• 9
    atalanta'nın başlığında gördüğüm ve oraya yazmayı düşündüğüm bir yazıydı bu esasen. fakat işler farklı yerlere sapıp, atalanta ve onu kıyasladığım galatasaray'ı aşınca buraya almak istedim. en baştan daha söyleyeyim, yanlış bildiğim, düzeltmem gereken bir bilgi varsa lütfen uyarın, doğrusunu yazalım.

    2010'lu yıllar, daha ilk 6 aylık periyodunda çok farklı ve renkli bir şampiyonluğa zemin hazırlayarak, hepimizi bundan sonrası için çok şaşırtacak gibi gelmişti. bursaspor, tarihinin ilk şampiyonluğuna ulaşırken, türkiye de beşinci şampiyonunu kucaklıyordu. ancak yalnızca tek sezonluk ve tek nefeslik hoş bir sada olarak kaldı yeşil beyazlıların şampiyonluğu. üç büyük takımın kadrosundan nitelik olarak geride gözükse de, başta teknik direktör ertuğrul sağlam ve onun one season wonder* etkisi ile takım şampiyonluğa ulaşmasını bildi, hem de son maçta, son dakikada. ömer güvenç'in ertuğrul sağlam ile yaptığı röportaj anında ilan ettikleri şampiyonluk, oldukça dramatik ve nefes kesiciydi şüphesiz.

    2000'lere, 99-00 sezonunda avrupa'da kazanılabilecek 3 kupanın 2'sini alarak büyük bir sükse ve şaşalı bir başlangıç yapan galatasaray, 90'ların özellikle sonunda haklı olarak elde ettiği başarı ve kaliteyi kupalar ve şampiyonluklar ile taçlandırdı. öyle ki, takımın iskeletindeki yerli oyuncularının istisnasız hepsi, 2002 yılında japonya ve güney kore ortaklığında düzenlenen dünya kupası'nda 3.lük kazanarak bu başarının tesadüf olmadığını, aksine bireysel ve kolektif beceri ve kazanımlarının ne denli üst seviyede olduğunu bir kez daha cümle aleme göstermişti.

    ancak galatasaray'ın bu yükselişi, gerek kulübün devinim yapısından kaynaklanan ve bizlerin "başarı asla cezasız kalmaz" dediğimiz, kulüpte ise "demokrasinin gereği" olarak tanımlanan hiyerarşik düzeni, gerekse gerçekten oldukça amatör ve baştan savma usul ve yöntemler ile adeta işletme ve yönetim tekniklerinden bihaber faaliyetler uygulanarak pek uzun sürmedi. aksine, 90'ların ikinci yarısında ali şen'in halefi olarak gelen ve rakibi vefa küçük'ün yalnızca bir (1) oy fazlasını alarak başkanlığa seçilen aziz yıldırım'ın başında olduğu fenerbahçe'nin hegamonyası altında geçti. çoğu rakip takım taraftar ve sempatizanları tarafından "etiğe ve sporun sahip olduğu rekabetçi ruha aykırı davranışları" gerekçesi ile kısa sürede antipati toplayan fenerbahçe takımı, bu sahip olduğu antipati ile de övünen, ancak haklı olarak iddia ettikleri en büyük lakabını 2000'li yıllarda ezeli rakibi galatasaray'dan kısa bir süreliğine de olsa alan bir takım oldu. en azından lokal seviyede.

    burada şerh düşmem gereken bir konu var. fenerbahçe için 2000'leri domine eden takım dedim, ancak şampiyonluk sayısı bakımından bir eşitlik söz konusu, her iki takım da 4'er lig zaferi elde etmiş. ancak fenerbahçe'nin 2007-08 sezonunda şampiyonlar ligi'nde elde ettiği avrupa başarısını ekleyerek daha üste koydum. bu konuda bir yanlış anlaşılma olmasın.

