• 2251
    30 mayıs 2012 uefa kararları ve zaten fenerbahce ve trabzonspor'un sikeden alacagi muhtemel agir cezalar varken, turkiye'yi avrupada hem sampiyonlar liginde hem de uefa kupasinda, hem de olasi milli takimin ceza almasi durumunda milli takimlar duzeyinde temsil etmesini bekledigim, alni ak basi dik takimim! galatasaray turkiye degildir ama turkiye keske galatasaray olabilse!
  • 2252
    türk futbolunun bugün bu noktaya gelmesinin en büyük suçlusudur.

    ilk hatayı jupp derwall'i türkiye'ye getirerek yapmıştır. jupp derwall sayesinde modern antrenman tesisleri ve altyapı çalışmaları yapılmış. ileriki yıllarda gelecek avrupa başarılarının ilk tohumları atılmıştı.

    daha sonra hatayı mustafa denizli döneminde şampiyon kulüpler kupasında yarı final oynayarak yapmıştır. türk futbolunun ve futbolcusunun istediğinde ne kadar başarılı olabileceğini kanıtlamıştır.

    fatih terim gibi bir hocayı göreve getirmiş, onun arkasında durmuş ve kimsenin aklı hayaline gelmeyecek başarılar kazanılmasına sebep olmuştur (bkz: uefa kupası)

    lucescu gibi bir teknik direktörü takımın başına getirmiş ve fatih terimin boşluğunu çok kısa sürede doldurmuştur. bu hoca ile şampiyonlar liginin korkulan takımı olmuştur. üstelik bu başarıları adı sanı duyulmamış yabancı futbolcular ve kısıtlı yerli rotasyonu ile başarmıştır.

    şimdi diyeceksiniz ki galatasaray'ın suçu ne?

    suçu çıtayı bu kadar yükseltmek. diğer takımlar bize yetişmek için yeri geldi şike yaptı, yeri geldi teşvik verdi. bize yar olmasın diye futbolculara astronomik rakamlar verdi. avrupada sportif başarı olmayınca yapılan isim transferler ile marka değerlerini arttırmaya çalıştılar.
    eğer biz bunları yapmasaydık belkide türk futbolu güllük gülistanlık olacaktı.

    verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı çok üzgünüz!
  • 2254
    deplasmanda 1-0 kazandığımız monaco maçı* öncesi olaylardan birini anlatıyor ergun gürsoy, unutulmaz maçlar'da..

    1 mart 1989 monaco galatasaray maçı öncesinde ergun gürsoy'un dahil olduğu bir kaç yöneticimiz ve o dönemki teknik direktörümüz mustafa denizli, özel uçakla fransa'ya monaco'yu izlemek için giderler. o günlerde günlük uçuş olmadığı için özel bir uçak kiralanır. monaco izlenir. monaco'nun o zamanki teknik direktörü ise arsene wenger'dir. arsene wenger; kendisinin de galatasaray'ı izlemek istediğini, kiralanan özel uçakla türkiye'ye bizim ekibimizle dönüp dönemeyeceğini sorar. ekibimiz memnuniyetle kabul eder. güzel, eğlenceli bir yolculuk olur. maçımız konyaspor ile deplasmandadır. arsene wenger yöneticilerimizle birlikte konya'ya maça gelir. konyaspor maçı'nda hiç iyi bir görüntü çizemeyiz, aslında bizim oyuncumuz olan ve o sene konyaspor'a kiraladığımız suat kaya bize 1 gol atar ve 1-0 yeniliriz. maç sırasında ve sonrasında arsene wenger pis pis sırıtır galatasaray'ın kolay rakip olduğunu düşünerek. wenger'e "nasıl takımımız?" diye sorulduğunda ise sırıtarak "tabi futbol bu, belli olmaz ama rakip zayıf." minvalinde bir şeyler söyler galatasaray'ı kastederek..

    arsene wenger, muhtemelen o sözü söylediği güne defalarca kez lanet etmiştir daha sonra..*
  • 2256
    şampiyonlukla tamamlanan sezondan sonra kadro ile ilgili özeleştirisini çok dikkatli yapması gerektiğini düşündüğüm kulübüm.

