• 4
    --- alıntı ---

    bir de total futbol için akılcı futbol tanımlaması var. elbette akılcı futbol da diğerleri salakça değil herhalde. bunu böyle göstermeye gerek yok, total futbolu benimsemeyenlere ayıp oluyor. ve total futbol olmazsa kaos futbolu olacak diye bir fikir de yok. o yoksa ille de öbürü, şart değil ki.
    kafa karışıklıklarından biri de kaos futbolunun isminden kaynaklanıyor. ismi sizi aldatmasın, fatih terim’in galatasaray’ının sahanın her yerinde rakibe bastığı, kaptığı toplarla rakip kaleye gittiği bir oyun şekli kaos futbolu. 80’lerin sonundaki gullit, rijkaard, van basten, baresi, donadoni’li kadrosuyla milan’ın oynadığının biraz daha seri şekli. milli takım’ın euro 2008’de oynadığı değil.
    galatasaray’ın oyununu pas falan yok, vur hakan şükür’e indirsin, dönen topları vur kaleye şeklinde hatırlayanların gençliğine veriyorum.

    --- alıntı ---
    alıntı : captano.blogspot.com
  • 6
    fatih terim'in galatasaray ve fiorentina takımlarına oynatmış olduğu güzel futbola atılmış çamurdan başka bir şey değildir. eğer böyle bir futbol* varsa ve buna futbol demek mümkünse bu türden bir futbolu ancak halı sahalarda görebilirsiniz: kazma halı saha oyuncularından birisi topu ayağına alır, ne yapacağını bilemez ve topun kontrolünü bir şekilde kaybeder; zavallı top da zaten o kazmadan kurtulup dışarı kaçmak için fırsat arar ama halı sahanın etrafını çevreleyen duvar ve tel örgüler buna müsaade etmez ve top çaresizce duvar ve tel örgülere en yakın yere yuvarlanır. sonra o kazma oyuncu rakip takımdan bir kazmayla beraber duvarın dibinde korkuyla bekleyen topu saklamak, kapmak veya o noktadan uzaklaştırmak amacıyla hamle yapar. kaos, karmaşa, anarşi artık sıfatı her neyse o noktada başlar zaten... her iki kazma sahanın kenarındaki tel örgülerden tutunarak zavallı topu tepiklemeye, ezmeye, büzmeye başlar. futbol topuna tel örgülere tutunarak yapılan bu linç ve tecavüz zaman zaman dörtlü beşli kazma yığını halinde bile tezahür edebilir. futbolu azıcık bilen ve oynamak isteyen adam ise sahanın ortasında elleri belinde "hay oynadığınız topu sikeyim" diye acı acı homurdanır. şayet kaos futbolu diye bir şey varsa bu futbol ancak yukarıda anlattığım gibidir. buna da futbol falan denmez.

    mehmet demirkol'un fatih terim'in oynattığı veya galatasaray'ın oynadığı güzel futbolu "kaos" şeklinde nitelemesi çok normal; herkes meşrebince çünkü.
    fakat mehmet demirkol'un literatüre sokmaktan imtina ettiği bir futbol daha var: "patos futbolu"
    patos* futbolu ekilen tarlalarların futboludur. sahada oynanmaz. rekoltesi 18'de 17+1 olacak derecede yüksektir.
  • 12
    hamza hocanın tercihleriyle her maçımız kaos içerisinde. 3-0 öne geçsek bile ne zaman gol yiyeceğiz acaba da oyun kaosa sürüklenecek diye bekliyoruz. alıştırdı hamza hoca bizi, kendi bir ders alıp umuttan vazgeçemedi ama olsun napalım bu sene de böyle kaos ortamlarından sıyrılıp şampiyon olacağız demek ki...
  • 16
    kaos futbolu dediğimiz şey aslında doldur boşalt değildir. rakip takımın kaosu hissetmesi demektir. yani oynayan takım sistemli bir şekilde rakibi boğar. aynı anda 3-4 farklı şablonu kullanmaya hazırdır. oyun kurucu oyuncunun o an verdiği karara göre bunlardan birini kullanır. aynı maç içinde hem pozisyona dayalı total futbol, hem kontratak hem de uzun top taktiğini kullanır takım. bunu akıllıca yaparsan rakibi boğarsın, üçe dörde gidersin ha yok saçma bi şekilde oynarsan olay doldur boşalta gidiyor iş.

    doğru oynandığı takdirde dünyanın en zevkli maçını izletir izleyene
  • 17
    #2083380 numaralı entryde belirtmiştim. aklıma geldi tekrar yazayım, açayım istedim.

    teknik taktik nedir bilmeyen türk spor medyası tarafından doldur-boşalt olarak zihinlere kodlanmış futbol taktiği. lakin o iş öyle değil. eskilerin muazzam futbol taktiğidir. izleyicide muazzam bir haz uyandırır ki çoğu taraftar başarılı oynanan bir kaos futbolunu sekse tercih edebilir. peki neden eskinin taktiği? çünkü alan markajı yapan takıma karşı oynanmıyor.

