• the players' tribune dergisine yazdığı samimi bir yazı..
    15 nisan 2019

    --- alıntı ---

    bırak da konuşayım..

    son derece dürüst biriyim. o yüzden sizle bir sırrımı paylaşacağım. manchester city’e gelmeden önce bu raheem sterling denen elemanla ne yapacağımı bilmiyordum. onunla tanışmamıştım ama hakkında ingiliz basınında yazılanlardan okuduğum kadarıyla çok farklı bir karakter olduğunu düşünüyordum.

    sanmıştım ki…

    şey…

    kötü biri olduğunu düşünmüyordum ama tabloid gazeteler hep onun kibirli olduğunu söylüyordu. sanırım ben de o yüzden şey olduğunu düşünmüştüm… ingilizler nasıl diyordu?

    belki biraz “hödük”?

    raheem’le aramızda çok güçlü bir bağ var çünkü city’e yaklaşık aynı zamanlarda geldik ve basında hakkımızda bir sürü olumsuz şey vardı. bana “chelsea artığı” diyorlardı. raheem’in liverpool’dan para için ayrılan parlak çocuk olduğunu söylüyorlardı. ikimizin de zor karakterler olduğumuzu yazıyorlardı.

    elbette kendinizle ilgili bu şeyleri okuduğunuzda şöyle düşünüyorsunuz: “ben mi? zor biri değilim ki. bu çok saçma. bu insanlar beni tanımıyor bile!” ama yalan yok, başka oyuncularla ilgili şeyleri okuduğunuzda düşüncelerinizi etkiliyor. elinizde değil.

    sonra city’e gittim ve raheem’le tanıştım. antrenmandan sonra biraz konuştuk ve kendi kendime dedim ki: “bir dakika. bu eleman oldukça havalı görünüyor. buradaki olay ne?”

    işin gerçeği -futbol içi ya da dışı- çok fazla yakın arkadaşım yok. insanlara kendimi açmam gerçekten çok uzun sürer. ama zamanla raheem’le gittikçe daha yakınlaştık çünkü oğullarımız yakın tarihlerde doğdu, bu da her zaman birlikte oynayabilecekleri anlamına geliyordu. raheem’i yakından tanıma şansım oldu ve onun ne kadar zeki ve kendine has biri olduğunu fark ettim. tabloidlerin yazdıklarından daha farklı olamazdı.

    gerçek şu: raheem futbol dünyasında tanıdığım en iyi ve en mütevazı insan.

    her neyse, bir gün konuşuyorduk ve raheem dedi ki, “dostum, seninle tanışmadan önce epey farklı olacağını düşünüyordum. oldukça mesafeli ve utangaç olursun sanıyordum. ama aslına bakarsan sen epey komikmişsin!”

    “kuru bir mizah anlayışım var.” dedim.

    “epey kuru.” dedi.

    sonra dedi ki: “sen benim nasıl olacağımı düşünüyordun?”

    “gerçeği mi söyleyeyim?” dedim, “kibirli olacağını düşünüyordum.”

    bana bakıp “adamım!” dedi.

    ben de ona bakıp “ne var? sen de benim garip olacağımı düşünüyormuşsun.” dedim.

    bence bu çok büyük bir dersti çünkü bana göre futbolcular umduğunuzdan çok farklı olabiliyorlar, özellikle de onları gerçekten tanıyınca.

    bu benim için de kesinlikle doğru.

    raheem’in niye zor biri olacağımı düşündüğünü anlayabiliyorum. 16 yaşımdan beri üzerimde adeta bir bulut vardı.

    size hikâyeyi anlatacağım ama rica ediyorum şunu iyi bilin, kendi hakkımda konuşmak benim için hemen hemen dünyadaki en zor şey. futbol mu? onun hakkında sizle saatlerce konuşurum. ama kişisel herhangi bir şey benim için çok zor.

    benim yapım böyle. bazı okuyucular beni çok iyi anlayacaktır, eminim.

    küçüklüğümden beri son derece sessiz ve utangaç olmuşumdur. hiç playstation’um olmadı. çok fazla yakın arkadaşım yoktu. kendimi ifade etme şeklim futboldu ve ben bundan memnundum. saha dışında oldukça içe kapanıktım. size tek kelime etmezdim. ama sahada ateş gibiydim. herkesin, benim david silva’ya “bırak da konuşayım!” diye bağırdığım videoya (*) güldüğünü biliyorum ama bu çocuk halime kıyasla epey sakin sayılır.

    gençken… şey, gençken insanların yanlış anlayabileceğini anlamıyorsunuz. ben de bunu zor yoldan öğrendim haliyle.

    14 yaşımdayken tam anlamıyla hayatımı değiştiren bir karar aldım. genk’teki futbol akademisine gitme fırsatım oldu, ben de belçika’nın bir ucundan öbür ucuna taşındım. gerçi evden 2 saat uzaktaydı ama aileme gitmek istediğimi söyledim.

    sorun şu ki, memleketimde bile hâlihazırda utangaçtım. genk’te, ülkenin diğer ucundan gelmiş ve komik bir lehçeye sahip yeni çocuktum. yalnızdım, orası öyle. nasıl sosyal bir hayata sahip olunacağını öğrenmemiştim çünkü tek boş günümüz pazardı ve bu, benim için eve gidip ailemi görmek anlamına geliyordu. böylelikle akademideki ilk 2 yılım, tahminen hayatımın en yalnız yıllarıydı.

    belki bazıları tüm bunların delilik olduğunu düşünecektir. neticede, “14 yaşında niye böyle bir şey yaparsın ki?”

    size verebileceğim tek cevap, futbol oynarken her şey kaybolur giderdi. sorunlarım, hissettiğim her şey, hepsi yok olurdu. ben futbol oynarken her şey iyidir. eğer buna “takıntı” demek isterseniz, evet, bu benim takıntım.

    basitçe söylemek gerekirse, futbol benim hayatım.

    ilk yıl bir pansiyonda yaşadım. küçük bir odada bir yatağım, masam ve lavabom vardı. ertesi yıl, kulübün genç oyuncuları alsınlar diye para verdiği bir koruyucu aileyle yaşayabildim ve bu, daha normal bir hayat sürmeme yardımcı oldu.

    yine çoğunlukla tek başımaydım ama her şey yolunda sanıyordum. yıl boyunca okulda iyiydim, futbolda iyiydim. ne bir kavga ettim, ne de herhangi bir sorunum oldu.

    yıl sonunda çantalarımı topladım ve koruyucu aileme veda ettim.

