• 1828
    ali şen 1995-1996 sezonunda şampiyon olduktan sonra 7 yıllık kötü seriye son vermişti. zaten taraftarın “ali şen başkan fenerbahçe şampiyon” tezahüratlarının sebebide buydu. o gelecek ve şampiyon olunacaktı.

    fenerbahçe ama bilerek ama bilmeyerek 3-5-2’nin karşısına (o günlerde dünyadaki hakim yapı 3’lü savunmalardı ve ülkede neredeyse herkes 3’lü oynuyordu) net üstünlük kuracak tek yapıyı 4-4-2’yi çıkarmıştı. carlos alberto parreira’nın alametifarikası olan bu sistemde fenerbahçe uche - högh tandemi ile şampiyon olduğunda herkes bir seri yakalayacağını düşünüyordu.

    carlos alberto parreira şampiyon olduktan sonra takımdan ayrılıp yerine vatandaşı lazaroni’yi önerince fenerbahçe onu takımın başına getirdi ve sisteme devam etmeyi tercih etti. ancak fatih terim’li galatasaray son derece acı bir şekilde şampiyon olunca işler değişti.

    ali şen’in başkanlığı bitecekti ve yerine ali şen’in yakın dostu aynı zamanda kulübü iyi bilen, ali şen’in desteğini arkasına almış vefa küçük’ün geçeceğini düşünüyordu herkes. o günlerde fenerbahçe’de listeler ayrı, başkanlar ayrı yarışırdı.

    vefa beyin listesi seçilirken başkan bir oy farkla aziz yıldırım olmuştu. sandıklar tekrar sayıldı ve yine sonuç değişmedi. aziz yıldırım başkan vefa beyin listesi ile koltuğa oturdu.

    aziz yıldırım hırslı bir insandı. 1998’in şubat ayında başkan seçilince hemen kolları sıvadı ama bazı sorunlar vardı. kulübün geliri düşüktü. istediği, hayal ettiği fenerbahçe’yi oluşturabilmesi için yeterli parası yoktu. avrupa’yı örnek aldı ve insanların maça gelmesi için uygun ortamın oluşması gerektiğine inanarak en iyi bildiği işi yaptı ve betona yatırıma başladı.

    1999 yılında stadın tribün tribün yıkarak olduğu yerde yenileme işlemine başladı. sonrada asıl planına geçti…

    ayrı ayrı fikirlere sahip bir grubu, bir zümreyi bir araya getirmenin ve de onlara hükmetmenin yolu bir düşman yaratmaktır. çünkü her kahraman arayışı bir düşmanla başlar. o düşmanın adı da “galatasaray” dı. stadın bitmesiyle birlikte başlayan ve 2011’e kadar süren sürecin fitilini ateşledi aziz yıldırım.. kazanırsa ben kaybederse galatasaray yüzünden ilkesi ile yönetimi bu mantığa göre dizayn etmeye başladı. ya bizdensin ya da değilsin… ne kadar tanıdık değil mi? bu böl parçala yönet stratejisinin bir ürünüydü. aziz yıldırım amacına ulaşmıştı. özellike denizli faciası sonrasındaki süreçte net bir düşman yaratmıştı. "ülkeye şikeyi galatasaray getirmişti"... çok yüksek sesle, bağır bağıra bunu söylüyordu her yerde. bu düşmanla savaşmak için daha güçlü olmak gerekiyordu. daha güçlü olmak içinde para lazımdı.

    aziz yıldırım artık ülkeyi bölmüştü. ya sarının yanında kırmızı olacaktı yada lacivert…
    sloganlar, bağırmalar, suçlamalar.. her şey ama her şey daha fazla kombine, daha fazla forma satışı, daha fazla para içindi.. aziz yıldırım hırsları uğruna iki ebedi dostun dostluğunu bir daha düzelmemek üzere bitirmişti. çünkü normal şartlarda ortada bir düşman yoksa ne iktidarda kalabilirsiniz nede insanlar size para verir. çünkü o para korunmak ve kollanmak içindir en nihayetinde. madem düşman var bize silah al... savun bizi demektir... ayrıca düşman yoksa başarısızlık sorgulanır.. iktidarı kaybedersiniz ama düşman varsa bu sorgulanmaz dış mihrakların suçudur dersiniz ve keyfinize bakarsınız...