    bundan 5-10 yıl öncesine kadar her takım hücum setleri çalışıyordu. catenacciosu ünlü italyanlar bile savunma taktiği çizmiyordu. 3 tane aygır koyarsam defansa yeter diyordu ki catenaccio çok çetrefilli bir savunma anlayışı değildir. temelde 3 stoper ve iki kanat beki yeterlidir. çünkü 5 savunmacıyla adam adama markajda adım attırmazsınız. e tabi italya'da sertliğe de izin vardı, adım mı attı; o adım atan ayakları yerden kesersin olay biter.

    ama artık olay çok değişti. birincisi, orta sıra ve alt sıra takımları genelde büyük takımların oyunlarından etkilenir. dünya'da binlerce profesyonel futbol takımı var ama bırak binlerceyi onlarca futbol anlayışı dahi yok. her ligde de büyük takım sayısı arttı. makas daraldı. böyle olunca büyük takımlar, büyük hocalar 3 puana giderken ceplerdeki 1 puandan da olmamak adına defansif taktikler de çizmeye başladı: alan markajı. alan markajı temelde rakibi ceza sahası ve çevresine sokmamaktır. her oyuncu belli bir rakipten değil, belli bir görevden sorumludur. tavan yaptıran ise guardiola barcelonasıdır. hava toplarından pique, pas aralarından mascherano sorumlu olmuştu bu takımda. ilk başlarda pek inandırıcı gelmese de kimseye orta ve alt sıra takımlarının da alan savunmasına gitmesinin yolunu açtı bu taktik. bugün akhisar, osasuna, mainz alan savunmasıyla oynuyor. hoffenheim geçen sene forvetsiz taktikle büyük başarı elde etti. çünkü defans ve orta sahada her türlü üstünlük onlardaydı. topu dolaştıra dolaştıra da ceza sahasına girdikleri sürece son vuruşu kimin yaptığı önemsizdi.

    konumuza dönecek olursak, kaos futbolu şunu temel alır; karşılayan rakibe göre ve senin futbolcunun meziyetine göre hücum planı. yani aynı anda hep kontratak hem total futbol hem doldur boşalt hem gegenpressing. ne derseniz. hepsini aynı anda uygulayabilmeniz lazım. bunun için gerekenler;

    1- farklı oyun planlarını oynayabilecek meziyette futbolcular,
    2- adam adama savunma yapan rakip.

    örnek vermek gerekirse; real madrid'i düşünelim. amaç ronaldo'yu ceza sahasında topla buluşturmak olsun. savunmadan top modric'e geldi. eğer sağ tarafındaki bale'a oynarsa, bale topu alacak süratli bir şekilde kat edecek rakibini geçecek ve ceza sahasında ronaldo'yu bulacak, gol.
    ya da modric solundaki kroos'a oynayacak, o isco'yu bulacak, ordan modric - casemiro - ronaldo - kroos tekrar pas yapacak, aradan ceza sahasına arapası bırakılacak ronaldo vurdu, gol.
    ya da pas oyunu etki etmeyecek ceza sahası dışından modric vuracak, gol.
    ya da pas oyunu etki etmeyecek sağ ve sol kanattan bindiren marcelo, carvajal ikilisinden birine top verilecek, onlar ortalayacak ve gol. muhtemelen ronaldo.

    bunların hepsi birinci maddenin getirileri. bugün de yapılıyor bunlar. madrid bugün de bu planları aynı maçta uygulayabiliyor. ancak rakipleri alan savunması yaptığı için her zaman ceza sahasında 3-4 kişi konumlandırmış oluyor. kaos yaşamıyor. kaos futbolu rakibe kaos yaşatmaktır. başını döndürmektir. ancak artık başı dönmüyor kimsenin. bu planların hepsinde eğer adam adama markaj yapsalar farklı kişileri savunmak zorunda kalacaklardı, şaşıracaklardı. kaos olacaktı. alaves teknik direktörü kulübeden zidane'a bakıp usulca yardımcısına "sikerler oğlum hepimizi sikerler" diyecekti. ama demiyor. çünkü senin nasıl geldiğini umursamıyor. sana diyor ki gel, ama ceza sahasına giremezsin. kaosu yaşamıyor.

    o yüzden devri kapanmış bir oyun anlayışıdır kaos futbolu. türkiye'de terim'in ilk döneminde galatasaray uygulamıştır. hani gegenpressing, total futbol, kontratak futbolu başlıklarına "e bunu uefa zamanı galatasaray oynadı ilk" diyoruz ya, hah işte bunun sebebi bu. fatih akyel sağdan bindirip çat jardel'i buluyordu mesela, başı dönüyordu real madrid'in. veya milan deplasmanında bir anda ceza sahasına uzun gönderiyordu serbest vuruşu hagi, hasan vuruyordu kafayı. kimse ne bok döndüğünü anlamıyordu. çünkü hasan'ı tutması gereken kişi, hasan'ın olması gereken yerdeydi ama hasan orada değildi. veya uefa finalinde bir ara topuyla arif kaleciyle karşı karşıya kalıyordu. kaçırıyordu yüzde yüzlük pozisyonu. bilemedin hiçbir şekilde olmuyorsa hagi 40 metreden yolluyordu topu monaco ağlarına, kutlamaya giden ilk kişi, ona mesafe olarak en yakın olan taffarel oluyordu. ya da bakıyordu hagi, rakibi kendisine yetişemeyecek seviyede, dakika olmuş zaten son dakika kondisyonu bitik. giriyordu ceza sahasına vuruyordu yakın köşe tavana. bekledik bunu çok bekledik diyorduk. bilbao defansı şaşkın, pas yapmasını beklerken kaosa sürükleniyordu.