    fenerbahçe için eleştirilecek birden fazla nokta olmakla beraber, yaptıkları doğruların da sayısı azımsanmayacak derecede aşikardı. hepimiz galatasaraylıyız, ancak olaya taraftar değil, takım ayırt etmeyen sporsever ya da objektif bir bakış açısıyla bakmaya çalışalım. özellikle 90'ların sonlarında türkiye'de neredeyse hiç göremediğimiz tesisleşme, kurumsallaşma ve amatör branşlara olan yatırımların semerelerini orta vadelerde toplayarak, aziz yıldırım'ın şahsi olarak en takdir ettiğim özelliğini yansıtmasına sebep oldu. bu işe aslında ilk giren takım da galatasaray'dı, 80'lerde derwall önderliğinde. türkiye'ye çimi futbola dahil eden insan olarak kendisini saygıyla yad edelim. ancak devamında galatasaray yerinde saydı ne yazık ki. 90'larda fenerbahçe şükrü saraçoğlu stadyumu'nu hatırlayanlar var mıdır? çoğu yazar ve okur arkadaşlarım bu yıllarda ya yoktular, ya da epey küçük yaşta oldukları için hatırlamıyor olabilirler. ancak fenerbahçe'nin stadı tam olarak şöyle bir şeydi.

    https://gss.gs/F5b.jpg

    https://gss.gs/4rB.jpg

    https://gss.gs/Ynx.jpg

    https://gss.gs/naV.jpg

    şimdi bildiğimiz şükrü saraçoğlu olması, aslında epey eskiye dayanıyor.*

    2010'lara yeni girdiğimizde, özellikle özhan canaydın ve adnan polat'ın başkanlığını yaptığı galatasaray'ın o eski başarıdan uzak dönemleri, yerini 5.lik, 6.lık, 8.lik görmüş takımlara ve sezonlara bırakıyordu.*** yani galatasaray, artık bilerek ya da bilmeyerek olduğu konusunda bir şey söylemek istemediğim bir duruma, başarısızlığa alıştırılıyordu. tüm bunlara 'dur' diyecek olan birileri ise henüz takımda dümene gelmemişti ki, takım yeni stadına kavuştuğunda tüm güzel günlerin, yani yeni bir 10 senelik saltanatın habercisi durumunda oluyordu. o dur diyecek olan kişiler ise, aslında tüm galatasaraylıların kalbinde ve aklında en rasyonel beklentiler ile sakladığı köşesinde her an gelmesini bekledikleri birer süpermen gibiydiler. nitelim 2010-2011 sezonu noktalanırken, galatasaray, 14 mayıs 2011 cumartesi günü, seçimli olağanüstü genel kurula giderken, 34. başkanını ve onun yönetimini de oyluyordu.

    bu seçimli genel kurul, yalnızca bir bayrak teslim töreni değildi aslında. o dönemi yakından takip edenler hatırlayacaklardır, galatasaray adeta bir kimlik yenilemesine gidiyor, kabuk yeniliyordu. değişen yalnızca başkan ve diğer yöneticileri değil. 2011 ocak ayında taşındığı yeni stadyumu ile beraber, o 2000'lerin başarısız, karanlık ve istenmeyen dönemlerinden de silkinip kurtulma çabası içerisine giriyordu. nitekim belirli bir yere kadar oldukça başarılı da oldu bu çabasında. düşünsenize, stadı değişmiş, sportif ekiman tedarikçisi** değişmiş, başkanı ile beraber yeni yönetimi dümene gelmiş, e sportif başarının lokomotifi olan futbol takımının da teknik heyeti komple değişmiş. bu 2 senede bir rutin gerçekleşen başkan seçiminden farklı bir şeydi, uzun zamandır görmediğimiz toplu bir revizyondu adeta. değişen isimler, bireyler değil, galatasaray'dı çünkü.

    https://www.galatasaray.org/...kani-unal-aysal/1726

    https://gss.gs/Dci.jpeg

    https://gss.gs/u56.jpg

    https://gss.gs/OBA.png

    3 temmuz 2011'de patlak veren şike operasyonu sonrası, başını fenerbahçelilerin çektiği ve diğer birkaç süper lig ve ikinci lig kulüplerinin dahil olduğu, buna fenerbahçelilerin ekseriyetle söylediği "kumpas ve iftira", diğer takım taraftarlarının ise "malumun ilanı" dedikleri hararetli dönem... aslında yalnızca o gün ve o sezonun ilgili şaibeli maçları ve tapelerini değil, geçmişte kalan ve iddianameye adı geçmeyen diğer takımların da zaruri olarak kendilerine çeki düzen verdikleri bir evreye geçildi.

