572
son zamanlarda hayatın garip bir biçimde üstüme geldiğini hissediyorum.
öyle büyük cümleler kurmayı sevmiyorum çünkü insanın başına gelen her şeyi dramatize etmesi biraz çocukça geliyor bana. zaten belli bir yaştan sonra insanın kendi mutsuzluğuna bile mesafeli durması gerekiyor sağlığını korumak için. ama yine de bazen, bütün küçük aksilikler aynı haftaya denk gelince insanın siniri bozuluyor.
kafamı boşaltmak için birkaç gün san francisco’ya gitmeyi düşünüyordum. öyle çok planlı programlı bir tatil de değildi aslında. sabahları biraz yürürüm, kahvemi alır otururum, öğlen denize girer, akşam da hiçbir şey yapmadan şehre bakarım diye hayal ediyordum. fakat onu ertelemek zorunda kaldım. sebebi de öyle trajik bir şey değil aslında bazı işler, bazı tarihler, bazı şimdi olmazlar. ama insanın içindeki küçük kaçış planı iptal olunca, gündelik hayat bir anda bir süreliğine daha tatsız geliyor.
üstüne bir de saçma bir tenis meselesi denk geldi. haftalardır doğru düzgün tenis oynayamadım. insanın çevresi genişledikçe böyle şeylerin kolaylaşacağını sanıyorsun ama olmuyor. herkesin bir toplantısı, bir yemeği, bir seyahati, bir son dakika bahanesi var. kort buluyorsun, hava güzel, raket hazır; ama o sakin cumartesi sabahına yakışacak bir partner bulamıyorsun. uykuyu daha çok seviyorlar muhtemelen.
bu arada sevdiğim kahveci de eski tadında değil. bunu söyleyince insan ister istemez kendinden utanıyor çünkü dünya bu kadar ciddi meselelerle uğraşırken benim sabah içtiğim kahvenin lezzetiyle ilgili hayal kırıklığı yaşamam biraz fazla şımarıkça duruyor. ama hayat da zaten böyle küçük detayların toplamı değil mi? bir kahve kötü gelir, bir mesaj geç gelir, bir plan ertelenir, bir gömlek o gün üstüne tam oturmaz ve insan kendini açıklayamadığı bir huzursuzluğun içinde bulur.
bir de şu var ki herkes senden hep iyi olmanı bekliyor. iyi görünmeni, iyi konuşmanı, iyi giyinmeni, iyi kararlar vermeni, iyi yerlerde olmanı, iyi insanlarla oturup kalkmanı. dışarıdan bakınca her şey yerli yerinde gibi duruyor olabilir. masa güzel, ortam güzel, insanlar güzel, kadehler zarif, cümleler ölçülü. ama insan bazen bütün o iyi düzenlenmiş hayatın ortasında kendi iç sesini duyamıyor. duyduğu tek şey, ertelenmiş bir uçak biletiyle korta gelmeyen arkadaşların sessizliği oluyor.
bu akşam yürüyüşten eve dönerken bunu düşündüm. adımlar akarken insan kendi hayatına dışarıdan bakıyor. fena bir hayat değil, hatta çoğu ölçüye göre oldukça iyi. ama iyi hayatın da kendine göre bir ağırlığı var. her şeyin makul, seçilmiş, düzenli ve belli bir estetik içinde olması bazen insanı düşüşe geçmemek için daha da stresli hissettiriyor. çünkü mutsuz olmaya da gerilemeye de hakkın yokmuş gibi geliyor.
biliyorum, bunlar dünyanın en ciddi meseleleri değil ama insanın içindeki gerçekleşmesini umduğu hedefler bazen feci yoruyor.
öyle büyük cümleler kurmayı sevmiyorum çünkü insanın başına gelen her şeyi dramatize etmesi biraz çocukça geliyor bana. zaten belli bir yaştan sonra insanın kendi mutsuzluğuna bile mesafeli durması gerekiyor sağlığını korumak için. ama yine de bazen, bütün küçük aksilikler aynı haftaya denk gelince insanın siniri bozuluyor.
kafamı boşaltmak için birkaç gün san francisco’ya gitmeyi düşünüyordum. öyle çok planlı programlı bir tatil de değildi aslında. sabahları biraz yürürüm, kahvemi alır otururum, öğlen denize girer, akşam da hiçbir şey yapmadan şehre bakarım diye hayal ediyordum. fakat onu ertelemek zorunda kaldım. sebebi de öyle trajik bir şey değil aslında bazı işler, bazı tarihler, bazı şimdi olmazlar. ama insanın içindeki küçük kaçış planı iptal olunca, gündelik hayat bir anda bir süreliğine daha tatsız geliyor.
üstüne bir de saçma bir tenis meselesi denk geldi. haftalardır doğru düzgün tenis oynayamadım. insanın çevresi genişledikçe böyle şeylerin kolaylaşacağını sanıyorsun ama olmuyor. herkesin bir toplantısı, bir yemeği, bir seyahati, bir son dakika bahanesi var. kort buluyorsun, hava güzel, raket hazır; ama o sakin cumartesi sabahına yakışacak bir partner bulamıyorsun. uykuyu daha çok seviyorlar muhtemelen.
bu arada sevdiğim kahveci de eski tadında değil. bunu söyleyince insan ister istemez kendinden utanıyor çünkü dünya bu kadar ciddi meselelerle uğraşırken benim sabah içtiğim kahvenin lezzetiyle ilgili hayal kırıklığı yaşamam biraz fazla şımarıkça duruyor. ama hayat da zaten böyle küçük detayların toplamı değil mi? bir kahve kötü gelir, bir mesaj geç gelir, bir plan ertelenir, bir gömlek o gün üstüne tam oturmaz ve insan kendini açıklayamadığı bir huzursuzluğun içinde bulur.
bir de şu var ki herkes senden hep iyi olmanı bekliyor. iyi görünmeni, iyi konuşmanı, iyi giyinmeni, iyi kararlar vermeni, iyi yerlerde olmanı, iyi insanlarla oturup kalkmanı. dışarıdan bakınca her şey yerli yerinde gibi duruyor olabilir. masa güzel, ortam güzel, insanlar güzel, kadehler zarif, cümleler ölçülü. ama insan bazen bütün o iyi düzenlenmiş hayatın ortasında kendi iç sesini duyamıyor. duyduğu tek şey, ertelenmiş bir uçak biletiyle korta gelmeyen arkadaşların sessizliği oluyor.
bu akşam yürüyüşten eve dönerken bunu düşündüm. adımlar akarken insan kendi hayatına dışarıdan bakıyor. fena bir hayat değil, hatta çoğu ölçüye göre oldukça iyi. ama iyi hayatın da kendine göre bir ağırlığı var. her şeyin makul, seçilmiş, düzenli ve belli bir estetik içinde olması bazen insanı düşüşe geçmemek için daha da stresli hissettiriyor. çünkü mutsuz olmaya da gerilemeye de hakkın yokmuş gibi geliyor.
biliyorum, bunlar dünyanın en ciddi meseleleri değil ama insanın içindeki gerçekleşmesini umduğu hedefler bazen feci yoruyor.