    işte kaos futbolu tam olarak budur. rakibi öldürür, intihara sürükler. rakip soyunma odasında matem havası oluşturur. "sen o adamı nasıl tutamazsın" kavgaları yaşatır. mutsuz eder. kaos futbolu rakibi mutsuz eder.

    dünya'nın -bana göre- en güzel oyun anlayışıdır. izlerken sıkılmazsınız. zevk alırsınız. ama artık devri sona erdi. lütfen doldur-boşalt taktiğini ya da kafası kesilmiş tavuklar gibi bir oraya bir buraya koşan takımların futbolunu kaos futboluyla karıştırmayın. çünkü bu olay efes antik kentine gidip "allah'ın taşı yav" demekle aynı şey. nereden aklıma geldiyse.

    başı döndü madrid'in başı...
  • 18
    dünya üzerinde futbol kimliğini oluşturabilen milli takımların her turnuvada söz sahibi olduklarını biliyoruz. bunun çok sayıda örneği mevcut. en çok dünya kupası kazanan brezilya'da bu joga bonito'dur. futboluyla bir döneme damgasını vurmuş, hollanda için bu total futbol'dur. almanya her zaman istikrar ekolü olmuş ve her zaman milli takımlarında bayern münih'in iz düşümü yansımış gegen pressing'le bezdirmişlerdir. bunun yanında italya'da catenaccio, ispanya'da pep guardiola'nın başlattığı xavi iniesta'lı pas futbolu, bunların hepsi futbolun devrim anlarının ve temel öğelerinin devlet bayraklarına yansımalarıyla ortaya çıkmış futbol fikir ve kimlikleri. türkiye'de ise başarıya ulaştığımız iki turnuva irdelendiğinde, 2002 dünya kupası 3. lüğünü elde eden milli takımın fatih terim'in döneme damga vuran ekibi olduğunu, avrupa 3.lüğü kazanan takımın yine fatih terim takımı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. bu iki takımda da belirli karakter özellikleri dönemin galatasaray takımı ile örtüşür. yine fatih hocamızın 2011-13 döneminde bizimle beraber çıktığı şampiyonlar ligindeki müsabakalarda oyunu rakip sahaya yıkmaya dayalı baskıcı kaotik futbol örneğini görmekteyiz. tüm bu başarılar rastlantı değil bir futbol adamının futbol anlayışının yansımasıdır. futbolda oyun içi dizilişler yaklaşık her 3-5 yılda değişir. ancak genel anlamda futbol ne kadar modern olursa olsun kazandıran kimlik bürünülen futbol kimliği asla kaybettirmez. eğer kaybediliyorsa o noktada dönüp, o ülkeye bakın mutlaka kazandıran kimlikten, karakterden uzaklaşmakta olduğunu görürüz. işte bizim de jupp derwall ile temelleri atılan, fatih terim ile zirvesini gören kazandıran kimliğimiz kaos futboluna ülke olarak sımsıkı sarılmalıyız. dün bunu 4 orta saha ve iki santrafor ile yapmıştık. bugün değişen dizilişle 2 libero 2 kanat bir oyun kurucu ve bir santraforla yapmamız gerekiyor. yine yapalım. galatasaray'ın kimliği kaos futboludur. boğucu bunaltıcı bayıltıcı bezdirici silindir gibi ezen prestir. bunu bilelim, bunu takımımızdan isteyelim. altyapı öğrencilerimize bunu öğretelim. bu kimlik galatasaray için nasıl ki ilklerin uefa'nın anahtarı olmuşsa bugün de yine ilklerin enlerin ve en büyüğün anahtarı olacaktır.
  • 19
    formasyon ile ilgili son zamanlarda başlayan ve devam eden bir tartışma var. bu tartışmanın altında yatan bir çok sebep olmakla birlikte en önemlisi formasyonun (oyunun geometrisi) ve matematiğin futbol sahasına etkisinin artması.

    billy beane sırıdan bir genel menajer iken 20 maçlık galibiyet serisi elde eden, amerikadaki beyzbolu bir daha hiçbir zaman eskisi gibi olmayacak şekilde değiştiren bir adam. şu anda futbolda yaşanan tartışmaların bir benzerini o da yüz yıllık geleneklere karşı çıkmaya başladığında yaşamıştı.

