kalanlar beni heyecanlandırmaz.
  • https://www.youtube.com/watch?v=Gjx8RY7_NQ4

    az buçuk fransızca bilirim. dediklerini çevireyim size:

    "adaletsizliği kabul etmek çok güçtür ancak size şunu söylüyorum: bugün oynadığınız futbolu oynarsanız, bunun sonu şampiyonluktur. sonunda hak ettiğinizi alacaksınız. şu anda uyuşukluğa kapılmanızı gerektirecek hiçbir şey yok çünkü siz hak ettiğinizi alamadınız. adaletsizliği kabullenin. sonunda kutlayacağımız bir şampiyonluk var. 9 maçımız kaldı. kalan 9 maçta da bugün oynadığınız gibi oynayın. hak ettiğinizi alacaksınız!

    imkansız olsa bile; biz bu imkansızı kabullenmeyeceğiz! güçlü olmak zorundasınız! çünkü eğer kalan 9 maçta böyle oynarsanız, hak ettiğinizi alacaksınız! hepinizi tebrik ediyorum! hepinizi!"
  • şöyle düşünün. bielsa kenarda, cavanda'yı mı yoksa sabri'yi mi oynatacağı bizim akıllarda. top ise oyunda değil çünkü mete kalkavan oyunu durdurmuş rakip futbolcuya faul kavramının etik olmadığını tarihsel örnekler vererek sosyolojik bağlamda anlatıyor. sonra demin avantaj kuralı işlemediği için bielsa'nın nedem kesemediğini düşündüğümüz selçuk bir geri pasla oyunu açıyor.

    ama o da ne? mete kalkavan oyunu durdurdu çünkü top faulün yapıldığı yerin iki cm yanından kullanılmış.

    maçın sonuna mete kalkavan dört dakikalık uzatmayı dördüncü hakeme gösteriyor. bu dört dakikanın kırk beş saniyesi oyuncu değişikliği, iki dakikası ise rakip iki futbolcunun sakatlıkları ile geçtiğinden mete kalkavan maçı doksan dördüncü dakikayı kırk altı saniye geçe bitiriyor.

    bielsa ise futboldan anlamıyor çünkü sinan gibi bir yetenek yerine yasin'i oyuna almıştı.

    maçın sonucunu yazmamışım. galatasaray akhisar deplasmanında iki puanı veriyor. iyi takım zaten hakemi de yener gerekirse.
  • kendisi benim için dünyanın en iyi teknik direktörüdür...

    şöyle bir örnek vereceğim.
    şili'yi çalıştırdıktan sonra arkasından gelen sampaoli şili'yi tarihinin en iyi dönemini yaşattı.
    ancak daha sonra gittiği arjantin'den kovuldu..

    çünkü, oyunun temeli bielsa'nın temeliydi.
    hazır bir temele konamayınca çöktü... şili milli takımı isimsiz oyunculardan kuruluydu bielsa ilk geldiğinde. onlara bir karakter ve oyun yapısı verdi. günümüz futbol dünyasında çok çalışmayı sevmeyen oyuncuların bulduğu topluluklarda başarılı olması zor.

    almanya'da orta sıra takımı almasını öneririm kendisine. ya da genç bir takım alsın. eti senin kemiği benim desin başkan...magath gibi bir adam orada başarılı olabilidi ki magath'ın komando eğitimi sabah 6 da başlıyordu. tuncay şanlı'yı dinlerin derim bu konuda...

    bielsa, oyuncuların futboldan başka bir şeyle uğraşmamasını ister.
    herkesin alanları vardır ve bulanların dışına çıkmalılar. fernando llorente, “ilk başlarda ısrarcılığı ve ‘hayır’ı cevap olarak kabul etmeyişi sinirlerinizi alt üst edebilir ama sonunda bir dâhi olduğunu anlarsınız” diyor onun için. hemde ayrılığının nedeni olan, kriz üstüne kriz yaşadığı bir teknik direktör olmasına rağmen.

    batshuayi'yi kadroya alan ilk adamdır ayrıca.
    kazanan olmaması onu şahane bir teknik direktör yapmaz. şampiyonlar ligini almış ve bizimle yolu kesişmiş rijkaard'ın kazandığı başarılar onu şahane bir teknik direktör yapmıyor... şanslı yapıyor bence..
  • ziya adnan'in bugunku yazisindan keyifli bir alinti.

    --- alıntı ---

    leeds united’ı anlatıp, hocaların hocası bielsa’ya selam çakmadan olmaz. geçenlerde bbc’de hakkında yayınlanan enfes makaleden alıntıyla, onunla çalışmış futbolcular antrenman temposunun ağırlığından, genç oyuncuların fiziksel ve zihinsel sınırlarını zorlamanın bielsa'nın kariyeri boyunca bir tema olduğundan dem vuruyor. 11’e 11 oynanan, oyunun hiç durmadığı “murderball” (cinayet topu) adını verdikleri antrenman sonrasında topçular yorgunluktan nefes alamazlarmış, onların bu görüntüsü memnun edermiş hocayı. tam bir futbol delisi, ülkesinde çalıştığı zamanlarda newell'in savunma oyuncusu dario franco’nun nikahında, takımı nikahın yapıldığı otelin odasında toplayıp gelecek maçta oynayacakları rakibin maçını izletmiş! onunla çalışmış oyunculardan lunari, antrenmanların birinde hocayı göremediklerini ama talimatlarının antrenman sahasının her yerinden duyulduğunu anımsıyor. sesinin nereden geldiğini bulmaya çalışırken topçulardan biri görmüş eksantrik hocayı. sahayı daha iyi görebilmek için yakınlardaki bir ağacın tepesine tünemiş, bu şekilde oyuncuların performansını daha iyi gözlemliyormuş! “futbolcular insan olmasaydı hiçbir maçı kaybetmezdim,” diyor söyleşilerinde. “el loco” (çılgın) lakabı boşuna değil anlayacağınız…

    --- alıntı ---