    “tatilden sonra görüşürüz. iyi tatiller.” dediler.

    ama ailemin evine varır varmaz içeri girdim ve annemin ağladığını gördüm. birinin öldüğünü ya da başka bir şey olduğunu sandım.

    “sorun ne?” dedim.

    ve annem, büyük ihtimalle tüm hayatımı şekillendiren sözleri söyledi.

    “dönmeni istemiyorlarmış.” dedi.

    “sen neden bahsediyorsun?” dedim.

    “koruyucu ailen seni artık istemiyormuş.” dedi.

    “ne? niye?” dedim.

    “olduğun kişi yüzünden” dedi, “dediler ki çok sessizmişsin. seninle etkileşim kuramıyorlarmış. zor biri olduğunu söylemişler.”

    gerçekten şok olmuştum. oldukça kişisel bir şey gibiydi. aile yüzüme karşı bir şey söylememişti. asla bir sorun olmamıştı. kendi başıma odamda kalmıştım. kimseyi rahatsız etmemiştim. her şey yolundaymış gibi el sallayıp bana veda etmişlerdi. sonra da kulübe, beni artık istemediklerini bildirmişlerdi.

    bu aslında benim kariyerim açısından büyük bir sıkıntıydı çünkü büyük bir yıldız falan değildim ve birdenbire kulüp, benim sorunlu olduğumu düşünmeye başlamıştı. aileme başka bir koruyucu aileyi karşılamak istemediklerini söylemişlerdi. başka bir pansiyona gidip orada kalacaktım, üstelik öyle cafcaflı bir yer de olmayacaktı. daha çok sorunlu çocuklar için bir yerdi.

    annemi ağlarken seyrettiğimi hatırlıyorum. derken topu kaptım. dışarı çıktım, çocukken hep kendi başıma oynadığım çitin oraya.

    bir şeye takılıp kalmıştım.

    “olduğun kişi yüzünden.”

    kelimeler kafamın içinde sürekli tekrar ediyordu.

    topu saatlerce çite vurup durdum ve bir yerde sahiden de yüksek sesle şöyle dediğimi hatırlıyorum: “her şey yoluna girecek. iki ay içinde a takımda olacağım. ne olursa olsun, eve bir başarısızlık abidesi olarak dönmeyeceğim. ne olursa.”

    yaz tatilinin ardından genk’e döndüm, henüz 2. takıma yükselmiştim. bir hiçtim, gerçekten. ama öyle bir çalışıyordum ki… içimde çok büyük bir ateş vardı. deliceydi.

    her şeyin değiştiği an, tam olarak hatırımda. maçımız cuma akşamıydı. yedekteydim. ikinci yarı oyuna girdiğimde çıldırmıştım.

    bir gol.

    "seni artık istemiyorlar.

    iki gol.

    "çok sessizsin."

    üç gol.

    "çok zorsun."

    dört gol.

    "seni artık istemiyorlar."

    beş gol.

    "olduğun kişi yüzünden."

    tek devrede beş gol attım.

    ondan sonra kulüpteki herkesin nasıl değiştiğini görmeliydiniz. iki ay içinde a takımda kendime yer bulmuştum. sanırım hedeflediğimden birkaç gün önce. tabi sonra kulüp, aileme bir koruyucu aileyi yeniden karşılamak istediklerini söyledi.

    iyi iş çıkardığınızda, futbol içindeki insanların size karşı tavırlarının nasıl değiştiğini görmek çok komik.

    bir gün kulüpteyken, (önceki) koruyucu ailem çıkageldi. kadın, sanki her şey büyük bir yanlış anlaşılmaymış gibi geldi ve bana “biz senin dönmeni istiyorduk! sadece hafta içi pansiyona gitmeni istiyorduk! hafta sonları bizimle kalabilirsin!” gibilerinden bir şey söyledi.

    belki bunu komik bulmalıydım ama o zaman bana hiç de komik gelmemişti. beni gerçekten incitmişlerdi. ben de “hayır.” dedim, “beni çöpe attınız. şimdi iyiyim diye beni geri mi istiyorsunuz?”

    sonuçta, sadece “teşekkür ederim” demeliydim. bu tecrübe, kariyerimin ateşleyicisiydi. ama ne yazık ki, o bahsettiğim bulut uzun süredir hâlâ beni takip ediyordu. genk’te genç bir oyuncuyken, hatta chelsea’ye imza atmışken bile belçika basınında nasıl zor biri olduğuma dair hikâyeler okuyabilirdiniz. koruyucu ailemle olan hikâyeyi gündeme getirip duruyorlardı.

    bazen patlayabildiğim doğrudur, özellikle de sahadayken. yaşananları içime atmaya meyilliyim ama sonra, bam! – kendimi kaybederim. genellikle beş saniye sonra tekrar sakinleşirim ama kendimi biraz yanlış anlaşılmış hissederim. futbolda yapmış olduğum her şey bir kapıya çıkıyor – oynamak istiyorum.

    chelsea’deyken jose mourinho ile olan ilişkim hakkında basında çok şey çıktı. gerçek şu ki, onunla sadece iki kere konuştum. baştan beri plan, benim bir süreliğine kiralık gitmemdi. 2012’de werder bremen’e gittim ve o sezon harika geçti. ertesi yaz chelsea’ye döndüğümde birkaç alman kulübü beni transfer etmek istedi. klopp borussia dortmund’a gelmemi istedi ve dortmund, benim keyif aldığım tarzda futbol oynuyordu. ben de “belki chelsea beni bırakır” diye düşündüm.

    ama sonra mourinho bana mesaj attı: “kalıyorsun. bu takımın bir parçası olmanı istiyorum.”

    o yüzden “tamam, harika. demek ki onun planlarında varım.” diye düşündüm.

    sezon öncesi takıma katıldığımda ortam iyiydi. sezonun ilk dört maçının ikisinde ilk 11’deydim ve iyi oynadığımı düşünmüştüm. harika değil ama epey iyi. dördüncü maçın ardından olay tersine döndü. artık yedekteydim ve bir daha şans bulamadım. kimse bana bir açıklama yapmadı. bir nedenle gözden düşmüştüm.