    “matematik bizim bildiklerimizi bilemez..” diyen oyunucu izleme komiteleri yıllardır o işte çalışan ve para kazanan ama her şeyi ben bilirimden öteye gitmeyen yeteneksizler ordusuna paul depodesta ile meydan okuyup lig tarihinin üst üste maç kazanma rekorunu elinde bulunduruyor. aynı mantıkla hareket eden bostan red sox ise 20 maçlık rekordan iki sene sonra lanetini kırıp şampiyon oluyordu.

    ama öncesinde yani billy beane haklı olduğu ortaya çıkmadan önce ona beyzbolun rakamlarla ile yönetilemeyeceği, 150 yıllık gözlemcilik mesleğine karşı savaş açtığını, bu işin bilim olmadığını, beyzboldan gelen insanların bilebileceği, sezebileceği şeyler olduğunu ve dışarıdan birinin gelip bunu anlamasının mümkün olmadığından bahsettiler.. en önemli şeyi en son söylediler.

    eğer böyle olsayı o zaman bu işi herkes yapabilirdi…

    işte o günde, bugünde sistemi tehdit eden soru bu. belli kalıplar içinde kalan ve gelişmek yerine kendini tekrarlayan her düzen önünde sonunda yıkılır. bu yıkımlar bazen çok sancılı, bazende gerçekten zamanı geldiği için çok kolay ve kısa sürer. spora yerleşen kaideler istisnalar karşısında çok güçlüdür. uzun süredir o kaidelerin peşinden gidenler o kaidelere bir şey olmaması için ellerinden geleni yaparlar. reddedilen şeyler basit ve mantıklı bile olsa farklı yollara sapmak yoluyla (bizden daha iyi mi bileceksiniz veya futbol oynamamış biriyle bunları konuşmam gibi) o kadarda basit olmadığı anlatılmaya çalışılır.

    “tecrübe” kelimesine olan güvenleri ve yıllar içinde büyüyüp kocaman ulu bir çınara dönüşen bu kelimenin arkasına sığınmaları çok uzun sürmez. “bizim bildiklerimiz, yaşadıklarımızı bilmeniz mümkün değildir. 30 senelik tecrübem var” aslında niyet basittir ; bu oyun sadece oyunun içinden gelenler tarafından tam olarak bilinir ve anlaşılır. alaylılar bir şey bilmez. futbol maçı izlemek, kitap okumak, spor filmleri seyretmek, teori üretmek onları bilge yapmaz. bilge olmanız için önce at olmanız gerek. önce at olacaksınız ki jokey olabilesiniz….

    sistem içinde eritilen, eritildikten sonra kendi istedikleri kalıplara dökülerek tekrar şekillendirilen insanlar bu devrimin bir parçası olmayı hiç bir zaman kabullenemediler. çünkü onlara göre günü kurtarmak, hayatlarının geri kalanında sistemin içinde kalmak, özgür olmaktan daha önemliydi. hiç bir zaman kırmızı hapı seçip tavşan deliğinin ne kadar derin olduğunu merak etmediler. mavi hapı alıp yataklarından istedikleri şeye inanarak uyandılar… bir süre sonra sisteme bağlılıkları o kadar arttı ki sistemin istediği gibi davranmaya başlayıp, bu sefer diğerlerini dışladılar. kamplar kurdular, istedikleri gibi yönetebildikleri bir lisans sistemi geliştirdiler ve oyunu dört duvar arasına sıkıştırıp, hapsettiler.

    oyunu kurtarmaya çalışan herkes düşman ilan edildi, sürüldü, yok edildi. savunmalar basitti “bize futbol mu öğretiyorsun?”… hasbelkader dünyanın spor denince en büyük çukurlarından birinde bir büyük takımda futbol oynamak ya da üniversitede iken birini tanımak oyunun içinde kalmak için yeterliydi. hem de oyuna bir katkı vermeseniz bile. çünkü sistem bir takım şahısların korunması üzerine kuruluydu. ve siz ne zaman onların bilmedikleri, düşünmedikleri, dile getirildiğinde anlamadıkları şeylerden bahsetseniz, salem’deki cadılardan farkınız kalmıyordu. malleus maleficarum (cadının balyozu) kitabı 1486 yılında yayınlandığında dünya üzerindeki binlece kadın cadılıkla suçlanıp nasıl yakıldıysa, kazıklara bağlanıp işkence gördüyse sizinde başınıza benzerleri geliyordu. üstelik bunu yapmak için televizyon ekranından bir şey söylemesine bile gerek yoktu. sosyal medyanın gücü, korkutucu boyuttaydı. bir parmak hareketi yeterliydi sizin çarmıha gerilmeniz için. tek bir cümle, tek bir yafta istediklerini elde etmek için yetip artıyordu.

    yıllar geçtikçe hafiflemesini beklediğim kararlar yerini daha katı, daha acımasız, daha amansız bir mücadeleye bıraktı… sonunda kazananların kim olduğunu umursamıyorum. zamanımız geçiyor ve biz tarihin gerisinde kalıyoruz.. yakında bir zamanlar bir yerlerde umursanmış ve unutulmuş birileri olarak yaşlanacağız. yazdıklarımız, düşüncelerimiz belki bundan 20 sene sonra hayata geçecek, ancak önemli olan bugün. bugün bize olanlar, olacaklar önemli..

    bazen geleceğe olan merakımız, ilgimiz, bugünümüze olan ilgiyi geri plana atıyor, hatta unutturuyor. sorunumuz belkide budur. kim bilir?

