• 358
    mutluluktan uçalım biz lafının belki de en çok bünyeye dolduğu maçlardan biri. en birincisi. ne bileyim işte; üzerinden iki sene geçti hala rüya gibi geliyor.

    #1935406 numaralı entry'de yer alan enfes yazıda dediği gibi, 2000 lerin başında bir çocuğun basketbolda da galatasaraylıyım diyebilmesi zor bir hadiseydi. hastalık bütün vücudumuzu kaplamıştı oysa ki, sarı-kırmızı varsa ötekilerin üstü bir kalemde çizilirdi. tabi kıbrıs'ta yaşamak da olayın ayrı bir boyutu. internet dediğin şey 2-3 televizyon kanalının sitesinden, ancak "istanbuldakilerin" bilebildiği birkaç forumdan ibaret. televizyondaki, 65 saniyesinin 63 saniyesi futbol haberi içeren spor(!) bültenlerinden ötesi çok marjinal bilgi o yıllarda. doksanlara dair orhun ene'nin coştuğu(yani umarım öyledir) bir fener derbisi dışında tek bir kare yok galatasaray basketbolu hakkında hafızamda.

    benim taraftarlık ömrümün dönüm noktası 2002-2003 sezonudur. hani böyle sokakta saç-sakal karışmış şarapçılara, kör bir sokak köşesinde gizliden "otlanan" bir keşe, evini barkını masada bırakmış kumar bağımlılarına sorarlar ya "baba sen nasıl bulaştın bu işlere" diye. aşağı yukarı o derece bir dönüm noktasıdır. tam vücuttaki galatasaray enfeksiyonun doruğa çıktığı o sezon trt basketbol maçlarını yayınlamaya başlıyor. abdi ipekçi, haldun alagaş, ahmet cömert gibi isimler ekleniyor hafızaya; bir de meşhur jason robert koch... *

    evimize lig tv geliyor bir şekilde o sezon, galatasaray dergisi gibi bir nimet çıkmış, internet gümbür gümbür gelmeye başlıyor. hafızadaki marjinal bilgi(!) içeriği de artmaya başlıyor. bir kadın basketbol takımının varlığından da galatasaray dergisi sayesinde haberdar olunuyor, ayın ilk günü koşa koşa gidip alınan dergideki "branşlarda geçtiğimiz ay" köşesinden ibaret tanışıklığımız...

    yıllar geçiyor, ergenlik vuruyor falan. yıl oluyor 2005. bir akşam yine haber bültenlerini izlerken görüyorum onları. bir soyunma odası, bir banka çökmüş bir iki idareci, dizlerine kapanmış yerlerde hüngür hüngür ağlayan kızlar. altta da kocaman "yüzüncü yılda küme düştüler" ibaresi. idrak etmek güçleşiyor. o gün bu takım da ayrı bir saplantıya dönüşüyor, "galatasaray" olmasından öte bir hikayesi daha oluyor... fenerbahçe'nin o sezon avrupa kupasını son maçta kaybettiğini ise yıllar sonra falan öğreneceğim...

    bölgesel lig bizim monşerlere de ağır geliyor belli ki, sezon sonu geri dönülüyor. bir sezon+16 dakikanın sami yen'deki rize maçında sahaya inip onurlandırılıyorlar. 2006-2007 sezonu yeni bir habitat'a uyum sağlama süreci olduğundan bende çok bir kaydı yok. 2007 yazı da hayattaki dönüm noktalarından biridir, sabahın üçünde bile uyanıp entry giren bu türe dönüştüğüm sürecin yaşandığı dönemdir. tam o sıralarda sitede bir toplu imza fotoğrafı düşüyor "gümbür gümbür geliyoruz" temalı gaz bir haber yazısıyla birlikte. isimler araştırılıyor, lan hakikaten güzel takım. tabi bi de imza atanlardan birinin kardeşi sandığım kısa saçlı biri var, onun hikayenin geri kalan kısmındaki rolünden de haberdar değilim*...

    kulüp kanalları açılıyor o dönemde. amatör branş maçları yayınlanmaya başlıyor. bu arada yılların özlemi "ua-üni" dönemi başlıyor şahsi kariyerimde. bilgi&algı körüne kadar açılıyor tabi. tarihin belki de en güzel kupasız sezonu 2007-2008'in tadı damakta kalıyor. yarı finalde kaybedilen avrupa kupası, ligde 3-2 ile fenerbahçe'ye verilen final serisi falan sonucu değiştirmiyor. bu takımla da kopmaz bir bağ kurmayı başarıyor hastalıklı bünye. ertesi sezon cumhurbaşkanlığı kupası ile açılıyor, "hakettiğimizin peşindeydik" diyen kısa saçlı da camianın göz bebeği oluyor. sonra bizim sözlük açılıyor, sahiplenilen bir sokak köpeği evini ne kadar sahiplenirse o kadar yerleşiyorum oraya. hikayenin bundan sonrası hepimiz için bildik.. sezon sonu kupa kalkıyor, birkaç sezon önce küme düştü diye hıçkıra hıçkıra ağlayan hallerini görüp takıldığım takımın avrupa kupası kaldırması bünyeyi sapıttırıyor. "o sene bu sene mi" derken bağlar kopuyor, parçalanıyor. gözlerden süzülen yaşlarla birlikte o kupa gidiyor...

    sonra gel-gitler yaşanıyor. saçma sapan işler, düdükler... sürekli birşeyler eklenen ama her seferinde bir yerleri eksik kalan(ya da eksik bırakılan) bir yemek tadı veriyor. sonra işte o sezon geliyor, 2007-2008 ruhu kapıdan usulca süzülüyor. hani bizim meşhur saplantımızdır ya "ruh çağırma seansları". okul nihayet bitiyor bu arada, akademik takvimle senkronize edilmiş biyolojik saat sapıtıyor boşluğa düşünce. tam o sıralarda final eight geliyor. her sene sınav dönemleri yaşanan fikstür azizliğinden eser yok tabi. bir de totem hastalığı var tabi. babamın izlediği maçları bir şekilde kaybediyoruz, tescil ve tespit ediliyor. adamcağızın kabahati yok aslında ama...

    grup maçlarındaki acabalar, ekaterinburg maçı sonrası iyiden azalıyor. top havaya atılıyor ve maç başlıyor. takımlar devre arası için içeri girerken acabalar minimuma inmiş durumda. devre dönüşü üçüncü periyot, özellikle caferağa derbilerinden korkulu rüyamız. yürekler sıkışıyor, fark kapanıyor, derken çooook uzaklardan iki üçlük geliyor. gözlerden yaşlar süzülüp eller havayı yumruklamaya başlıyor. taraftarlık durumu benim ters simetrim olan kardeşim bile kanepede takla atıyor. maç bitiyor, ekranın altında yine bir alt yazı geçiyor; galatasaray avrupa şampiyonu diyor...

    bütün bu ağdalı yazının içine edecek belki ama salak salak ekrana bakılıyor boş sırıtmalarla. olayın farkına varılan an ise #10'un ekranda görüldüğü an oluyor. nemlenmiş gözlerinin içindeki pırıltı 55 ekrandan bile seçiliyor "kariyerim boyunca tek bir şey dileme hakkım olsa bu anı dilerdim" diyor. o dakika film kopuyor, birkaç gün sonra güç bela yerine geliyor...

    ulan gaassaray......
    ulan! anlatacak o kadar çok hikayem var ki gaassaray!