    2019'un son günleri itibariyle hala daha bahane olarak kullanılan "3 temmuz'da başlayan bu zorlu süreç", fenerbahçe'nin 2000'lerde ektiği ve iyi kötü hatırı sayılır semeresini topladığı başarılardan vazgeçmenin bahanesi oldu adeta. 2011 yılında zorunlu olarak dağıttıkları şampiyon kadrosunu, sonrasında ısrarla ve inatla iyi oyuncular ve teknik adamlarla harmanlayamamalarının faturası olarak gördükleri 3 temmuz onlar adına hep güvenli liman oldu. öyle ki, o günden sonra kazanabildikleri tek şampiyonluk olan 13-14 sezonu sonunda sahalarında gerçekleştirdikleri şampiyonluk kutlamalarında bile bir günah çıkarma ritüeli haline getirmişlerdi. allah vermeye, o günden sonra bir başka şampiyonluk daha yaşasalar daha ne gibi potlar kırılacaktı kim bilir...

    https://www.youtube.com/watch?v=x18wWq0u2BM

    galatasaray adına her şey o kadar güzel başlamıştı ki... takımın 4 sene üst üste şampiyonluk kazanmış, bunu da uefa kupası ile süslemiş teknik direktörü fatih terim ve yıllardır beklenen süpermeni ünal aysal'ın dönüşü ile o kadar ivme kazandı ki, 6 sezon sonra ilk kez 2012-13 sezonunda dahil olunan şampiyonlar liginde çeyrek final görüldü. o sezonu şampiyon tamamlayan takım, ertesi sezona başkanı ve teknik direktörünün yaşadığı oldukça magazinsel bir kaos ile başlasa da, o sezonki şampiyonlar ligi grubundan da, en büyük faktörün bana göre şans olduğu bir maçta juventus'u sneijder ile geçerek, iki sezon arka arkaya şampiyonlar ligi gruplarından çıkan ilk takım oldu. bu gruptan çıkmanın en büyük faktörü bana göre şans, ancak bu konuyu şimdilik burada noktalayayım. yazının ilerleyen kısmında buraya detaylıca değineceğim, o yüzden bu kısmı biraz kısa tutayım.

    2010-2011 yılından sonra ikinci ve son kez şampiyon olduğu sezonu geçiren fenerbahçe, teknik direktörü ersun yanal'ı, galatasaray'da fatih terim ve ünal aysal arasında geçen durumdan daha magazinsel ve esasen özel hayat gizliliğini delen bir husustan dolayı kaybediyordu. 2011'den sonra ilk kez toparlanan takım, yalnızca ligde mücadele verdiği** ve rakibi galatasaray'ın 3 kulvarda şubat ayına dek devam ettiği bir ortamda rahat bir şampiyonluk kazanmıştı. iyi oyunun yanı sıra, galatasaray'ın çokça yorgun ve teknik direktör değişikliğine gittiği, deplasmanda bir türlü kazanamayı beceremediği bir durumda kazanılan ekstra bir şampiyonluk oldu bu bana göre.

    2014-2015 sezonunda da mancini'den sonra bir başka italyan'ı takımın başına getiren galatasaray, ekim ayında önce süpermen'ini, hemen akabinde de italyan'ı uğurlayarak, 20. şampiyonluğuna ve 4. yıldıza yelken açıyordu. milli takımlar sorumlusu olan eski teknik direktörü fatih terim'in yardımcısı ve yine eski futbolcusu olan hamza hamzaoğlu ile beraber, kimsenin ne olduğunu anlayamadığı, kalede her zamanki gibi muslera, orta sahada futbolseverlerin ekseriyetinin gönlünde 2010 yılın futbolcusu olan wesley sneijder ve kanatta sürpriz yumurta'dan çıkan ve kimsenin böylesi bir verimlilikte olacağını tahmin edemediği yasin öztekin önderliğinde yalnızca ligde 20. defa zafere ulaşmakla kalmadığı gibi, türkiye kupası ve hemen 2 ay sonrasında oynanan süper kupa zaferleri ile 2000'deki über başarılı sezondan sonraki en başarılı dönemini geçiriyordu.