    oyunun geometrisine olan ilgimden daha evvel bahsetmiştim. ralf rangnick ile tanışmam ile başladı. o günlerde schalke 04’ün başındaydı ve şampiyonluğa koşuyordu. sonra önce sacchi’nin dünyasına sonrada bilardo evrenine geçtim.

    benim için teknik direktörler yazarlar gibidir. mesela j. r. r. tolkien’in en büyük eseri lord of the rings’dir. ancak onu yazmaya başlamadan önce hobbitleri yazmıştı. kimsenin bilmediği yıllar sonra oğlunun notları derlemesi ile basılmamış ilk kitabı olan kullervo’nun hikayesi ile tanışırsanız, tolkien’nin silmarillion’a kadar uzanan öyküler sileselinin ilk taşının kullervo olduğunu anlarsınız. onun için kendi efsanelerimi yaratma teşebbüsümde çıkış noktam demişti. tolkien, ursula k le guin, george r. r. martin terry pratchett gibi kendi efsanelerini yaratan yazarlara benzetirim teknik direktörleri. önce tolkien’in evreni, sonra le guin’in evrenine adım atar en son asimov’un vakıf’ına geçiş yapar hayal gücünüzü en üst sınıra getirirsiniz. işte o hayal gücüne sahip teknik direktörleri seyretmeyi seviyordum. benim için ronaldinho’yu izlemek, messi’yi seyretmek sadece bir kaç dakikalık zevkten ibaret. aynı seks gibi… ben bireysel yetenekleri değil teknik direktör takımlarını seviyordum, çünkü uzun süreli ilişkilerin adamıyım.

    ralf rangnick mevzusu da böyle başladı aslına bakarsanız. en başta söylediğim gibi hiçlik çukurundan çıkıp biraz hayal gücü için çölleri aşmak gibiydi. bazen ligdeki, bazı maçlarda seraplar görmedim de değil. ama susuzluğumu gidermesi mümkün değildi su seraların. o açlık günlerinin arasında bulduğum her şeyi yedim, içtim. farklı evrenlerin arasında gezerken, binin üzerinde maç izlerken, bunu arşivlerken, temel teorini de oluşturmaya başlıyorsun. okuduğun her yazardan kelimeler biriktirdiğin gibi izlediğin her teknik direktör takımından da formasyonlar , taktikler biriktirdim.

    ralf rangncik, jurgen klopp, wolfgang frank, carlos bilardo, rinus michels, valeriy lobanovskiy, fatih terimi johan cruyff, arrigo sacchi, marcelo bielsa ve pep guardiola.

    onları izlerken, notlar alırken, maçları analiz ederken felsefelerinin hücuma yönelik olduğunu görürsünüz. felsefen hücum ise savunma yapmak için hücumda olmayı, topa sahip olmayı, yeri geldiğinde bireysel yeteneklere maçın kaderini bırakmayı bilirsiniz. herkes sizi yenmek için oynar ve siz sadece kendi oyununuzu maksimuma çıkarmaya çalışırsınız. kimin ne yaptığı ile ilgilenmezsiniz..

    felsefeler hücumu, formasyonlar savunmayı belirler..
    ve dünya üzerinde hücum gücü 100 olmayan her takım savunma yapmak zorundadır. oyunun temelinin net bir biçimde formasyon olduğunu fark etmek bu yüzden zor değildi. kimse messi, ronaldo, xavi, zidane, ronaldinho’lu bir takıma sahip olamıyor. ben formasyona tutkulu bir aşık iken yukarıda saydığım her teknik direktöre sorsanız önemli olanın “felsefe” olduğunu söyler size. çünkü onlara göre en iyi savunma hücum etmektir. hücum etmek içinde felsefeye ihtiyacınız var..

    peki, ya hücum edemezseniz? ya da o gün oyuncular hücum etmekte zorlanıyor, bireysel olarak bekleneni veremiyorlarsa? o gün size maçı kazandıracak şey savunmadır… uzun zaman önce jordan’ın da kanıksadığı “hücum maç kazandırır, savunma şampiyonluk” teorisinin temeli formasyondur futbol için. tüm takım sporlarında hücum etmek için topu kazanmak gerekir. bunu iki şekilde yaparsanız futbolda ;

    baskı ile (pressing)
    alan parselasyon

    bunun ikisi içinde sahaya doğru dizilmek ve doğru yayılmak gerekir. yani doğru oyun için doğru formasyona ihtiyacınız var. bu iki kere iki kadar net bir şey.. eskiden formasyonları ve oyun sistemlerini belirleyen dünya kupalarıydı. 1990’ların öncesinde, yani şampiyonlar ligi kurulmadan önce şampiyon kulüpler kupası bu kadar etkili değildi. dünya kupaları futbolun zirvesiydi ve futbolun zirvesi sonraki 4 yıl boyunca oynanacak oyunu belirleyen bir alandı.