    standardların çok altında sakatlık yaşanması bir yana, avrupa kupalarında bulunmamak ve türkiye kupasından erken elenmek gibi faktörler kadro darlığının göze batmamasına neden oldu. ancak hakan balta, felipe melo, selçuk inan, johan elmander, necati gibi oyuncular tamamen yedeksiz oynadılar.

    bunlara ek olarak çağlar birinci, ceyhun gülselam, mehmet batdal, serkan kurtuluş gibi sıfıra yakın süre alan oyuncular; sercan yıldırım, yiğit gökoğlan, yekta kurtuluş gibi soru işaretleri;takımdan ayrılan servet çetin, ayhan akman ve ayrılacak olan milan baros derken kaleciler dışındaki 10 oyuncu için sadece 14 oyuncu elde kalıyor.

    bu da en az geçen seneki kadar kapsamlı bir transfer dönemi geçirmeyi malesef zorunlu kılıyor.

    savunmada geçen yıldan oturmuş bir hat var, ancak hakan balta'ya alternatif ve ayrılan servet çetin ve yaşlanan ujfalusi'nin boşlularını doldurabilecek bir oyuncuya ihtiyaç var. chivu transferi bunun için düşünülüyor. eboue'nin yedeği sabri ise sakatlık yaşamaz ve eski formuna dönebilirse takımda kalabilir, aksi halde ujfalusi eboue'nin yedeği olacak.

    orta sahada selçuk-melo ikilisini bozmamak öncelik olmalı. melo'dan daha alt kalibrede bir oyuncuyla 4-4-2 ciddi sorunlara sebep olacak, tek forvetli sistemlere dönme durumunda oluşturulan yapı tekrar yıkılacak. melo'ya verilecek ekstra 1-2 milyon euro takımı başka bir sisteme göre şekillendirmenin yanında bir hiç.

    orta sahanın her yerinde oynayabilecek engin baytar ve emre çolak önümüzdeki sene yedek kulübesinden oyuna ciddi katkı yapabilecek oyuncular olacak. sağ kanatta eboue'yle uyumlu bir şekilde çalışabilecek, ve hem selçuk'a hem melo'ya alternatif olabilecek bir hamit altıntop transferi kesin bir gereklilik. sol kanat için ise bütçe düşünüldüğünde ve emre, engin, riera ve kirasından dönecek bir culio eldeyken takviye yapmak için fazlalığı boşaltmak öncelik olmalı. özellikle culio-riera ikilisinden birinin gönderilmesi gerekli.

    forvet hattı ise en sıkıntılı bölge, zira milan baros gidici. johan elmander yaşlandıkça ağırlaşıyor, ve sakatlıklardan sonra form tutması zaman alıyor. necati ise zaten bu takımın en iyi ihtimalle yedek golcüsü olabilecek bir oyuncu. bu bölgeye 1 değil 2 transfer gerekli, zira olası bir sakatlıkta yedek kulübesinin forvetsiz kalması çok ağır sonuçlar doğurabilir. bu bölgeye yapılacak transferde popülist davranmaktan çok takımın eksikliğini hissettiği bitiricilik ve yırtıcılık gibi özellikler öncelik olmalı.

    muslera-eboue-ujfalusi-elmander-riera-culio ile 6 yabancı, üzerine melo, chivu, ve yabancı bir forvet getirmek sonucunda tam 9 yabancıya ulaşacak kadro. bu da opsiyonları çok kısıtlıyor malesef.

    galatasaray adına 2008 sonrası girilen karanlıktan tam anlamıyla çıkabilmek adına geçen sene kurulan temelin üstüne bu sene yapı doğru inşa edilmeli. yoksa harcanan onca paraya rağmen elde yine kırık dökük bir kadro bulmak olası.
  • 2259
    galatasaray'ın kasasını dolduracak proje

    ünal aysal'ın başkanlık koltuğuna oturmasının ardından yeni bir yapılanmaya giden ve özellikle gayrimenküller üzerinde önemli projeler üreten galatasaray'da gözler florya, seyrantepe ve mecidiyeköy üçgenine çevrildi.