    ardından gelen sezonlar ise hem fenerbahçe, hem galatasaray adına durgun ve kaos dolu geçti. özellikle 2015-2016 ve 2016-2017 sezonları, galatasaray ve fenerbahçe dışında ülkenin gururlu ve mağrur takımı beşiktaş'ın, 2012'de başlayan feda* sezonu sonrasındaki doğru atılım ve yatırımlarının semeresini aldığı dönemler olacaktı. samet aybaba ile doğan, slaven bilic ile emekleme ve doğrulma evresini telafi edilebilecek hasarlarla atlatan beşiktaş, a milli takımı 2002'de üçüncü yapan, trabzonspor efsanesi şenol güneş'in dümene geçmesi ile beraber koşmaya, hatta depara kalktı. 2016'da 79 puanla ve özellikle son periyodu oldukça rahat geçen bir sezonu şampiyonlukla tamamlayarak 3. yıldızı takmaya hak kazandılar. ertesi sezonda ise uzun yıllar sonra gelen ama pek de iyi geçmeyen şampiyonlar ligi serüveni, dinamo kiev'den 6 yenilen bir maçın ardından yerini uefa avrupa ligi'ne bırakıyor, çeyrek finalde lyon karşısında mitrovic'in literatüre yekta kurtuluş penaltısı olarak geçen vuruşu ile yarı finalin kapısından dönüyordu. ligde ise bir önceki sezona benzer ve bu kez ne galatasaray, ne fenerbahçe'nin olmadığı bir yarışta başakşehir ile çekişerek, sondan üçüncü haftada şampiyonluğunu ilan ediyordu.

    beşiktaş son 2 sezonun şampiyonu, 2017-2018 yılının da türkiye'nin şampiyonlar ligi elçisi olmaya devam ediyordu. fakat beşiktaş taraftarları dışında* herkesi şaşırtan bir performans ve neticeler silsilesi türkleri bekliyordu. 2017-2018 uefa şampiyonlar ligi g grubunu 14 puan ve namağlup bir şekilde lider olarak tamamlayan beşiktaş, adını şampiyonlar ligi gruplarındaki en başarılı türk takımı kısmına yazdırıyor, son 16'da bayern karşısında henüz 16. dakikada yeni transferi domagoj vida'nın atılması ile kabusa çevirecek bir maça çıkıyordu. bayern ile allianz arena'da bir kişi fazla oynasanız bile çok fazla beklentiye girmemeniz gereken bir durumdayken, tam tersi eksik kalınca, farklı skor kaçınılmaz oluyordu elbette. 5-0 biten maçın rövanşında da alınan 3-1'lik mağlubiyet, beşiktaş adına avrupa defterinin bu sezonluk kapanmasına, 2010'lu yıllarda oynadığı son şampiyonlar ligi maçı olarak hatırlamasını da anlatıyordu bize.

    ve ligin akıbetini değiştiren o gece... 21 aralık 2017

    (bkz: nerede kalmıştık)

    https://twitter.com/...216177319936?lang=tr

    o gece türkiye futbol tarihi, twitter, basın, gündem, hatta sohbetlerin bile belirli bir süre akışını değiştiren bir tweet atıldı. galatasaray taraftarları şuurunu kaybetmiş, o günden daha 21. şampiyonluğu tasarlayan ve kutlayan cümleler, yazılar, sevinç nidaları söylüyor, adeta akabinde gelecek iki sezonluk başarılı dönemin planlarını yapıyordu. ne oldu o gece özet geçersek, imparator fatih terim, epey tartışmalı sonlandırdığı üçüncü dönemi sonrası, igor tudor'u kovan o dönemki galatasaray yönetimi tarafından "imdat kolu" olarak tekrar göreve çağrılıyordu. e göreve çağıran galatasaray ise, "söz konusu galatasaray ise, gerisi teferruattır" diyen teknik direktör de elbette bu çağrıya yanıt verecekti.

