• 4
    jupp derwall'in türkiye anıları kitabından....

    --- alıntı ---
    ''kendi yaşındaki bir çok delikanlı gibi onun da kalbi sırf futbol icin atiyordu. ama bir gün antremanda, tam oyunun ortasında duruverdi. bir daha atmamak üzere duruverdi. ayagındaki top, bir gün gercekleşecegini umdugu rüyalarından yuvarlana yuvarlana uzaklaştı.''

    o günü hic unutmayacagım. bir salıydı.
    bütün galatasaray dursun adındaki oyuncusu icin yas tuttu. büyük bir aile gibi, kulübün üyeleri onun anısına tabutun başinda nöbet tuttular. genc takımdaki arkadaşları onu kulüp binasindan caddede bekleyen cenaze arabasına kadar sırtlarında taşıdılar. tabut oradan camiye götürüldü.
    ailesini bir parca olsun avutmaya calıştım. annesi elimi sıkıca tuttu, bana sarıldı ve teşekkür etti. ikimiz de söyleyecek başka söz bulamamıştık. acımız öylesine büyüktü. arkasından bir kac adım daha yürüdük, sonra onu ulu tanrı'ya emanet edip yalnız bırakacaktık. büyük bir kalabalıgın toplandıgı şişli camisinin avlusunda onu ugurladık. ''hoşca kal genc dostum. yine görüşecegiz''...

    florya'daki tesislerde,ön taraftaki cim sahada calişiyorduk. gökyüzü kül rengiydi, puslu ve bulutlarla örtülü. hic de güzel bir hava degildi. buna karşin bizim havamiz iyiydi. antremana başlayalı yarım saati gecmişti. soluk alma sesleri, bagirmalar, gol atınca atılan sevinc naraları artmıştı.
    cabukluk antremanı yapıyorduk. bu arada ayakta kalma gücü ve dayanıklılık da ölcülüyordu. programa göre önce yüksek tempolu koşular yapılmıştı. sonra butun saha boyunca koşarak kısa pas calıştık. oyuncular hem kısa, hem de uzun mesafelerde en yüksek tempoyla koşacaklardı. amac; gerekli hızı tutturabilmek, topa tam zamanında yetişebilmek ve hareketi ceza sahasında kaleye şut cekerek tamamlayabilmekti
    yanımızdaki sahada, eski bir milli futbolcu olan bülent 16-18 yaş arasındakilerden kurulu bir takıma antreman yaptırıyordu. bütün tesislerde hareketli bir gün yaşaniyordu. biz de bir yandan galatasaray'ın genclerini, gelecegin oyuncularını seyretmekten kendimizi alamıyorduk.
    her zaman oldugu gibi kenarda seyirciler de eksik degildi. onlar da artık antremanın bir parcası haline gelmişlerdi. zaten taraftarı göz ardı etmek olmazdı. cünkü onlar takıma motivasyon ve destek saglıyolardı.

    a ve genc takımları antremanlarını aynı zamanda bitirirlerse o güzel, bakımlı kücük sahamızda aralarında mac yaptırır, böylece antremanda ögrendiklerini gercek oyun ortamında uygulama olanagı bulmalarını saglardım.bunu her iki üc haftada bir tekrarlardım ve oyuncuların normal antremanın üstüne yaptıkları bu gercek maclardan büyük zevk aldıklarını bilirdim.
    kadroları genellikle yedişer kişilik gruplara bölüp oyle oynatirdim. sahamizin büyüklügü 40x70 metre oldugu icin takımları daha kalabalık tutamiyordum. amac cabuk ve ayaga oynamakti. topu uzun süre ayakta tutmak ve fazla dripling yapmak yasakti.takımların biri kurallara uymayınca top diger takima geciyordu.
    o bulutlu ogleden sonrada da galatasaray'ın florya'da ki tesislerinde durum her zamanki gibiydi. ilk iki takım arasindaki mac başariyla tamamlanmiş, oyuncular evlerine gidip ailelerine kavuşacak olmanın sevinciyle soyunma odasına yönelmişlerdi. ben de karima akşam dişarida yemek yeriz diye söz vermiştim. deniz kıyısına , yeşilköy'de balıkcı hasan'a giderdik. istanbul'un en iyi balık lokantalarından biriydi. kırmızı biberli karidesle bir kadeh şarap ya da rakı icer, kalkan ya da lüfer yerdik.