    elbette benim de bazı hatalarım oldu. kendime bir premier league oyuncusu olarak nasıl davranmam gerektiği konusunda biraz saftım. bence taraftarların farkına varmadığı şey şu. bir kulüpte gözden düştüğünüzde antrenmanlarda eski ilgiyi görmüyorsunuz. hatta bazı kulüplerde sanki artık hiç yokmuşsunuz gibi oluyor.

    eğer bu şimdi başıma gelseydi bir sorun olmazdı. tek başıma nasıl antrenman yapacağımı ve kendime nasıl bakacağımı yeteri kadar biliyorum. ama 21 yaşındaysanız, ne gerektiğini bilmiyorsunuz. kupa maçında swindon town’a karşı tekrardan oynama şansı bulduğumda formda değildim. sonrasında da benim için hemen hemen her şey bitti.

    aralık ayında jose beni ofisine çağırdı ve muhtemelen bu benim hayatımı değiştiren en büyük ikinci andı. önünde bazı kağıtlar vardı. “bir asist. sıfır gol. on top kapma.” dedi.

    ne yaptığını anlamam bir dakikamı aldı.

    ondan sonra diğer hücum oyuncularının istatistiklerini okumaya başladı. willian, oscar, mata, schürrle.

    beş gol, on asist, falan gibi şeylerdi.

    jose bir şeyler söylememi bekleyecek kadar kibardı. sonunda dedim ki “iyi de… bu elemanların bazıları 15-20 maç oynadı, bense sadece 3 maç. ilerde farklı olacak ama, değil mi?”

    çok acayipti. tekrar kiralık gitmem konusunda biraz konuştuk. o ara mata da gözden düşmüştü ve jose “aslına bakarsan mata giderse o zaman sen altıncı tercih yerine beşinci tercih olursun.” dedi.
    dürüstçe konuştum. “kulüp beni burada gerçekten istemiyor gibime geliyor. ben futbol oynamak istiyorum. beni satmanızı tercih ederim.” dedim.

    sanırım jose biraz hayal kırıklığına uğramıştı ama hakkını yemeyeyim, aynı zamanda kesinlikle oynamam gerektiğini de anlıyordu. sonuçta kulüp beni sattı ve herhangi bir sorun çıkmadı. chelsea bana ödediğinin iki katını kazandı, ben de wolfsburg’a çok daha iyi şartlarla gittim.

    sonra her şey değişti ama sadece futbol yüzünden değil. aynı zamanda yanımda (müstakbel) eşim de olduğu için. bana, büyük ihtimalle yüksek sesle bile ifade edemeyeceğim bir çok biçimde –hatta ona bile– gelişmeme yardımcı oldu. bu, anlatmaya çekindiğim utanç verici bir hikaye! ama size dürüst olacağıma söz verdiğim için sanırım anlatmak zorundayım. hem zaten epey komik de bir hikaye.

    her şey bir tweet’le başladı. o sıralar sadece birkaç bin takipçim vardı çünkü hala werder bremen’de kiralıktım. ben de bir maçla ilgili, ya da artık neyle ilgiliyse, bir tweet attım ve güzel bir kız bunu favladı. o dönem bekardım ve arkadaşım bunu fark etti. dedi ki “hoş bir kıza benziyor, değil mi? ona bir mesaj göndermelisin.”

    ona tam olarak şöyle dedim: “hayır, hayır, hayır. hadi ama. insanlar benden hoşlanmıyor. beni anlamıyor. cevap vermez.”

    arkadaşım da telefonumu kaptığı gibi bir mesaj yazmaya başladı. bana telefonu göstererek “gönder tuşuna basabilir miyim?” dedi.

    adeta yerde, ayaklarına kapanmıştım ama sonra nedense “peki, olur. gönder.” dedim.

    benim hakkımda her şeyi anlatıyor, öyle değil mi? hesapta büyük futbolcuyum ama müstakbel eşime özel mesaj göndermeye bile yüreğim yetmiyordu! cesaret edemiyordum!

    ama şükürler olsun, arkadaşım benim adıma mesajı gönderdi ve kız da cevap verdi. birkaç ay boyunca birbirimizi mesajlar yoluyla tanıdık. birini tanıdıktan sonrası benim için çok daha kolay. sonrasında iyiydim. gerçekten de çok güzel bir şeydi. hayatımı birçok yönden değiştirdi. açıkçası, onsuz ne yapardım bilmiyorum.

    insanlar “yenge” (**) diye lakap takıyorlar. bence bu büyük ayıp. çünkü eşim hayatımdaki en önemli insan. 19 yaşındayken benimle gelmek, hayallerimin peşinden koşmama yardımcı olmak için her şeyi feda etti. bu yolculukta birlikteyiz. ben bir şekilde ona bakıyorum. o da insanlarla olan ilişkilerimde kabuğumdan çıkmamı sağladı ve her şeyi hallediş şekli gerçekten takdire şayan.

    2015’teki transfer sezonunda ilk çocuğumuza hamile olduğunu yeni öğrenmiştik. manchester city, psg ve bayern, hepsi benle ilgileniyorlardı. aşırı stresli bir dönemdi. daha yeni aile kurmuştuk ve transfer olup olmayacağı ya da nerede yaşayacağımız konusunda hiçbir fikrimiz yoktu.