    florya metin oktay tesisleri'nden kısa bir süre içerisinde ayrılarak tesisleri seyrantepe'ye taşımayı planlayan sarı-kırmızılı yönetimi, seyrantepe'de uygun bir alan yaratılması için ankara seferlerini hızlandırdı. refik arkan ve emir sarıgül'ün direkt olarak ilgilendiği yatırım alanları için çeşitli çalışmalar yapan sarı-kırmızılı yönetim diğer bir yandan florya metin oktay tesisleri'ni 2 yıl içerisinde seyrantepe'ye taşımayı düşünüyor.

    florya'daki arazinin değerlendirilmesi için 5 firmadan talep alan ve florya'ya 300 villadan oluşan bir proje yapmak isteyen sarı-kırmızılı yönetim, seyrantepe'de uygun alanın verilmesi durumunda florya için gelen teklifleri de değerlendirmeye başlayacak.

    aktar'dan florya için sicak mesaj
    florya metin oktay tesisleri'nden taşınma durumunu ve burada hayata geçirilmesi planlanan projeleri hızlandırmak için genel kuruldan izin almayı planlayan galatasaray yönetimi'ne ilk olumlu sinyal divan kurulu başkanı irfan aktar'dan geldi. yönetimin, galatasaray menfaatleri için çalıştığı bildiklerini belirten aktar, "florya'dan taşınma konusu ve burada yapılacak olan projelerin genel kurula iyi, etkili ve sonuca ulaşabilecek bir şekilde anlatılması gerekiyor." dedi.

    florya'da büyük bir projeyi hayata geçirmek için geri sayıma geçen galatasaray, asıl bombayı ise mecidiyeköy'de patlatacak. mecidiyeköy'de bulunan galatasaray store'un bulunduğu alana iş merkezi yapacak olan sarı-kırmızılı yönetim, bu iş merkezini maksimum 20 ayda tamamlayıp faaliyete geçirmek istiyor.

    öncelik mecidiyeköy'de

    kısa bir süre içerisinde temel atma töreninin yapılacağı iş merkezi tamamlandığı anda sarı-kırmızılı kulübün kasasına yıllık 4 milyon dolara yakın bir rakam getirecek. sarı-kırmızılı kulübün ikinci başkanı refik arkan da florya, seyrantepe ve mecidiyeköy'de önümüzdeki dönemde yaşanacak olan değişimler hakkında ipuçları verdi. öncelikli olarak mecidiyeköy'deki araziyi değerlendirmek istediklerini belirten arkan, florya ve seyrantepe konusunda ise görüşmelerin sürdüğünü ifade etti.

    haber - fatih şamlıoğlu
  • 2264
    son iki yönetim sonucunda "başkan danışmanı" gibi, galatasaray veya daha üst ölçeklerde takımlarda eşi benzeri görülmeyen, garabet bir rütbenin meşrulaştırdığı bir kulüp oldu malesef galatasaray.

    meclis varken sadrazam'a ne gerek var? bu kadar kültürlü bilmiş adamlar bunu göremiyorsa büyük sorun. eğer görmelerine rağmen devam etmekte ısrar ediyorlarsa demek ki yönetimler içinde bile güven dibe vurmuş durumda, ki bu daha kötü: kendi yönetimi tarafından manipüle edilebileceğini düşünen bir başkan, yetkili olmamasına rağmen yanında tuttuğu bir adam, ve bu adama tanınan garip imtiyazlar...

    pek çok insanın "liseli-lisesiz" diyerek basitleştirdiği bu mesele aslında tamamen yönetimler arası güven ortamının oluşturulamamasından kaynaklanıyor. artık bir galatasaray geleneği haline gelmiş malesef. yönetimler iyi bir takım olmayı, birbirlerine yakın durmayı başaramadıkları ve gruplaştıkları sürece de taraftar adnan sezgin, bülent tulun gibi görev tanımını kimsenin koyamadığı "başkanın sağ kolu" türü adamlara tahammül etmek zorunda kalacak.

    malesef.
  • 2267
    içerisinde hizipçi bir grup barındıran kulübümüz. bu zat-ı muhteremler kendilerini kulübün sahibi olarak görürler ve kulüpte başarılarıyla öne çıkan isimleri bir bir baltalarlar. bu gruptan kurtulmadıkça -ki bu cidden zor- her branşta arzu edilen büyük başarılara imza atamayacağımızı düşünüyorum.