    aziz yıldırım ve yönetimleri de bu taktiği kullandılar. kazanamadıkları zaman çamur attılar, tesadüftür dediler, kazandıkları zaman ise biz kazandık! sürekli ama sürekli konuştular. düşmanlığı ve nefreti körüklediler. sonunda türk sporu iki takımın rekabeti üzerine dönmeyi bırakıp iki takım arasındaki nefrete bağımlı hale geldi. gazeteler, televizyonlar, yorumcular daha çok takipçi, daha çok reyting uğruna bunu körüklediler. sahte transfer haberleri yaptılar ki çalım denebilsin. koca manşetler attılar... sonunda aziz yıldırım kadar bu nefret ateşinin altını basında körükledi. yaşanan her korkunç olayın, edilen her hakaretin, oynanamayan her maçın sorumlularından biride basındı.

    yapılan transferler, alınan oyuncular, gözünü kırpmadan ödenen astronomik bonservisler, rakip takımların elinden alınan hatta başka takımın formasını giymişken araya girip transfer çalımı atmalar… bunların tamamı taraftarın gözünü boyamak içindi. bir nevi “paranız boşa gitmiyor” diyordu aziz yıldırım. ama yıl 2018’e geldiğinde görüldü ki kazın ayağı öyle değilmiş. ama o günlerde para çok gibiydi. herkesi satın alabilir havası yaratılmıştı. çünkü her şey gizli kapılar ardında yapılıyordu.

    her sene dernek borcunu ayrı zamanda a.ş.’nin borcunu apayrı bir zamanda açıklıyordu aziz yıldırım. bunun nedeni hep borcun düşük görünmesiydi. galatasaray borcunu açıklarken fenerbahçe onun 4’te 1’i gibi görünen dernek borcunu açıklıyor ve sonrada manşetleri “galatasaray batıyor haberleri süsülüyordu”. aziz yıldırım amacına ulaşıyordu. galatasaray fakir ama fenerbahçe zengin takımdı.. sonunda ona körü körüne inanan bir kitle yaratmış, açıklamadığı transfer maliyetleri ve sanki hiç vergi indirimi almamış gibi yaptığı açıklamalarla birlikte (özellikle vergi konusunu sürekli gündemde tutarak) nefreti dahada körükleyerek, para toplamaya devam ediyordu. artık ortada apaçık yalan söylenen bir de yetim hakkı meseleside vardı. galatasaray, fenerbahçe'nin hakkını yiyor, şike yapıyor bu da yetmiyor birde yetim hakkı yiyordu. bunu söylemesinin nedeni ekonomik olarak kötüye gitme, biz tüm sorumluluklarımızı yerine getiriyoruz ama galatasaray getirmiyor algısı yaratma ve dahası fenerbahçe üzerinde aziz yıldırım ve onun kurmaya çalıştığı korku imparatorluğu nedeniyle oluşan nefretin galatasaray üzerine yönlendirilmeye çalışmasıydı.

    sonra 2011’de biri çıktı karşısına. ülkedeki hemen hemen herkese bir şekilde boyun büktürebilirdi ama ona bunu yapmak zordu. çünkü onun yatırımları ülke içinde değildi. galatasaray 34. başkanı olarak ünal aysal’ı seçmişti. aziz yıldırım’ın kurduğu küçük korku imparatorluğunda bir delik açılmıştı açılmasına ama bambaşka bir şey oldu. herkesin beklentisi iki başkanın güç savaşları olacaktı ki türk futbolunun belkide en büyük olayı gerçekleşti. 3 temmuz süreci

    bir gecede her şey değişivermişti.

    aziz yıldırım tutaklanırken, ünal aysal aradaki nefreti körükleyecek ama bunu yaparkende son derece avrupai bir hava takınacaktı. açıklamalar, resmi siteden yazılar, neler neler… ünal aysal yumuşak karnı bulmuş ve oradan yükleniyordu. uefa’nın duruma el atması sonrası “bu ateş üfleyerek sönmez” metni ile galatasaray taraftarının gönlünde taht kurarken nefreti körükleyen (haklı olarak) bu kez sarı kırmızı renkler olmuştu.

    bu duruma rağmen aziz yıldırım kamuoyundan destek alamıyordu. çünkü, kurduğu o korku imparatorluğu o kadar antipatik bir hal almıştı ki kimsenin sevmediği, herkesin nefret ettiği bir takıma dönüşmüştü fenerbahçe. hangi stada gidilirse gidilsin hoş karşılanmıyordu rakip taraftarlar tarafından. “fenerbahçe cumhuriyeti” gibi bir söylemle yola çıkıp “siz hepiniz ben tek” derseniz sonunda bu karşılık bulacaktır. buldu da…