    şahsen city’e gitmek istiyordum. vinny kompany bana mesaj atıyor, projelerden bahsediyor ve orayı seveceğimi söylüyordu. benim de kulüp hakkındaki hislerim iyiydi ama wolfsburg’a da saygısızlık etmek istemiyordum çünkü orada geçirdiğim zamanı gerçekten de sevmiştim. ben de çenemi kapatıp beklemeye çalıştım. benim için çocuk oyuncağı!

    tam üç hafta boyunca her gün menajerim bir “transfer tamam.” diyordu, bir “dur bekle, iş yattı.” diyordu. “oldu, olmadı…”

    stres eşimi çok etkiledi. bir sabah kalktık, çok ama çok hastaydı. ne yapacağımızı bilemedik. belki de bebekle ilgili bir sorun oldu diye endişelendik.

    sonra ağrısı çok arttı ve kanaması başladı. ne olduğu konusunda bir fikrimiz yoktu, alelacele hastaneye gittik. bebeği kaybetmiş olabileceğinden korktuk. hiç şüphesiz, hayatımın en kötü anlarıydı. orada öyle çaresizce oturuyorsunuz. bir dakika önce tek düşündüğünüz transferken bir anda dünyanız alt üst oluyor.

    tanrı’ya şükür, sonuçta oğlumuzla ilgili her şey yolundaydı.

    oğlum hayatımda olmasaydı ne yapardım bilmiyorum. futbolda yaşadığım bütün güzellikler, eşim ve çocuklarımın yanında bir hiç kalıyor.

    bu, benim için hayat değiştiren üçüncü andı çünkü futbolun bir ölüm-kalım meselesi olmadığını fark etmemi sağladı. sanırım hayatımın ilk 23 yılında futbol yüzünden oldukça yıpranmıştım ama eşimle tanıştıktan, özellikle de ilk oğlumuz doğduktan sonra artık tek başıma değildim. ailemizi kurup city’e geldikten sonra her şey çıkışa geçti.

    özellikle ikinci sezon pep geldiğinde.

    pep ve benim zihniyetlerimiz benziyor. açıkçası, o futbolu benden daha yoğun yaşıyor. sürekli ama sürekli stresli. biz oyuncular ne kadar stres altındaysak, bence o iki kat daha fazla stres altında çünkü o sadece kazanmakla ilgilenmiyor, mükemmellik istiyor.

    pep’le ilk toplantımda beni oturttu ve dedi ki “bak kevin, kolaylıkla dünyadaki en iyi 5 oyuncudan biri olabilirsin. en iyi 5. kolaylıkla.”

    şaşırmıştım ama pep bunu öyle bir inançla söylemişti ki, bütün zihniyetimi değiştirdi. bana sorarsanız biraz dahiceydi çünkü hatalı olduğunu kanıtlamak yerine haklı olduğunu kanıtlamalıydım.

    çoğu zaman futbol, olumsuzluk ve korku demektir ama pep’le futbol aşırı olumludur. neredeyse ulaşılması imkansız hedefler koyar. evet, o bir taktik ustasıdır. buna şüphe yok. ama dışardaki insanların görmediği, mükemmele ulaşabilmek için kendi kendini altına soktuğu baskıdır.

    bu sezon benim için kolay olmadı. sakatlıklar ve kaçırdığım maçlar benim için mental olarak çok zordu. oturup bir maçı tribünden takip etmek benim için işkenceden beter. bununla başa çıkamıyorum.

    aslında eşim bende bir sorun olduğunu söylüyor. neredeyse yedi yıldır birlikteyiz ve beni hiç ağlarken görmemişti. cenazelerde bile ağlamam. ama sonra bu sezonun başında fulham maçında dizimden sakatlandım, bağlarda hasar olmuştu. doktorlar bir süre tel takmam gerektiğini söyledi. iç çamaşırınızı yardım almadan giyemediğinizde bu sürekli bir kabusa dönüşüyor. bu berbat bir zamanlamaydı çünkü bir gün önce eşim ikinci oğlumuzu doğurmuştu.

    hatta haberi vermek için onu facetime’dan aradığımda hastaneden eve daha yeni dönmüştü.

    “bebek nasıl? her şey yolunda mı?” dedim.

    “her şey yolunda.” dedi. “ağlıyor musun?”

    gözüm biraz yaşarmıştı sanıyorum.

    dedim ki, “şey, biraz kötü bir haberim var. sorun yine dizim. bir süre tel takmam gerekecek. galiba artık üç bebeğe bakmak zorundasın.”

    ve sonra, kelimenin tam anlamıyla gözyaşlarına boğuldum. elimde değildi. oğlumuzun doğmasının hissettirdikleri yüzünden mi, birkaç maç daha kaçıracağımı bilmek yüzünden mi yoksa ikisi birden yüzünden miydi, bilmiyorum. ama facetime’da, o aptal ön yüz kamerasında saçma sapan vaziyette hıçkırıyordum.

    eşim inanamıyordu.

    “düğünümüzde bile ağlamadın! oğulların doğduğunda bile ağlamadın! biri daha dün doğdu!”

    bence bu her şeyi anlatıyor.

    düğünler, cenazeler, doğumlar… benim için hiçbir şey. adeta kaya gibiyim.

    ama benden futbolu aldınız mı… unutun. dayanamam.

    sonuçta city’deki bu proje kazanmaktan daha fazlası demek. bu, belli bir tarz oyun ve bütünüyle bir felsefeyle alakalı. o yüzden her sabah uyanıyor, o yüzden yaptığımız işin detaylarını bu kadar çok takıntı haline getiriyor, o yüzden kendimizi sınırlarımıza kadar zorluyoruz.

    futbolu basit oynamak aslında dünyadaki en zor şey. peki ya bu gerçekleştiğinde? benim için hayatımda alabileceğim en büyük keyif.

    o nedenle, imkansıza ulaşalım ya da ulaşmayalım, bizi sürükleyen bu dalgayı futbolu seven herkes takdir etmeli bence. city’de en iyi oyunumuzu oynadığımızda, akıcı oynadığımızda şey gibiyiz… neydi o kelime? hani meditasyon yaptığınızda ulaşırsınız ya?

    nirvana.

    bu benim için gerçekten de nirvana.

    ve sanırım ben biraz farklı bir insanım, o yüzden kendimi çoğunlukla futbol aracılığıyla ifade ediyorum. işte bu da benim hikayem.

    anlatmama izin verdiğiniz için teşekkür ederim.