    (bkz: haldun üstünel)

    (bkz: hakan üstünberk)

    (bkz: oktay mahmuti)

    umarım bu liste fatih terim ile devam etmez ki bunu da kaşıyorlar.
  • 2269
    --- alıntı ---

    sarı-kırmızılılar’ın transfer çalışmaları çerçevesinde elini güçlendiren en önemli koz; kuşkusuz para olacak. zira yıllardır çekilen sıkıntılar yerini bolluğa bırakıyor. başkan ünal aysal önderliğinde gerçekleşen yüzde 400’lük son sermaye artırımı operasyonuyla galatasaray’ın kasasına tam 279 milyon tl girecek. sportif a.ş.’nin 2.7 milyon tl olan sermayesi 13.9 milyon tl’ye ulaşmış olacak. böylece hisse sahiplerinin 1 tl’lik her hisse için kulübe 25 tl ödemesi gerekecek. sarı-kırmızılılar’ın küçük yatırımcıyı zor durumda bırakan bu operasyonu, kulübü tam anlamıyla ihya ediyor.

    uefa hak edişleri ödeyecek
    ancak galatasaray’ın yüzünü güldüren tek gelişme bu değil. süper lig’i şampiyon tamamlayan cim bom, sadece yayın geliri olarak 71.4 milyon tl almaya hak kazandı. şampiyonluğun devamında devler ligi’ne doğrudan katılacak olmanın da müthiş bir bedeli olacak. galatasaray başkan yardımcısı refik arkan, geçtiğimiz günlerde fanatik’e yaptığı açıklamada, uefa’nın hak edişleri kısa süre içinde ödeyeceğini ve yaklaşık 40 milyon tl beklediklerini ifada etmişti. böylece kulübün kasasına yaklaşık 400 milyon tl tutarında sıcak para girmiş olacak.

    --- alıntı ---

    fanatik
  • 2271
    isterim ki devrimlere kaldığı yerden devam etsin. hatta ülkemizin değil dünya'nın örnek aldığı kulüp olsun.
    taraftarı ve yönetimi ile aynı hedefe kilitlensin, sorunları hızla görebilen ve düzeltebilen sitemleri olsun.
    yeni dünya düzeninde para lordlarının en büyük korkusu kontrol edilemeyen kahramanlardır.

    dünya'nın kahramanı olmalıdır galatasaray.

    bu kadar.
  • 2272
    az sonra paylaşacağım yazı 23 yaşına kadar hiç bir takım tutmamış olan sevgilimin kaleme aldığı şahane bir öyküyü içermekte. ben doğduğumdan beri galatasaraylıyım, bu dünyaya gözümü açtım sarı kırmızıyı gördüm. bu konuda evet çok şanslıyım. ama sevgilim öyle değil. o, şu zamana kadar hep nefret etmiş futbol muhabbetlerinden. ama işte bir gün o sarı kırmızı renkler o'nun da dünyasına giriyor. neyse lafı uzatmayayım. işte sevgilimin kendi ağzından hikayesi;