    dünya futbolu günümüzde hala kullanılan bir çok sistemi inşa ederken her zaman ama her zaman sayları kullandı. çünkü oyun alanında, üç farklı bölgede de rakipten üstün olmak zorundasınızıdır. fiziksel ve yetenek olarak üstün değilseniz sayısal olarak üstün olmak önemlidir. üstede belirttiğim gibi herkes yıldızlar topluluğunu çalıştırmıyor. bu yüzden topu kazanmak için pres değil alan parselasyonu daha fazla kullanılır. bunun en büyük nedeni pres için geçerli olan pozisyon bilgisine sahip olan oyuncu sayısının az olması, eğitim için sürenin kısıtılı olması, bol tekrarlı antrenmanlardan sonra bile tam olarak işlememe ihtimali…

    işte tam olarak bu sebepten dolayı bir kaç takımın dışında presi savunma mekanizması olarak kullanan takım yoktur. onun yerine, alan parselasyonu ile kısmı baskı uygulanır. kısmı baskı ile presin karıştırılması çok sık yapılan bir hata. baskı rakibin rahat pas yapmasını engellemeye yönelik gölge prestir en nihayetinde. buradaki amaç pas hızını en aza indirmek ve defansın arkasına yapılacak koşulara atılacak uzun pasların önüne geçmektir. alan parselliyorken tek bir hat üzerinde durursunuz bu yüzden arka tarafı kontrol etmez o çizgiyi bozmamaya çalışırsınız. saliselik bir hata gol yemenize neden olur. bu duruş ister istemez sizi ofsayt taktiği uygulamaya zorlar.

    hat müdafaası yoktur. alanı korursunuz…
    gariptir ki dünyada yüzde 98 oranında takım bunu yapar. ama doğru yapar ama yanlış dener. garip olan şudur ki bunu bizim ülkede yapan tek takım var o da başakşehir… bunu doğru yaptıkları için ligin en az gol yiyen takımı konumundalar. aynı şekilde aykut kocaman’ın takımları da bu şekilde oynar. bazıları buna kabız futbol diyor… bazen bazı teknik direktörler dener ama o zamanda hücumu unutlar işte asıl kabız onlardır. alan parsellemek kolay bir iş değildir… ancak pres yapmaktan daha kolay ve kullanışlı bir seçenektir. çünkü, alanı kontrol ederseniz rakibin topla ne kadar oynadığının bir önemi kalmaz.

    bu konuda perşembe günü oynadığımız 21 şubat 2019 benfica galatasaray maçından örnek verilebilir. topla oynama oranında galatasaray öndeydi ancak sadece 6 şutu vardı..

    21 şubat 2019 benfica galatasaray maçı

    galatasaray : xg 0,06

    akan oyunda şut : 3
    set hücumunda şut : 3

    topla oynama %51

    benfica : xg 0,92

    akan oyunda şut : 8
    set hücumunda şut : 7
    topla oynama %49

    galatasaray : 1,15

    14 şubat 2019 galatasaray benfica

    akan oyunda şut : 5
    set hücumunda şut : 5

    topla oynama % 66

    benfica : 1,27

    akan oyunda şut : 11
    set hücumunda şut : 1

    topla oynama % 34

    görüldüğü gibi iki maçta da topla oynayan takım galatasaray iken etkili olan takım benfica. çünkü, rakibi (yani galatasaray’ı) topu kazanmak için pres yapmayı tercih ederken alanı doğru paylaşamadığı için benfica kazandığı her topla dikine doğru istasyonları kurarak çıkınca galatasaray’ı, topla çok oynamasa bile etkili bir şekilde durdurdu ve öne geçti. oyuncu yetenekleri bakımından galatasaray benfica’dan genel itibariyle daha iyi bir takım olması bile benfica’nın parselasyon konusundaki yetenekleri ve disiplinleri sayesinde bir işe yaramadı.

    galatasaray maç boyunca topa sahip olmasına rağmen, oyunu kontrol eden tarafmış gibi görünse bile aslında oyunun tüm kontrolü benfica’nın elindeydi. bunun temel sebebi defalarca söylediğim gibi parselasyondu. benfica bunu 4-1-4-1 gibi (temelinde net bir 4-3-3) özel oyuncu grubuyla oynanabilecek bir oyundan vazgeçip 4-4-1-1 (forvet arkasının bazen forvet gibi oynadığı düzen) gibi parselasyona dayalı bir oyuna geçerek presi hayatından çıkardı. kaostan düzene geçti. çünkü, kısa vadede düzen kurmanın yolu bol tekrarlı bir antrenman programına sıkı sıkıya bağlı kalınacak olan pres tabanlı bir oyunla sonuca etki etmesi uzun zaman alacaktı. parselasyon temelli bir oyunu tercih ettiği zaman daha kısa zamanda etki alabilecekti. öylede oldu..

    galatasaray gibi oyunun tüm savunma yükünü merkez orta sahaların pres zamanlamasına ve arka taraftaki iki stopere bırakan takımlar, çok gol bulabilirler ve bu yanıltıcı bir istatistik olarak kayıtlara geçer ancak oyun hakimiyeti, alan savunması merkezli bir takıma karşı hiç bir zaman ellerinde olmaz. bu sezon bunun benzerini manchester city’nin şampiyonlar liginde oynadığı lyon maçlarında ve liverpool’un yine şampiyonlar liginde oynadığı deplasmandaki kızılyıldız maçlarında görebildik.

