• 3
    --- alıntı ---
    1967, aylardan ekim… torino sokaklarında süratle yol alan bir araç, iki yaralıyı hastaneye yetiştirmeye çalışıyor. ikisi de tanıdık simalar, torino takımının futbolcuları. birinin ufak tefek sıyrıkları var, durumu iyi görünüyor. diğeri ise onun kadar şanslı değil.

    gigi meroni, nam-ı diğer bordo kelebek… o, italyan futbolunun asi çocuğuydu.

    asi gençlik

    meroni, herkesten farklıydı. sırtındaki yedi numarayı sağ kanatta rüzgâr gibi gezdirir, çalımlarıyla resimler çizer, futbol sahasını şiirlerle donatırdı. çaba gösterilmeden elde edilen payelerin peşinde değildi. penaltı kullanmaktan imtina ederdi örneğin. her zaman imkânsız gollerin peşinde, estetik bir rüyanın içindeydi.

    futbol stilindeki bu eşsizlik, elbette kişiliğinden besleniyordu. döneme göre uzun saçları ve zaman zaman bıraktığı sakalı medyanın dilindeydi. zamanın nispeten tutucu italya’sında bu tür “aşırılıklar” toplumun midesine dokunuyordu.

    italyan gazeteci vladimiro caminati, o dönem meroni’ye olan bakışı şöyle özetliyordu:

    “hippilerden haz etmeyiz, ancak bir hippi tanıyoruz ki pek çok yaşıtı gibi harika bir genç adam. dahası uzun saçlı ve biraz kaprisli. kendi kıyafetlerini tasarlıyor, onları terziye bizzat götürüp diktiriyor. resim yapıyor ancak hangi çapta bir ressam olduğu konusunda yorum yapamam. onun adı meroni, arkadaşları ona gigi diyor.”

    meroni, olağandışı bir karakterdi ve hayatını dilediği gibi yaşıyordu. beatles dinliyor, bazen kameralar karşısında dans ediyor, bazen de bir tavuğa tasma takıp sokaklarda gezdiriyordu.

    torino’lu futbolseverler ise ona tapıyordu. hatta 1967 yazında torino başkanının meroni’yi astronomik bir bedelle ezeli rakip juventus’a satacağı öğrenildiğinde kıyamet kopmuştu. torino taraftarları öfkeyle sokağa dökülmüşlerdi. en nihayetinde gösteriler işe yaramış, taraflar anlaşmayı bozmak durumunda kalmışlardı.

    genç bir meroni hayranı olan attilio romero, o taraftarların arasında var mıydı, bilmiyorum ancak ekim ayındaki sampdoria karşılaşmasında tribünde olacaktı.

    makus talih

    15 ekim 1967’de, meroni ve takım arkadaşı polletti, kazandıkları sampdoria maçınının ardından şehir merkezine gelmişlerdi. araçlarını park ettikten sonra kız arkadaşlarını beklemek için en uygun mekân olarak yolun karşısındaki bar zambon’u tercih ettiler.

    meroni’nin keyfi yerindeydi, kız arkadaşının başka biriyle olan kısa süreli evliliği sonlanmış ve evlenmelerinin önünde artık bir engel kalmamıştı. meroni ve polletti karşıya geçmek için yaya geçidini kullanmak yerine çift yönlü trafiğin olduğu corso re umberto caddesine doğru kendilerini attılar. yolun ortasına ulaştıklarında araçların geçmesini beklerken başka bir aracın onlara süratle yaklaştığını gördüler. kendilerini geriye doğru çektiler ancak orada başka bir araç vardı.

    attilio romero, on dokuz yaşında bir torino taraftarı… odasının duvarlarını gigi meroni’nin posterleri süslüyor. sampdoria maçından çıktıktan sonra, corso re umberto caddesi’nde aracıyla ilerliyordu. bir anda karşısına çıkan iki kişiye çarptı. araç, polletti’yi sıyırırken meroni’nin sol bacağına çarpıp ve onu yolun karşı tarafına fırlattı. karşı şeritten gelen araç meroni’ye altına alıp onu 50 metre sürükledi. kaza sonrası ambulans gelmeyince iki futbolcu oradaki başka bir araçla hastaneye götürüldüler.

    luigi “gigi” meroni, henüz 24 yaşındayken hayata veda etti.

    aradan yıllar geçti. takvimler 2000 yılını gösterirken torino takımı yeni başkanını seçiyordu: attilio romero. evet, o, yıllar evvel meroni’nin ölümüne neden olan sürücülerden biri. başkanlık yaptığı beş yıl boyunca tribünlerden “katil” tezahüratları eksik olmadı. başkanlığı bıraktıktan sonra ise yönetim döneminde yolsuzluk yaptığı ortaya çıktı ve iki buçuk yıl hapis yattı.

    meroni; bir futbolcu, bir özgürlük düşkünü, bir ressam, bir şair ve daha bir sürü şey. zamanının ötesinde, aykırı bir kişilik. kitaplar böyle insanlar için yazılıyor, filmler böyle insanlar için çekiliyor, şarkılar böyle insanlar için söyleniyor…

    rahat uyu, gigi…

    --- alıntı ---

    kaynak t24 - mustafa kavgacı /26 mayıs 2016 tarihli köşe yazısı