    "18 ağustos 2011. sevgilimin ve galatasaray’ın hayatıma girdikleri tarih. ben ki bu tarihe kadar ne bir futbol maçı izlemiş ne de bir futbol muhabbeti dinlemiştim. babam ve amcam fenerbahçe’yi tutarlar. onların dışında sülalede futbolla adam akıllı ilgilenen kimse yoktur. fanatik bir akrabam olsa -akrabalarla pek haşır neşir olmamama rağmen- öyle ya da böyle mutlaka haberim olurdu. babam ve amcam da öyle fanatik olmasalar gerek ki hafızama kazınan futbolla alakalı bir hadise yoktur. zaten öyle olsalardı muhtemelen biz üç kardeş fenerbahçeli olurduk. ama biz, sırf “hangi takımlısın?” sorusuna cevap olsun diye beşiktaş’ı tuttuk. neden fenerbahçe ya da galatasaray ya da başka bir takım değil de beşiktaş? bilemiyorum. beşiktaş hakkında hiçbir şey bilmeyen, takımın bir tek maçını bile izlememiş üç beşiktaşlıydık. üstelik kardeşlerimden bir erkek. hani erkekler futbolla, kızlara oranla daha ilgili olurlar ya, bir önceki cümlemin başındaki “üstelik” bu yüzdendi. anlayın işte futbolla ne kadar ilgisiz bir aileden, hatta sülaleden geldiğimi. (gerçi buna üzülsem mi sevinsem mi bilemedim. sonuçta işin ucunda fenerbahçeli olmak da vardı. allah korumuş.) ama şunu belirtmeden geçemeyeceğim; takımlarla en ilgisiz, alakasız olduğum dönemlerde bile sebebini bilmediğim bir şekilde galatasaray bana diğer takımlardan bir adım daha yakındı. şimdi düşünüyorum da, sanırım buna sebep galatasaray’ın renkleriydi. gariptir ki fenerbahçe’nin renkleri de bir o kadar itici gelirdi. fenerbahçe’ye karşı hep antipati duydum. bu takım, renkleriyle, taraftarlarıyla nedense çok “varoş” geliyordu bana. bunu birkaç kez dile getirerek babamı sinirlendirmişliğim de vardır. bu durum liseye kadar böyle devam etti. zaten saçma bulduğum beşiktaşlı olma durumu iyice gereksiz gelmeye başlamıştı. artık “hangi takımlısın?” diye soranlara “takım tutmuyorum.” diye cevap veriyordum. “beşiktaşlıyım.” cevabından çok daha anlamlı bir cevaptı bu. tabii herkes benim gibi düşünmüyordu. bu tavrımla, laf olsun diye beşiktaş’ı tutan kardeşlerimin ve laf olsun diye beşiktaş’ı tuttuğumu bilen diğer herkesin “dönek misin? insan tuttuğu takımdan vazgeçer mi? bırak ya…” tepkilerine maruz kaldım. tahmin edildiği üzere geldi geçti bu tepkiler. sonuçta beşiktaş’ı tuttuğumu söylerken de aslında takım tutmuyordum.
    ilerleyen zamanlarda fanatik birkaç tane insan tanıdım. bu insanların tavırları, anlattıkları ve savundukları şeyler o kadar saçma geliyordu ki bana. takımları için kendilerini paralamaları, galibiyetlere sevinçten, mağlubiyetlere üzüntüden ağlamaları… aklım almıyordu bu durumu. “tamam.” diyordum, “seversin, takip edersin, desteklersin, ama bu nedir arkadaş?” tüm hayatını tuttuğun takıma endekslemek durumunu ben hiçbir şekilde anlamıyordum. karşımdaki kişi bunu anlamamı sağlayacak konuşmalar yaptığında ise, o kişinin, tuttuğu takıma olan tutkusunu, o tutkunun boyutlarını görerek hayrete düşüyor ve daha da uzaklaşıyordum anlayış eşiğinden. daha da manasız geliyordu futbol sevdası, takım aşkı vesaire.
    evet, futbol konusunda ilgisiz ve de isteksiz bir insan olarak bu yaşa kadar geldim. yazımın başında belirttiğim tarihte hala hayatımda olan insanla birlikte olmaya başladık. ayrı şehirlerdeydik, sıkıntılı bir durumdu yani. kendisi takımına çok bağlı, takımına aşık bir galatasaraylıdır. bu durum ayrı şehirlerde olmamızdan daha çok sıksa da canımı, bir şey belli etmedim. her şey çok yeniydi çünkü. ama zaman geçtikçe onun galatasaray tutkusu beni aşırı derecede rahatsız etmeye başladı. defalarca tartıştık bu konu yüzünden. benim de galatasaray’ı sevmemi, kendisinin hissettiği şeyleri anlamamı istiyordu. bunun için uğraşıp duruyordu. bense, o böyle yaptıkça, zaten ilgisiz olduğum bu konudan iyice soğumaya başlıyordum. hatta bu soğukluk bir süre sonra nefrete dönüştü. defalarca “tamam, seviyorsan sev, ilgileniyorsan ilgilen, ama beni bütün bunlara dahil etmeye