    “konuşmama” izin verdiğiniz için teşekkür ederim.

    kevin de bruyne
    15 nisan 2019

    --- alıntı ---

    1) bahsettiği david silva video'su: https://youtu.be/Rlcaj8P3nTc

    2) yenge diye çevrilen sözcüğün aslı: wag (wifes and girlfriends)

    kaynak: ekşi şeyler
  • modern orta sahanın tanımı. guardiola tarafından merkez orta sahaya çekildikten sonra asıl değerini bence o zaman buldu. fizik olarak gücü, temposu ve dayanıklılığı arttı. oyun içi kırılganlığı azaldı. defansif meziyetleri de gelişim gösterdi. hücum meziyetleri zaten olağanüstü. buna rağmen gol ve asist sayılarının çok az düşmesi kevin de bruyne'nin farkı oldu. unutmayalım ki tıpkı salah gibi yaşı 26 olmasına rağmen son 1-2 senede en iyiler arasına girdi. chelsea onun değerini bilseydi daha önce bu seviyeye gelebilirdi.

    en sevdiğim özelliği ise mütevazılığı. belçika milli takımında hazard ve de bruyne takım içi liderlikte çekişmiyorsa bunu biraz da kevin de bruyne'nin kendisini geri plana atmasına bağlayabiliriz. 18 haziran 2018 belçika panama maçında son dakikalarda frikik pozisyonu olduğunda hazard'ın topu de bruyne'ye bırakması gerekiyordu. ama de bruyne topun başına bile gelmeyerek sorun çıkarmadı, olgun davrandı. harika bir futbolcu, harika bir karakter.
  • aktif futbolcular içerisinde izlemekten en keyif aldığım futbolcu.

    2017/2018 sezonunda forma giydiği toplam 15 maçta 3 gol 9 asistlik bir performans göstermiş. istatistiklerin yanı sıra, asistin asisti olarak tabir ettiğimiz ve (bkz: #2087433) entry'deki gibi bir çok olaya imza atıyor. 5 kasım 2017 manchester city arsenal maçında da yine hatasız oynadı ve takımının ilk golünü kendisi hazırladı, kendisi attı.

    premier lig'de forma giydiği toplam 75 maçta ise 15 gol 34 asist yapmış.istikrarlı, gerçek bir maestro. severek izliyoruz. chelsea de başını taşlara vursun.
  • emre özcan, kendisini merkeze koyarak şöyle kalemi öpülesi bir yazı yazmış...

    https://twitter.com/...s/931075721413451776

    https://goo.gl/AC8Rq3

    --- alıntı ---

    pozisyonu değişenler: kevin de bruyne
    20 yıl öncesine göre çok daha komple olan bugünün yıldızları kendilerinden istenen pozisyon değişikliklerine çok daha rahat cevap verebiliyorlar.

    tarihler 25 kasım 2015'i gösterdiğinde şampiyonlar ligi c grubu’nun beşinci maç haftasında juventus, sahasında manchester city’yi ağırlıyordu. juve ve city arasında müthiş bir liderlik mücadelesi vardı. maçı kazanan takım ilk sıra için büyük avantaj sağlayacak ve ikinci tur için de iyi konuma gelecekti. ama benim için daha önemli olan şeyi maçı anlatıyor olmamdı ve o 90 dakika gerçekten de pek unutulur cinsten değildi.
    juventus 2015'te finale çıkan kadrodan pirlo, tevez ve vidal’i kaybetmiş, büyük güç erozyonuna uğramıştı. dybala beklentileri kısa vadede karşılamış gibi görünüyordu. bir sezon önce oynadıkları 4–4–2'nin baklavasındaki iki ucu da kaybetmiş olan max allegri’nin çözümüyse sistem değişikliğiyle birlikte paul pogba’ya daha çok özgürlük ve orta sahanın liderliğini vermekten geçiyordu. genç fransız’ın buna verdiği reaksiyon da çok iyiydi. pogba hem ligde, hem de şampiyonlar ligi’nde iyi oynuyor ve giden oyuncuların yarattığı boşluğun pek de hissedilmemesini sağlıyordu. aynı o gece olduğu gibi.
    maça allegri’nin döndüğü 3–5–2'nin sol içi olarak başlayan pogba maçın başlama düdüğüyle birlikte oyuna ağırlığını koydu. juve sempatizanı olarak siyah-beyazlıların ortaya koyduğu futbol beni mikrofon başında keyiflendirmişti ama bunu elbette pek belli etmiyordum. pogba’ysa gerçekten o sezonun en özel performanslarından birini sergiliyordu. maçın 18. dakikasında boş dönen bir city hücumundan sonra kendi ceza sahası önünde topu alan pogba başını kaldırdı ve dört cityli hücumcunun arkasında kaldığını anladı. önünde az sayıda rakip (kaleci dışında 6 oyuncu) ve derin bir boşluk vardı. yavaş yavaş top sürmeye başladı. maça pellegrini’nin 4–3–3'ünde sol açık olarak başlayan kevin de bruyne o anda sol içte konumlanmış ve pogba’yı karşılayan ilk oyuncu olacak gibi görünüyordu. pogba kontraya kalkması gereken juve’de o kadar da aceleci görünmüyordu. sakin bir şekilde orta yuvarlağa doğru sokulan 10 numara, de bruyne’yle karşı karşıya geldi. de bruyne geriye doğru 1–2 adım attı. ne yapmak istediği pek anlaşılır gibi görünmüyordu. aralarındaki mesafe iyice kısalınca pogba sağ ayağıyla tek bir hareket yaptı ve topu içeri doğru çekip de bruyne sanki orada yokmuşçasına rakibini geçti. belçikalı arkasından yetişmeye çalışır gibi yaptı ama pogba önündeki boşlukta ilerliyor ve sol kanattaki derin boşluktan kopup gelen alex sandro’nun önüne topu bırakıyordu. sandro ortaladı, o sırada ceza sahası koşusuna çoktan başlamış olan mandzukic, penaltı noktasının hemen önünde yaptığı tek vuruşla topu ağlara yolladı. bir yandan golü anlatırken bir yandan da de bruyne’un pozisyondaki tepkisizliğine hayret ediyordum. korkunç bir çalım yemiş ve o çalımı yememeye pek de çalışmamış gibiydi. sonrasında koşuyu kesip ceza sahasına dönmeye kalkmaması da anlamsız görünüyordu. pozisyonu aklıma yazdım ve maçı anlatmaya devam ettim. ikinci yarı zaman zaman direnç göstermeye çalışan city’ye karşı maçın sonlarında bir faul kazanan juventus’ta oyunu başlatan pogba’nın hemen iki adım yanında yine de bruyne vardı ve topla beraber yürüyen pogba’ya ayağını uzatsa alabilecekken genç oyuncu yine tepkisiz kalmıştı ve benim hayretim biraz daha artmıştı.