    johan cruyff’un “top bizde olursa savunma yapmamıza gerek kalmaz” düşüncesinden doğan, filizlenen ve pep guardiola ile büyüyen bu felsefenin temelinde pres var. bu pres topun kaybedildiği an şok pres şeklinde başlıyor ve pas isabeti konusundaki kötü takımlar karşısında çok başarılı sonuçlar veriyor. ancak eğer karşınızda pas yapabilen bir takım varsa hezimete uğrayabiliyorsunuz. çünkü pres yaparsanız ve bunu doğru yapamazsanız, alanı doğru paylaşamaz iseniz pas yapabilen her takım tarafından zor anlar yaşatılır bir hale gelirsiniz. pep guardiola genelde kaosu yönetebilen ve düzenli bir kaos yaratabilen biri.

    bizim gibi takımlar ise bunu başaramazlar.
    prese dayalı değil parselasyona dayalı, uçurtamasız bir takıma ihtiyaç var. teknik kadro aksini düşünse bile… en başta söylediğim gibi dilsiz şeytan olmayacağım. herkesin aklında 2000 yıllarındaki takım var ancak düzenli kaos yaratabilmek için 1 milyar euroya ihtiyacınız yoksa bile en az 200 milyon euroya ihtiyacınız var.

    bu yüzden parselasyona olan ihtiyacınız mecnun’un leyla’ya olan ihtiyacı kadardır ve hiç bir formasyon 4-4-2 (üvey kardeşi 4-4-1-1dışında) kadar alanı doğru parselleyemez. burada devreye john nash’ın oyun kuramı giriyor…

    oyun kuramı kısaca ;

    bir olay sonucu polis merkezine iki suçlu getirilir. bu iki kişinin suçlu olup olmadığını tam olarak bilmiyorsunuz sadece olay yerinde bulunan suça karışabileceği muhtemel iki kişiyi alıp sorgu yerine getiriyorsunuz. ilk olarak yasalara göre bazı suç kuralları vardır. bunlar;

    elinizdeki iki mahkum a ve b olmak üzere a mahkumu b mahkumu aleyhinde ifade verirse ve b mahkumu da susmayı tercih ederse a mahkumu serbest kalır fakat b mahkumu 20 yıl hapis yatar.
    eğer a mahkumu ve b mahkumu aynı anda birbirleri aleyhinde ifade verirse ikisi de 5’er yıl hapis yatacak,
    fakat her ikisi de sessiz kalırsa delil yetersizliğinden dolayı 1’er yıl hapis yatacaktır.
    şimdi yukarıdaki maddeleri göz önüne alırsak ne derseniz? yani akıl ve mantık göz önüne alınıp heyecan yapmazsak iki suçlu da sessiz kalıp 1’er yıl hapis ile cezalarını çekecekler. yukarıda bahsettiğimiz nash’ten önce yani albert tucker kuramına göre cevap (3) ile belirtilen biçimde olmalıydı.

    ama john nash ortaya çıktı ve şu güzel cümleyi kullandı:

    ya diğeri konuşursa?

    devamı ; (bkz: #2630110)
  • 20
    öncesi için ; (bkz: #2630105)

    ve sonra john nash’in ortaya attığı teori ile nash dengesi ortaya çıktı. ünlü film, a beautiful mind yayınlandıktan sonra daha fazla üne kavuşan nash’e göre ; bir oyun oynanıyorsa (adı ne olursa olsun) bir grupta kişiler kendi menfaatlerine göre hareket ederlerse hem kendileri hem grup zararlı çıkar ama eğer kendi menfaatlerini öne koymadan ama menfaatlerini de göz ardı etmeden grubun menfaatlerini ön planda gözeterek davranırlarsa hem kendileri hem grup kazanır.

    bu a beatiful mind filmden çok şahane bir sarışınında içinde bulunduğu bir bar sahnesiyle açıklanır. 4 erkek içeri giren sarışına bakıp iç geçirip hayaller kurarken, kızın gözü john'da dır. gruptaki bireylerden biri modern ekonominin babası olan adam smith’in bir sözünü dile getirir. “en iyi sonucu almak için gruptaki herkesin kendisi için en iyi olanı yapması gerekir” bunu söyler çünkü herkes aslında sarışına asılmayı düşünüyordur. ama john nash “ya” ile başlayan o soruyu sorar ve 150 yıllık (o günün zaman dilimiyle) ekonomik dengelere ters düşen kuramını bar masasında dile getirir.

    adam smith’in sözü doğru ama eksiktir. bir grubun en iyi sonucu alması için sadece kendi menfaatlerini değil, aynı zamanda grubun menfaatlerini de düşünmek zorundadır. çünkü, eğer herkes sarışına asılırsa birbirilerinin önünü tıkarlar. başarıya ulaşmasını engellerler. ama sarışın yerine onun etrafındaki daha az çekici 4 kıza yazarlarsa başarı şansları daha fazla olur. sarışına yazdıktan sonra reddedilirseler, yanındaki 4 kıza asılmak isteyecekler. bu sefer o kızlar ikinci tercih olduklarını düşünükleri için onları reddedecek. yani kimse kazanmayacak…

    fakat, sarışına kimse asılmaz ve direkt etrafındaki 4 kıza yazarlarsa yani sarışını görmezden gelirler ise gruptaki herkesin istediğini (o an için seks) alabilir.