çalışma, bana bu konuyla ilgili şeyler anlatma, kısacası taraftarlığını bana yansıtma.” dememe rağmen, o “bir umut” diyerek bu çabadan vazgeçmiyordu. bir süre sonra ciddi tartışmalar yaşanınca, sırf bu tartışmaların son bulması adına galatasaray’la ilgilenmeye çalıştım. internetten takımın tarihini araştırdım, bu güne kadarki şampiyonluklarını, yenilgilerini okudum. takımın teknik direktörlüğünü yapanları, bu zamana kadar gelmiş geçmiş futbolcularını araştırdım, inceledim. bir şekilde olaya dahil etmeye çalıştım kendimi. özellikle, galatasaray’ın kuruluş yılları dikkatimi çekti. ali sami yen’in cesareti, hırsı, inancı beni çok etkiledi. önüne çıkan tüm engellere, emeklerini bir çırpıda yerle bir eden savaşlara rağmen vazgeçmeyişi, direnişi hayranlık uyandırdı bende. ama o kadar. hala takımına ölümüne bağlı bir insanın ruh halini, kafa yapısını anlayamıyordum. ali sami yen kalbime dokunmuştu, ama galatasaray hala sadece bir futbol takımıydı benim için. zorlamayla ancak bu kadar olmuştu işte.
    ilişkimiz başladıktan kısa bir süre sonra sevgilimin yaşadığı şehre yerleştim. artık istediğimiz zaman rahatça görüşebiliyor, eskisinden çok daha fazla vakit geçirebiliyorduk. bu, bir bakıma çok güzel, bir bakıma tahammül sınırlarımı zorlayan bir durumdu. çünkü sevgilimle daha çok vakit geçirmek demek galatasaray’la da daha çok vakit geçirmek demekti. tabii ki yine tartışmalar, kavgalar, küslükler… kendisi bir süre sonra çalışmaya başladı. çalıştığı şirket, çoğu şirket gibi, izin günlerini pazar olarak belirledi. bilindiği üzere play-off’un dördüncü haftada oynanan maçlar dışındaki tüm maçları hafta sonu oynandı. bu, benim için şu demekti: sevgilinle, play-off bitene kadar, hiçbir hafta sonunu istediğin gibi geçiremeyeceksin. zaten bu sevda canımı yeterince sıkıyordu, üstüne bir de bu eklenince işte kaçınılmaz son: her hafta sonu, özellikle pazar günleri ikimizin de burnundan gelir. yalnız bir tek hafta sonu hariç; 12 mayıs 2012 cumartesi’ni kapsayan, şampiyonluk maçının oynandığı, sezonun son hafta sonu.
    12 mayıs benim için dönüm noktası oldu. o günün sabahı içimde garip bir his vardı. o gün diğer günlerden çok farklıydı benim için. uyandığım andan itibaren aklımda akşam oynanacak maç vardı. ilk defa böyle bir şey yaşıyordum. sevgilim totem yaptığı için maçı izlemeyecekti. ben de aynı şeyi yaparak yaptığı toteme ortak olmak istedim. hayatımda ilk defa bir maçı izlemeyi bu kadar çok istememe rağmen izlemeyecektim. sevgilime günün başında “merak etme, şampiyon galatasaray olacak.” dedim. şaşırdı. çünkü ilk defa bir maç hakkında yorum yapmış, dahası bir şey hissetmiştim. o işteyken ben de ablamla birlikte bakırköy’e gittim. giderken, yol boyunca galatasaray’ın şampiyon olacağına dair belirtiler aradım, herhangi bir işaret bekledim ve gerçekten de aradığımı, beklediğimi buldum. o an kendi kendime gülümsedim. üstelik bunlar, gerçekleşme ihtimali çok düşük, saçma sapan belirtilerdi.  böylece bir kez daha emin olmuştum hislerimden.
    saat 19.00. maç başlamıştı nihayet. bu sırada biz de yemek yemek için bir mekana oturmuştuk. yemek yiyor, konuşuyorduk. ama aklım maçtaydı. yemekler bitti, arabaya binip yola çıktık. bakırköy sokaklarından geçerken, dolup taşan kafelerden, o kafelerin kapılarının önlerinden neredeyse sokağa kadar kuyruk olmuş, birbirlerinin omuzlarına tırmanarak maçı izlemeye çalışan taraftarlardan maçın durumunu öğrenmeye çalıştım. 0-0’lık beraberliği öğrenince rahatladım. bu halimle kendime ne kadar şaşırdığımı belirtmeme gerek yok sanırım.