    açık konuşmak gerekirse o ana kadar kevin de bruyne’nin pek büyük bir hayranı değildim. bundesliga’da wolfsburg formasıyla sağ kenardan kesip kesip bas dost’a attırdığı goller ve o sezonki 10 gol, 21 asistlik performansı da beni pek etkilememişti. zira o tarihten tam 4 yıl önce yine bas dost’la oynayan başka bir sağ kenar oyuncusu luciano narsingh de eredivisie sezonunu 8 gol, 22 asistle tamamlayıp heerenveen’den psv eindhoven’a transfer olmuştu. eve gittiğimde maçın tekrarında juventus’un golünü bir kez daha izledim. de bruyne’nin transfer olduğu paranın içine dolduramayacağına neredeyse emin olmuştum. yaklaşık iki sene boyunca söz ne zaman belçikalı oyuncuya gelse onun hakkında olumsuz konuşmaya devam edecektim. ta ki geçtiğimiz sezona kadar.
    bundan yaklaşık 25 yıl önce futbol dünyasına baktığınız zaman her kulüp tek bir formasyonu oynar ve bu dizilişi, bırakın maç içi geçişleri sezonun içinde dahi pek fazla değiştirmezdi. yapılan değişiklikler lig ve ülke dinlemeden o ülkenin basınında eleştiriye açık bir hale gelirdi. zira performans dalgalanmaları da yapılan küçük değişikliklerde bile ciddi bir şekilde ortaya çıkar, yapılan eleştirileri çoğu zaman haklı hale getirirdi.
    90'lı yılların sonları ve 2000'lerin başında premier league’de alex ferguson ve arsene wenger’in maç içi oyuncu değişikliği bazlı küçük oynamalar dışında 4–4–2'yi bozmadan 3–4 sezon boyunca ana yapı olarak kullandıkları dönemler zamanında ingiltere basınında fazlasıyla yer buldu. şimdi çok mümkün olmayan bu istikrara neden olan şeylerden en önemlisi dönemin oyuncu profilinin de biraz tekdüzeliği ve tek pozisyona sıkı sıkıya bağlı olmalarıydı. ryan giggs, zinedine zidane, alessandro del piero, alan shearer, luis figo, raul gibi oyuncular kariyerlerinin neredeyse tamamını tek bir pozisyonda geçirdiler. giggs’in yaş nedeniyle temposu düşünce 35 yaşından sonra merkez orta saha oyuncusuna evrildi ama hem oyuncunun yaşı, hem de dönemin tarihi bunun ana nedenlerinden biriydi. 2000'lerin ortalarıyla birlikte inovatif teknik adamlığın son 10 yıldaki zirvesi pep guardiola’nın futbol dünyasına girişiyle birlikte bunun da yavaş yavaş değişmeye başladığını deneyimledik ve bugün itibarıyla her şey birbirine girmiş durumda. önce messi ve ronaldo gibi komple futbol starları hücum hattının her yerinde oynamaya başladılar. sonra wayne rooney gibi başka bir komple futbol pakedi geldi ve kenar, forvet arkası, santrfor olmak üzere her bölgede oynayarak bir dönem manchester united’ı en farklı futbol karakterlerinden biri haline getirdi. bu örnekler üzerinden özellikle hücum bölgesinde başlayan her yerde oynayabilen komple oyuncuların arkasından moda yavaş yavaş orta sahaya ve defans hattına sıçradı.
    bugün bir takım maç içinde üç büyük formasyon değişikliği yapabiliyor. 20 yıl önce bir takımın dörtlü defanstan üçlü defansa maç içinde geçişi çok nadir görülen bir şeyken bugünün futbolunda dünyanın en doğal eylemlerinden biri. julian nagelsmann, zirve ligdeki ilk deneyiminde hoffenheim’ın başındaki ilk 5 maça 5 farklı formasyonla çıktı ve hepsinde de takımına istediği sonucu aldırmayı başardı. bu elbette tepeden, teknik adam odaklı bir değişim olarak görülebilir ve ifade edilebilir. bunun içinde haklılık payı da mutlaka vardır. ama tabanda ortaya çıkan gelişimler olmasa teknik adamlar da bu esnekliği çok büyük ihtimalle elde edemeyeceklerdi. dolayısıyla artık farklı pozisyonlarda oynama yeteneğine sahip oyuncu havuzu genel havuzun belki de yarısını geçmiş durumda ve bunun da ana nedeni muhtemelen tempo.
    hem topun dolaşım hızının, hem de oyuncuların koşu mesafelerinin maksimize olduğu yeni futbolda artık oyun futbolculardan standart bir fizik kalite talep ediyor. bu kaliteye sahip olmayanlar ve tempolarını artıramayanlar elenirken oyunun merkezi kaynaklı yüksek atletizm futbol dünyasını domine ediyor. standart fizik kalitenin futbolcuları yükselttiği çıtayla birlikte oyuncular da artık farklı pozisyonları ve rolleri oynayabilecek yeterliliğe ulaşmaya başladılar. 25 yıl öncesinin nitelikli kenar oyuncuları kendi kenarlarına yapışıp kalmışken önce bu oyuncuların içeri kat etme yeteneği ve çizgilerin verimsiz kalması bu oyunculara kenar değiştirtti. son 10 yılda half-space’in keşfedilmesiyle beraber çok daha farklı rollere ve pozisyonlara da konuşlanmaya başladılar. yani fizik kalitenin artışı elbette burada da tek değişken değil. oyun teknik anlamda da pep guardiola sonrasında geçirdiği evrimi artırdı. bu gelişmeler ışığında oyuncuların pozisyonlarının çeşitliliği de zirveye doğru yol almaya başladı.
    kevin de bruyne’un bu sezon itibarıyla geldiği nokta son 5 yılda iyice birbirine geçen pozisyonların bir tezahürü olabilir. futbola forvet olarak başlayan, 10 numarada devam eden, sağ kenarda parlayan ve kanatta devam eden oyuncu son iki sezonda bambaşka bir rolle karşımıza çıkmış durumda. cumartesi günü leicester city deplasmanına çıkacak olan manchester city, pep guardiola öncesinde manuel pellegrini’yle bu deplasmana son çıktığında tarihler 30 aralık 2015'i gösteriyordu. o gün city sahaya 4–2–3–1 şeklinde dizildi. agüero’nun arkasında sterling oynarken sol kenarda david silva, sağ kenarda da bundesliga’dan bu bölgeye alışkın olan kevin de bruyne vardı.