    2 sezon arka arkaya yaşadığı rahat şampiyonluklar ve fatih terim'in göreve geldiği dönemde geçirdiği epey başarılı şampiyonlar ligi serüveni sona eren beşiktaş, 2014'ten bu yana burnu çamurdan çıkmayan fenerbahçe, abdullah avcı ile istikrarlı ve başarılı, ancak netice almaya geldi mi büyük bir hayal kırıklığı yaşayan medipol başakşehir, şampiyonluk hevesini 2 sezonluğuna daha ertelemek zorunda kaldı. mekanın sahibi olarak kendini tanıtan ve bugün itibariyle galatasaray'da tamamladığı 9 tam sezonun 8'ini şampiyonluk ile taçlandıran fatih terim'in olduğu bir sezonda rakiplerin pek de şansı yoktu çünkü. bakmayın şu günlerde epey başarısız ve takımda futbol namına pek bir emsal göremediğimize... 4 senede bir gelen ve bence başarının diyeti olarak tanımlamamız gerektiğine inandığım bir es, trak diyorum ben ona.

    işin diğer takımların da dahil olduğu pasajı burada sonlandırırken, galatasaray özelinde kendimce bir yorum yapmak istiyorum.

    yukarıda 13-14 sezonu şampiyonlar ligi grubundan çıkan galatasaray'la alakalı bir şey demiştim. bu konuda ikircikli görüşler var. elbette başarılı geçen ve kaliteli ayaklarla sonuca gidip gruptan çıktığımız bir maç var, 11 aralık 2013 galatasaray juventus maçı. ancak sadece maçı, maçın sonucunda da gruptan çıkmayı gerçekten haketmiş miydik? bizi gruptan çıkaran şey takım kalitemiz ve drogba ve sneijder gibi iki süperstara sahip olmamız mıydı?

    atalanta futbol takımı, 2019-20 sezonunda uefa şampiyonlar ligi c grubundan 7 puanla ve -4 averajla gruptan çıktı. şimdi onların bu gruptan çıkmalarına şans diyorsak -ki bence de şans faktörü çok etkili oldu- 2013-14 sezonu şampiyonlar ligi b grubundan ikinci olarak çıkan takımın puan ve averaj durumuna bakmak, kendileri hakkında daha sağlam yorum yapmaya itecektir.

    https://gss.gs/mte.jpg

    bu arada galatasaray, bu istatistikleri ile şampiyonlar ligi tarihinde gruptan çıkan takımlar arasında en kötü averajına sahip takım unvanına erişmişti. zannediyorum o sezondan sonra daha kötüsü de olmadı.*

    valla bu turnuvada işin şans kısmını tamamiyle tüketmişiz o dönemde. -6 averaj ve 7 puanla gruptan çıkmışız. bir de aynı sezon f grubuna bakalım.

    https://gss.gs/g7Z.jpg

    napoli bize bakıp bakıp sövmüştür muhtemelen...

    90'lar ve öncesinde çok şanssız yenilgiler ve elenmeler ile karşılaşmıştı galatasaray. ancak 2010'lu yıllarda epey şanslıymışız, kabul etmemiz gerekiyor. bizim beceri, kalite, iyi oyun diye anlattığımız faktörler kadar, belki de bundan daha da fazla şans yanımızda olmuş. sadece bu mu? 2018-2019 sezonunda da ligin en düşük puanıyla şampiyon olan takımı olmuştuk. yine aynı sezon şampiyonlar liginde yalnızca grubun ilk maçında lokomotiv moskova'yı yendikten sonra aldığımız 3 puan bizi uefa avrupa ligi'nde benfica'nın rakibi yapmıştı. galatasaray son maçta lider porto karşısında evinde 3-2 yenilmişken, lokomotiv ise schalke deplasmanında ve gayet iyi oynuyorken 90'da yediği golle avrupa'ya veda etmişti. orada rusların atacağı bir gol bizi değil, lokomotiv'i uefa'ya götürecekti. tabi, uefa'ya gittik de ne halt yedik, o da işin başka bir boyutu.

    sözün özeti olarak şunları diyeyim, galatasaray tartışmaya mahal olmadan, objektif bir biçimde 2010'lu yılları en başarılı geçiren takım olmuştur. bunu sahip olduğu iyi kadrolar, iyi teknik direktörler, iyi yönetimler ve doğru zamanda doğru aksiyonu alacak kudrete sahip olmasına borçludur. ancak bütün bunlar şampiyonluklar ve başarılar kazanmaya yeterli değildir. ben en az bunlar kadar şans faktörünün de yanımızda olduğunu düşünüyorum.