    sevgilime geldiğimde maçın bitmesine çok az bir zaman kalmıştı. ekranda “galatasaray sözlük”, fonda “sensiz olmaz galatasaray”, sevgilim koltuğun tepesinde… “merak etme, sakin ol, şampiyon galatasaray olacak.” dedim bir kez daha. geçmeyen dakikaların, bitmek bilmeyen uzatmaların sonunda sözlükte o girdiyi gördük; “şampiyonuz!” çığlık çığlığa birbirimize sarıldık. hayatımda en mutlu olduğum anlardan biriydi o an. formaları giyip (bkz: sevgilimin birden fazla formasının olması) şampiyonluk kutlamaları için düştük yollara. önce taksim’e, sonra florya’ya… allah’ım her yer sarı-kırmızıydı. bu yaşıma kadar böyle güzel bir şeye şahit olmamıştım. florya tesisleri’ne yürürken yanımızdan geçen konvoylar, dalgalanan bayraklar, marşlar, tezahüratlar… herkes aynı amaç uğruna oradaydı. birbirlerini tanımayan yüzlerce insan aynı mutluluğu paylaşıyordu. ve ben de onlara dahildim artık. hayatımda ilk kez gördüğüm bu insanlar, sanki benim kardeşlerim, arkadaşlarım ya da bir şekilde hayatıma dahil insanlar gibiydiler. sırf aynı renkleri taşıyoruz, sırf aynı hedefe ilerliyoruz diye… insana böyle bir duyguyu başka ne hissettirebilir ki?
    ben şampiyonluğun kutlandığı o gece, artık bazı şeylerin asla eskisi gibi olmayacağını biliyordum. artık galatasaraylıydım. birinin zorlamasıyla değil, sevgilime yaranmak için değil, yaşanan tartışmalar son bulsun diye değil, sırf takım tutmuş olmak için hiç değil. içimde bambaşka bir kapı açıldığı için, o renkler kalbimi hızlandırdığı için, karşılıksız sevginin ne demek olduğunu anladığım, galatasaraysız geçen 23 yılın pişmanlığıyla kahrolduğum için…
    ben artık galatasaraylıydım. hayatıma renk gelmişti. (bkz: sarı-kırmızı) kendime inanamıyordum. kimse bana inanamıyordu. galatasaray’a bağlandığım o günü, “ya şampiyonluk kutlamalarını gördü ya, etkilendi işte ortamdan. ambiyanstandır o ambiyanstan, birkaç güne geçer.” ya da “trabzonspor’un şampiyonluk kutlamalarına katılsan trabzonsporlu olurdun, her takımda aynı etki.” gibi cümlelerle değerlendirdiler. ama öyle değildi işte. öyle olmadığını çok iyi biliyordum. o kutlama başka herhangi bir takımın olsaydı, her yanı sarmış o iki renk beni asla “sarı-kırmızı” kadar heyecanlandıramayacaktı.
    yaşadığım heyecanı, hislerimi, bu değişimi kimsenin anlamasını beklemiyorum. kendilerine göre haklılar çünkü. ben de bir zamanlar öyle olduğum için anlayabiliyorum onları. zaten bu çok tuhaf, anlaşılması, kabul görmesi zor bir durum. 23 yaşıma kadar futbolla zerre kadar alakadar olmamış, alakadar olanları anlamamış, fanatik taraftarları “sizin bu hayatta yapacak daha önemli işleriniz yok mu?” mantığıyla kınamış, kısacası futbolun f’sini hayatına sokmamış ben; şimdi, çocukluğundan beri galatasaraylı olanları, galatasaray’ın hiçbir maçını kaçırmayanları, haklarında “o tam bir galatasaray aşığıdır, galatasaray onun en büyük tutkusudur.” gibi tanımlar yapılan insanları kıskanıyorum. ne yazık ki zamanı geriye almam, geçmişe dönüp doğuştan galatasaraylı olmam mümkün değil. ama şundan eminim; hayatımın geriye kalanında, çok ciddi bir hastalık ya da ölüm gibi ekstrem durumlar olmadığı sürece, galatasaray’ı düşünmediğim, okumadığım, izlemediğim ya da konuşmadığım bir tek gün bile olmayacak. ben tuttuğu takım hakkında bir şey bilmeyen, maç değerlendirmeleri galibiyetlerde; “süper oynadık, nasıl da yendik ama!”, mağlubiyetlerde; “hakem hakkımızı yedi ya!” gibi cümlelerden ibaret olan bir taraftar olmak istemiyorum. olmayacağım da. takdir edilmek için değil. sevdiğim, değer verdiğim, peşine düştüğüm bu takımı tanımak, galatasaray taraftarı olmanın hakkını verebilmek için… neyse ki hem galatasaray’ı hem de futbolu çok iyi bilen bir sevgilim var. üstelik bana bu konu hakkında bir şeyler öğretmeye çok meraklı. ben öğrenmek, o öğretmek istedikten sonra hayat bize güzel. 
    sevgilim; beni galatasaray’la tanıştırdığın ve o şampiyonluk kutlamalarına götürdüğün için sana minnettarım. bu zamana kadar, bu konuda sana kızdığım, seni üzdüğüm her gün için ayrı ayrı özür dilerim senden. ve şunu da bilmeni isterim ki; sen fenerbahçeli olsaydın ve bu sene şampiyon fenerbahçe olsaydı, seninle o kutlamalara giderdim, ama o kutlamalardan asla bir fenerbahçeli olarak dönmezdim. iyi ki galatasaraylısın, iyi ki galatasaraylıyım. sizi seviyorum."