    ne var ki guardiola’nın gelişiyle beraber yapılan en radikal değişiklik de bu iki kenar oyuncusu üzerinden şekillendi. david silva, city’de zaten uzun süredir sol kanatta oynuyordu. orijini merkez orta saha olan ispanyol oyuncu 4–4–2'de de, 4–3–3/4–2–3–1 türevlerinde de sol kanatta sistem dengeleyici görevini uzun süredir ifa ederken de bruyne de bundesliga’da yavaş yavaş bir parçası haline geldiği sağ kenara iyice alışmış durumdaydı. ispanyol teknik adam geçtiğimiz sezona başlarken takımın bu iki kenar oyuncusunu alıp merkezde fernandinho önünde konumlandırdı ve city’nin muhtemelen kaderi biraz da bu hareket sonrasında değişti.
    16/17'ye mükemmel bir başlangıç yaptıktan sonra gerek rotasyon, gerek mantalitenin tamamen değişimi, gerekse sakatlıklar sonrasında takım ritmini kaybetti. ama bu sezonla birlikte her şey tamamen değişmiş görünüyor. sezona ilk 4 maçın üçünde 3–5–2 oynayarak başlayan ve mendy’nin çapraz bağlarını kopartmasıyla birlikte 4–3–3'te karar kılan pep guardiola’nın sezon başından beri yaptığı rotasyonda bölgesi değişmeyen iki oyuncu, kenardan merkez orta sahaya devşirilen ve iki 8 numaralı düzende ortalığı birbirine katmaya başlayan david silva-kevin de bruyne ikilisinden başkası değildi. bu sezonun ilerleyen haftalarıyla birlikte iyice keskinleşen takımda iki 8 artık iki 10 numaraymış gibi oynuyor ve 4–3–3 de sahada daha fazla 4–1–4–1 gibi görünmeye başlayarak önde dolaşan tek forvetin arkasında oldukça korkutucu bir hattın oluşmasını sağlıyor.

    de bruyne’nin defansif aksiyonları
    kevin de bruyne’nin oyunundaki en büyük eksiklerden biri olan defansif zaafiyet yerini yavaş yavaş standarda gelen bir savunma gücüne bırakma yolunda. iki sene önce önünden geçip giden pogba’ya müdahale dahi edemeyen de bruyne artık topa ve rakibe karşı çok daha agresif. pep guardiola’nın da “rakiplere düşman gibi bakmayı öğrendi” diyerek dikkat çektiği bu gelişim hem maç içi aksiyonlara, hem de istatistiklere tamamen yansımış durumda. bu sezon itibarıyla rakipten top kazanma istatistiğinde (tackle+pas arası) ilk kez 2'nin üzerine çıktı (2.8). merkezde bu kadar iyi durabilmesi ve top kazanabiliyor olması son 1 ayda onu iki 10 numaralı düzende david silva’ya göre daha 6 (ya da 8?) gibi konumlandırmaya başladı ve pep guardiola tarafından daha derine çekildi. ne var ki bu onun hücumdaki aktifliğini de pek etkilemişe benzemiyor. arsenal’e karşı son maçta kilidi açan golü müthiş bir şekilde yaparken maçın sonunda da defansif hanesinde 5 tackle ve 2 pas arası yazıyordu.

    de bruyne’ye genk’te 17 yaşındayken ilk kez formayı veren pierre denier o dönem belçika ekibinin başında geçici hocadır ama yaptığı o hareket belki de bir genç adamın yolunu açar. denier, de bruyne’nin en büyük farkının zeka olduğunu söylüyor ve onu ilk gördüğü anda eşsiz zekasının farkına vardığını ifade ediyor: “bunu fark etmemeniz pek mümkün değildi. sahada var olan şeyleri herkesten önce anlayıp erken reaksiyon gösterme becerisine sahip.” bu her zeki oyuncuyu tanımlamak için söylenen klasik bir cümle olarak görünebilir. fakat de bruyne’nin içinde bulunduğu pozisyonları izleyince ortada özel bir şeyler olduğunu fark etmek gerçekten o kadar da zor olmuyor. oyuncunun pep guardiola’yla birlikte kenardan merkeze evrilmesi de etki alanını fazlasıyla artırmış durumda. kanattayken arkasını çizgiye alarak oynamak durumunda olan ve yaratıcılığı için kuşkusuz fazlasıyla açı da kaybeden oyuncu merkezdeyken sahanın tamamına hakim durumda ve sürprize çok daha açık konumda. bu sezon premier league’de maç başına 2.9'luk anahtar pas ortalamasıyla final paslarında da ne kadar iyi olduğunu gösterirken bunu duran topların tek hakimi olmadığı bir takımda yapması da ortalamanın değerini yükseltiyor. sadece şuta dönen pasları kilit açıcı olarak değerlendirirken çok daha geride olanları kaçıran bu istatistiğin göstermediklerinde de kevin de bruyne zirvede. bu sezon asist pası rakamında 7'ye çıkan ve sadece premier league’in değil, beş büyük ligin de tepesinde olan belçikalının yaptıkları muhtemelen bundan da fazla. herhangi bir şekilde istatistiğe geçiş yapmayan ama oyunun merkezinden 3–4 adam düşüren harika dokunuşlarına her city maçında birden fazla kez rastlamak mümkün.

    anahtar pas istatistiğinde 2.9'la premier league’in üçüncü sırasında bulunan orta sahanın önünde iki oyuncu var. mesut özil ve cesc fabregas. bu iki oyuncu da ortalamasını üçün üzerine çıkarmış durumda. ama kdb’ye göre yapamadıkları bir şey var. o da oyunda adam eksiltmek. maç başına 1.8 başarılı driplingi bulunan de bruyne, driplingçi merkez orta saha oyuncuları için de örnek sayısını artırıyor. wolfsburg’da kenarda daha fazla oynadığı sezonlarda 3.5'ları gören oyuncunun city kariyerindeki zirvesi bu sezon ve premier league genelinde de şu anda kendisine 15. sırada yer bulmuş durumda. atletizmi yüksek standart olmayan bir oyuncunun oyunun merkezinde yani bu kadar kalabalık bir alanda bu sayılara çıkabilmesi yetenek ve zekanın farklı bir tezahürü olarak değerlendirilebilir. oyunda bu kadar büyük bir beyine sahipken bu beynin aynı zamanda dripling yapıp adam eksiltebiliyor olması da city’nin saha içi opsiyonlarını tamamıyla maksimize ediyor gibi görünüyor.