    birden bire karşima orta saha oyuncum arif dikildi. sanki yerden bitmişti.antremanın başindan beri ortada yoktu. her zaman oldugu gibi bu kez de gec kalmişti. bir sürü mazeret sıralamaya koyudu. ben de lafı fazla uzatıp vakit kaybetmemek icin kabul ettim.
    günün son macını oynayacak iki takım da ellerinden gelen en iyi bicimde oynamak icin hazir bekliyordu. birincilerin amacı önümüzdeki şampiyonluk macında takıma alınmak, ikincilerin ilerisi icin göze girmekti. uzun bir antremanla gecen günün sonunda hepsinin de şanslarını zorlamaya hazir oldugunu görüyordum.
    citin öbür yanındaki genc takım antrenörü bülent'e seslenerek bana bir oyuncu daha göndermesini söyledim. takımların eşit olabilmesi icin arif'in karşisina da bir oyuncu alınması gerekiyordu. bülent genc takimdan birisini secerek yolladı. gelen genc; dursun'du... her zaman mutlu ve keyifli görünürdü. şimdi de takımın yıldızları ile oynayacak olmaktan da cok memnun oldugu acikti.

    düdük calarak oyunu başlattim. bu kez macta hız cok daha büyük bir rol oynayacaktı. takımlar sekizer kişilik oldugundan oynama alanı da kücülmüş, topu ayagında bulunduran oyuncunun gerek hareket alanı gerekse oynama zamanı azalmişti.
    daha on dakika bile gecmemişti ki olanlar oldu. savunma topu orta sahanın üzerinden ileriye, dursun'a uzatmıştı. rakip bir durakladı, sonra topu ıskaladı. dursun kaleye dogru atak yaptı. ayagında topla koşarken bir yandan da kendisini destekleyecek bir orta saha oyuncusu arıyordu.

    birden koşması yavaşladı, kontrolünü kaybetmişti. hareketleri yuvarlanır gibiydi. dengesini bulmak ister gibi kollarını salladı, kim bilir belki de yardım istiyor, korkuyla seslenmeye gayret ediyordu.
    ben donup kalmiştim. sanki birisi dipsiz bir kuyuya düşüyordu. kötü bir şeylerin oldugunu anlamıştım. yerde yatmakta olan ve hic bir yaşam belirtisi göstermeyen delikanlıya yardım etmek icin yerimden fırladım.
    masörümüz mehmet'e dogru koştum. o da kötü bir şeyler oldugunu anlamıştı. ben yanlarına vardıgımda mehmet, kendisinden gecmiş, hareketsiz yatan dursun'un yanında diz cökmüştü. dursun'un gözbebekleri donup kalmişti. hicbir şey algilamadıkları belliydi. mehmet onun bogulmasını önlemek icin gırtlagına dogru kacmiş dilini önce cekmeye calişiyordu. ben nabzını duymayınca ellerimle gögsüne bastırarak kalp masajı yapmaya başladım.
    ama kalpte bir hareket yoktu. vucudu hareket etmeden cansız gibi öylece yatiyordu. cevremize birikmiş oyuncuların yüzünden duydukları dehşet okunuyordu. herkes yardıma hazırdı, hepsi ellerinden geleni yapabilmek icin yaklaşmişti. oyunculardan ikisini doktor cagirmaya ve ambulans bulmaya yolladık. endişeyle dursun'un baygınlıgının sona ermesini bekleyerek gayretlerimizi sürdürüyorduk. her saniyenin önemi vardı.
    mehmet'le ikimiz devam ettik. bu genc vucudun yeniden nefes almaya başlamasini saglamaya hayat öpücügüde yetmedi. genclerden birsi yanına diz cöktü, agzı ve soluk borusu serbest kalsın da kalbi yeniden kan pompalamaya başlasın diye başını yana cevirdi.