    işte 12 mayıs şampiyonluğunun sıradan bir şampiyonluk olmadığının bende ki kanıtı. hayatımın bana en güzel gününü yaşatan sevgilime ve galatasaray'ımıza çok teşekkür ediyorum. huzurunuzda sevgilimi ve galatasaray'ımızı çok sevdiğimi söylemek istiyorum.
  • 2273
    daha 5-6 yaşlarındayken dayımın anlattığına göre ailem ve çevremdeki tüm arkadaşlarımın bir hagi formasına taraftarı olduğu benim ise koşulsuz şekilde taraftarı olduğum, türkiye'nin en en en asil kulübü.

    hayır 5-6 yaşlarındayım, hatırlamıyorum da dayım söylüyor. hangi kafayla yapmışım hiç bilmiyorum ama belli ki kan çekmiş. o yaşlarda bir çocuk koşulsuz bir şey yapıyorsa kesinlikle ya hoşuna gittiğindendir ya da çok sevdiğindendir. bu da böyle olmuştur herhalde.

    fark eder mi? galatasaray benim galatasaray'ım...
  • 2274
    tarifini, tanımını yapmakta en çok zorlandığım kelimedir. zira dışarıdan bakıldığında fanatiksin sen, aman ne kadar da abartıyorsun gibi görece gerizekalı tanımlamalara maruz kalıyor insan fakat durum bunların çok ötesinde. burada duygusal olmaya çalışmayacağım, zaten olamam da. çünkü şuraya yazdığım kelimeler arkadaşlarla izlediğim maç gibi. içimdekileri bilmez kimse. yansıtamıyorum. bundan dolayıdır ki maçları tek başıma izlemeye özen gösteririm. neyse kendimi bildim bileli en sevdiğim özellik galatasaraylı olmak. başka da tanımı yok sanırım.
  • 2275
    lise çağlarında iken, başta rahmetli baba annesi olmak üzere evdeki tüm saç örgüsü bilen bireylerin eline; ablasının iş yerinden getirmiş olduğu konfeksiyon iplerini vererek sarı kırmızı örgü yapmasını istemiş, daha sonra bunları maç öncesi satarak bilet parası almış ve içeri girdikten sonra maç başlayınca yaktığı küçük bir kıvılcım meşalesi ile polise yakalanıp, botundan çıkardığı bozuk paraları cebine dolduran ve akabinde polise enselenince nedir bunlar ? sorusu ile karşılaşan, paralar sende kalsın yeter ki maçı izleyeyim nidaları ile polise yalvaran deli divaneleri içinde barındıran aşk-ı dergah.