    kenardan içeri devşirilen iki oyuncu yaklaşık bir senedir premier league’i domine ediyor ve bu hakimiyeti engellemek kısa vadede pek kolay değil gibi. de bruyne gibi belki de kariyerinin en iyi sezon başlangıçlarından birini yapan david silva’ysa yanında parlayan elmas nedeniyle belki de hak ettiği övgüleri dahi almakta zorlanıyor. manchester city’nin seviyesi şu anda bu ve guardiola’yla baş etmek isteyen teknik adamlar bu konuya da bir çare bulmak zorundalar.
    bundan sadece 5–6 yıl önce bir sağ bekin stoper olarak kariyerine devam edeceği söylense muhtemelen buna gülünürdü. ama artık bu normal bir şey. bir defansif orta sahanın iki stoperin ortasına çekilip yarım libero gibi bir savunmacı olması da bundan farklı değerlendirilmezdi. artık kaleciler de gerçek anlamda onbirinci oyuncu konumundalar ve ön alanda her pozisyonda oynayabilen oyuncular artık arka bölümde de başlayan değişimle birlikte destekleniyorlar. dolayısıyla eskiden bir oyuncunun pozisyon değiştirip farklı bir bölgede oynaması için en az bir seneye ihtiyaç varken artık sağ kanattan 8 numaraya devşirilen bir oyuncu sadece birkaç ay içinde avrupa futbolunu domine edip adından dünyanın en iyisi şeklinde bahsettirebiliyor. kevin de bruyne rakipten asgari ölçüde top kazanırken muhteşem yaratıcılığına adam eksiltme yeteneğini ve mükemmel orta kesme kabiliyetini eklemiş durumda. yapamadığı herhangi bir şey yok gibi. bu sezon gösterdiği olağanüstü şeyler ise futbolun gittiği noktaya dair yeni kanıtları arkasına bırakıyor ve yaratıcı teknik adamlar da bu değişimin yine merkezinde yer almaya devam ediyorlar.

    --- alıntı ---
  • takımı muhteşem şekilde yöneten belçikalı sanatçı.

    uzun uzun anlatmaya gerek yok, bir sezonda tüm kupalara ambargo koyan guardiola'lı barcelona'nın iniesta'sı gibi oynuyor.

    ilk geldiğinde verilen bonservis bedelini saçmalık olarak yorumlamıştım ama futbol piyasası şu an öyle bir seviyeye geldi ki, bu adamı biri transfer etmek istese ancak bonservis rekoru kırarak edebilir.
  • an itibarıyla mevcut en iyi orta saha kendisi ve bugün 2018 dünya kupasında ilk kez panama'ya karşı sahada olacak. favorilerin tel tel döküldüğü, partneri nainggolan'ın kadroda olmadığı mevcut durumda kendisinden epik bir başlangıç bekliyorum. işin tılsımı ise kendisinin komple bir hücumcu olmamasına rağmen bir takım için bizi heyecanlandırması.
  • kendisini izlerken acaba şimdi ne yapacak dedirten bilge futbolcu. kameranın yetişemediği hızlı ataklarda topu hep en mükemmel noktaya attığından da anlaşıldığı üzere normalde olduğu gibi çok ani anlarda da bir hatta iki belki de üç, beş pozisyon sonrasını düşünen bilgisayar kafalı topçu. izlerken aşırı keyif alıyorum. eğer futbolcu olsaydım hep kendisini izler ve her an ne yaptığına bakardım. boş hareketi ve düşüncesi yok. hep limitlerde ve optimum düzeyde düşünüyor. hareket alanlarından ve toptan maksimum verim almak adına bütün hareketleri ve düşüncesi. bazen hagi pasları da atıyor o yüzden kendisine teşekkür ederim. bir de sahada çok naif. topla ilişkisi de ayakları da kadife gibi. kadronuzda böyle bir oyuncu var ise topu forvetlere aktarmayı, orta saha forvet bağlantısını kurmayı, pozisyon hazırlama ve üretme endişelerini bir kenara bırakın çünkü hepsini o hallediyor. kısacası nasıl öveceğimi bilemediğim bir futbolcu. iyi ki bizim döneme denk geldi.
  • bu çocuğun çok hakkını yedim. bundan olmaz, pişmez, ham kalır, lezzetli değil amatör eğlendirir çok kandırır dedim. büyük yanıldım. form durumu mükemmel ve pep geldiğinden beri çok büyük oynuyor pardon oynamaya devam ediyor. chelsea kiralık yollayıp almanya'da kendini gösterirken yaptıklarını görmezden geldim şans dedim ya yapıyor da estetik değil dedim resmen adama afellay muamelesi yaptım. pişmanım. burayı okuduğunu biliyorum senden özür dilerim.

    eğer gerçekten dominant bi takım iddiasıyla yola çıkıyorsanız aynen bu arkadaş gibi dinamik oyunculara ihtiyacı var her takımın. harika bi pasör mü? ı-ıh. şutları ne durumda? eh işte. e nasıl 10 numara pozisyonunda bu kadar etkili? çünkü bu arkadaş yerinde durmuyor. boş olanlar-alanlar ondan soruluyor. inatçı, dikine gidiyor ve acaba demiyor.

    büyük satranç maçlarını izleyenler bilirler. belli bi yere kadar tüm hamleler doğru hamlelerdir. öyle süre kısıtı olmayan bi maç saatler sürer ve bi hata maçı kaybettirir. beraberlik de geçerli sonuçtur. işte bu arkadaş o hamlenin en iyisini buluyor. vereceği iki pas alternatifini görüyor, topla koşu yapacağı koridoru değerlendiriyor ya burdan ver-kaç da çıkar diyor ya da sikerler topu ayağımda tutucam hiç kaptırmayalım gereği yok diyor. yüksek bi yüzdeyle de kararları çok isabetli. ırmak kazuk'a benzerliği de gözlerden kaçmıyor. sempatik bulmaya da başladım. hadi hayırlısı.