    ambulans hala gelmemişti. hicbir zaman böylesine öfkelenmemiştim. en gerekli oldugu zaman hicbir şey calişmiyordu. eşgüdüm diye bir şey yoktu, hic bir şeye hakim olunamıyordu. ''bir şey zamanında gercekleşirse rastlantıdandı''
    .
    elimden başka ne gelirdi? aklıma antreman sırasında citin arkasinda, ilerdeki evlerin yakınında bekleyen polis arabası geldi. allahtan hala oradaydı. fırlayıp koştum, bu en son kurtarma umuduydu. polislere acele yardım gerektigini hangi dilde anlattım bilmiyorum ama hemen fırladılar. arabaya binip sahanın cevresinden dolaştılar, kulübün arka kapisindan gecip dursun'u en yakin hastaneye goturmek icin yanımıza geldiler.
    dursun'un nabzı hala duyulmuyordu. kalbini caliştirabilmek bir daha icin her şeyi denedik. gögsüne kısa aralıklarla bastirarak yeniden masaj yaptık. birden bire kalp yeniden atmaya başladi ama cok yavaşti.
    icinde bir doktor ve gerekli donanım bulunan bir ambulans hala ortada yoktu. polisler telsizle arayarak hastanelerden biriyle baglantı kurmaya ve bir ambulans saglamaya calişiyorlardı. oksijen ve kalbi destekleyen ilaclar olmadan dursun'un durumunun düzelme şansi yoktu. polisler onu arabalarıyla bakırköy'e hastaneye götürmeye hazırdılar. biz de bu riski artık göze almıştık. yoksa burada cimenlerin üstünde yatmaya devam ederse onu kaybedecegimiz kesindi. yeter ki bir mucize olsun.. bülent'le mehmet polis arabasına binip birlikte gittiler ve yol boyu, doktorlar müdahale edene kadar dursun'u yaşatabilmek icin hayatlarının mücadelesini verdiler.

    ama başaramadılar.. dursun hastaneye 300 metre kala pes etmiş, hocası bülent'le masör mehmet'in kollarında son nefesini vermiş.biz hepimiz bu gencin ölümü karşisinda caresiz orada kalakalmiştik. ben bir cenaze töreninde daha önce hic bu kadar perişan insan görmemiştim. kimse böylesine sevilen bir insanın yok olup gittigine inanamıyordu.
    ben de düşüncelerim arasında kaybolmuştum. aklıma antrenörlük yaşamımın ceşitli dönemleri, cocuklarım patrick ve manuela geliyordu. manen tükenmiştim. bir yıl daha sabretmem gerekti. ikinci kez şampiyon olmak istiyorduk.

    hemen hemen otuz yıldan beri genc insanlarla birlikte iyi zamanlar da kötü zamanlar da gecirmiştim. birlikte zaferleri tattıgımız kadar yenilgileri, haksızlıklarıda yaşamiştik. bu dünyadaki bütün şampiyonlukları, bütün galibiyetleri, en parlak zaferleri seve seve verirdim. yeter ki bu delikanlıyı, dursun'u geri alabileyim...

    bu kitabı dursun'a adamak istiyorum. o bana hayatımda ne kadar güzel yıllar gecirdigimi hatirlattı. ne kadar şansli oldugumu, futbolun hayatım boyunca neler kazandırdıgını.. yazık ki bunların bir coguna o erişemedi..

    ''ve futbol topu, onun bir gün gercekleşecegini umdugu hayallerine carpıp yıktı. uzaklara dogru yuvarlanıp gitti....''
    --- alıntı ---
  • 8
    o dönem kadıköy ticaret lisesi'nin 5-a sınıfında okumaktaydı. babası ziya özbek, cenazesinde yaptığı açıklamada: ''galatasaray'ın şampiyonluğu çok arzu ediyordu. hep galatasaray'dan söz ederdi. onun uğruna öldü'' diyerek gözyaşı dökmüştür. annesi mahi özbek ise tabutuna sarılarak ''dursuncum bak arkadaşların senin için ağlıyor, şimdi onları yalnız bıraktın'' diyerek feryat etmiştir.

    gece gece akla düşen... ruhun şad olsun.
  • 14
    1970 yılında doğan ve 9 aralık 1986 günü sadece 16 yaşındayken; florya'da antreman sırasında kalp krizi geçirip hayatını kaybeden oyuncumuzdur.

    sanırım derwall türkiye anıları adlı kitabında ondan bahsetmiştir.

    işte hayat bu kadar acımasız.
    kimi dinazor ve kan emiciler upuzun yıllar yaşarken, böyle gencecik fidanlar solup gidiyor.
    toğrağı bol olsun tekrardan.