    bence, 4-3-3’ün temelinde adam smith’in kuramına bağlı bir formasyondur. “en iyi sonucu almak için gruptaki herkesin kendisi için en iyi olanı yapması gerekir” der ve oyuncular böyle hareket eder. parselasyon yerine presi öne atmak zorundasınızdır çünkü 4-3-3 ile alan parselleyemezsiniz. yada 4-1-4-1 de… çünkü orta saha özellikli oyuncular kullanmadığınız sürece her sistem aslında 4-3-3’dür. onları nasıl dizdiğinizin o an için bir önemi yoktur.. adam smith’in kuramı içinde birazcık kaos barındırır.

    ancak parselasyon tabanlı bir 4-4-1-1 ve ya 4-4-2 oynayacaksanız o zaman john nash’ın nash dengesi olarak adlandırılan ve kanıtlanarak nobel almasını sağlayan kuramı üzerinden hareket etmelisiniz. “en iyi sonucu olmak için gruptaki herkes hem kendileri hemde grup için en iyi olanı yapmak zorundadır…” kesin başarı için bu olmazsa olmazdır..

    pres üzerine bir oyun kurarsanız ve başarısız bir deneme yaparsanız sonucunda göreceğiniz şey kaos olacaktır. dediğim gibi adam smith’in kuramı içinde kaos barındırır. kaos teorisine göre ; her denemede beklentiniz aynı olsa bile ufak farklılıklar sonucu etkiler. 4-3-3’nüz yine bir 4-3-3’e veya 4-2-3-1’e üstün gelebilir fakat 4-4-2’ye karşı kaybedebilirsiniz. ufak değişiklik meydana gelmiş ve sonuç tahmin edilemez olmuştur. işte tam olarak bu yüzden kaosa güvenemezsiniz!!!

    marcelo bielsa ve onun meşhur öğrencisi mauricio pochettino gibi teknik direktörler oyundaki insan hatası faktörünü yok etmenin yolunu arıyorlar. bunun mümkün olduğunu sanmıyorum ancak kaos ile düzeni bir arada kullanma çabaları var. özellikle bielsa’nın çim hokeyinden oldukça etkilendiği ve sık sık kızının çim hokeyi maçlarını izlemeye gidip not aldığı biliniyor.

    kaostan bir düzen yaratmak mümkün mü?
    aslında bu sorunun yanıtını bielsa’nın öğrencisi mauricio pochettino tottenham ile zaman zaman veriyor ancak kendinden daha iyi takımlara karşı kaosu kontrol edemiyor. bu yüzden o da düzeni tercih ediyor. çift forvetli bir sistemi benimseyip savunmasını rakibe göre dizayn ediyor.

    bielsa’nın “bir fazla” felsefesinin geçtiği biri mauricio pochettino.. bielsa’ya göre stoperler her zaman rakip forvetten bir fazla olmak zorunda. eğer rakibi çift forvet oynuyorsa 3’lü defans ile çıkar maça. ama hayır eğer rakibi tek forvet oynuyorsa 4’lü defans ile çıkar. mesela tek forvet ile oynayan bir rakip varsa karşısında çift stoper ile çıkarak birini adam adam savundururken diğerini oyunu kurmakla, arkaya atılacak topları toplamakla ve rakibin 10 numarası varsa ona baskı yapmakla görevlendirir. 3-3-1-3 ve ye 3-1-3-3 olarak dizer takımı sahaya ve half-space’leri bolca kullanır. rakibi tek forvet çıktığında genelde 4-2-3-1’i tercih eder. mauricio pochettino ise 4-3-1-2..

    kaosun düzeni belirsizliği getirdiği için kontrollü bir kaos ile başarı yakalayabilirsiniz ancak rakip sizi analiz ederek yinede alt edebilir.

    bu sezon (2018-19) tottenham kaybettiği liverpool, manchester city maçları dışında (ikisinde de 3’lü orta saha ile oynadı 4-3-1-2) kaybettiği maçlarda genelde 4-4-2’ye kaybetti. watford, manchester united, dün kaybettikleri burnley maçı gibi…

    bu maçların biri hariç hepsine eriksen’i forvet arkasında oynatarak çıktığı 4-3-1-2 ile kaybetti. wolverhampton maçında aynı şekilde çıkış 5-4-1’e karşı 3-1 kaybetti. yani kaosunuza karşı rakibin düzeni sizi yenebiliyor. kaosa karşı kaos ile şansını beli var. ancak kaos, düzene karşı kaybediyor. burada yine aynı olmazsa olmaz gerçeğe geri dönüyoruz.

    kaosa güvenemezsin!!

    yazar notu : iki part halinde sığdı. şemalar daha sonra eklenecek.