    ünal aysal şike üzerinden yüklenirken, sportif olarak fatih terim tercihi ve kurulan kadro ile ünal aysal büyürken aziz yıldırım küçülüyordu. elinde kalan tek şey galatasaray nefretiydi artık. bu sırada sürü psikolojisi ile hareket eden fenerbahçe taraftarı dönüp arkasına bakmadı. 1998’de aziz yıldırım görevi devralırken 13-11 şampiyonluk sayılarında üstün olan fenerbahçe onun görevi bıraktığı zaman 21-19 geriye düşmüştü. bu sezonla beraber fark 3 şampiyonluk oluvermişti. tüm başkanlığı süresinde 22 galatasaray kupası görürken kendisi sadece 11 kupa alabilmişti. üstelik bu kupalaradan ikisi avrupa kupasıydı.

    3 temmuz sürecinde kulübün arkasında durdu fenerbahçe taraftarı. oysa aziz yıldırım “şike yaptıysam fenerbahçe için yaptım” demiş, dönemin teknik direktörü aykut kocaman “herkes hız yapıyordu radar bize tutuldu” diyerek olayı kabullenmişti. kimse tapelerin sahte olduğunu söylemedi. aksine kabul etti… fenerbahçe taraftarı ise aziz yıldırım’ın peşinden gitti. çünkü, aziz yıldırım bir kahramandı. galatasaray’a karşı onları koruyan, kollayan, gözetleyen biriyidi. cumhuriyetin son kalesiydi fenerbahçe. belkide sırf bu yüzden ittihat ve terakkici başkanlarını gizlemeye bile çalışmışlardı. fenerbahçe taraftarına su yerine kum verdi aziz yıldırım ve fenerbahçe taraftarı düşünmeden kumu içti. çünkü su ile kum arasındaki farkı bilmiyorlardı.

    fenerbahçe taraftarı su ile kum arasındaki farkı 2018’deki kongrede anlamıştı anlamasına ama asıl yazının konusu olan ali koç’u seçerken “nefret dili” yerine “sevgi dilini” tercih etmeleri umut aşılamıştı hepimize.

    ali koç ise aziz yıldırım’dan öğrendiği, onun tedrisatından geçen herkesin yaptığını yaparak başarısızlığı kabullenmek yerine taraftara bir düşman verdi. hemde 3 ayda...

    o düşman tabi ki yine galatasaray’dı.
    seçim kampanyası süresince sevgi, dostluk, kardeşlikten bahseden harvard üniversitesi mezunu başkan sorunlarla yüzleşmek yerine, yerdiği, defalarca bu yüzden suçladığı aziz yıldırım’ın planına döndü.

    the american president filminde bir sahne vardır ki dünyanın her yerinde siyasi işleyişin aynı olduğunu gözler önüne serer.. filmde amerikan başkanı andy sheaperd'ı oynayan micheal douglas abimiz rakibi bob rumson hakkında şöyle der;

    “sorunlarınız ne olursa olsun onun bu sorunları çözmek gibi bir endişesi yok. o sadece iki şeyle ilgileniyor;

    1) sorunlardan korkmanız
    2) kimi suçlayacağınızı söylemek.

    orta yaşta, orta sınıfa mensup (tam olarak futbol taraftarlarının profili) kolay ikna edebileceğiniz, insan gruplarını çevrenizde toplar, onlara bazı değerlerden bahseder ve sonunda önlerine bu değerleri yıkmaya çalışan bir düşman koyarsınız.

    işte bayanlar ve baylar bir seçim böyle kazanılıyor. ”

    işte aynı aziz yıldırım gibi ali koç’un şu an yaptığı tam olarak budur. tabi tek farkla. o farkın adı da fatih terim. bu kez düşman seçerken kulüpleri değil kişileri hedef almakta. fatih terim, ergin ataman gibi.. onun derdi galatasaray ile özdeşlen kişiler. tavır aynı, taktik farklı...

    fenerbahçe taraftarı da sürü psikolojisinden kurtulamadığı için aziz yıldırım’ı bırakıp ali koç’un peşinden gitmekte… çoban değişiyor ama sürü hep aynı kalıyor…