• 239
    the players' tribune'e; çocukluk, gençlik yıllarında yaşadıkları ve futbol kariyeriyle ilgili bir yazı yazmış.

    öncelikle,
    (bkz: i love this game)

    --- alıntı ---

    - müsaadenizle size bu oyunu neden sevdiğimi anlatayım –

    hiçbir şeyim yoktu. hiçbir “şeyimiz” yoktu.

    ama sanki her şeyim varmış gibi yaşıyordum.

    size hayatımla ilgili tek bir sır verecek olsaydım, o bu olurdu. “herkes mutlu olabilir. herkes bu oyunu sevebilir.” bu kafaya sahip olmasaydım arkadaşım, burada fransa, juventus ve manchester united’da oynamış ve futbolu yeni bırakmış bir sol bek olarak oturuyor olmazdım.

    muhtemelen halen paris’teki bir dükkanın dışında bir sandviç almak için para dileniyor olurdum.

    şaka yapmıyorum. paris’in banliyölerindeki bir komün olan les ulis’te büyürken ailemle, erkek ve kız kardeşlerimin bazılarıyla yaşıyordum. 24 tane kardeşim var. (bu da şaka değil!) yani yaklaşık bir düzine insan aynı evdeydik. babam elçi olarak kazandığının çoğunu bizi geçindirmeye harcıyordu. ailemizi doğduğum senegal’den önce brüksel’e, sonra da les ulis’e getiren babamın işiydi. ama sonra ben 10 yaşındayken annemden boşandı. kanepeyi, televizyonu hatta sandalyeleri bile beraberinde götürdü.

    onu hala canımdan çok seviyorum ama bizi düşürdüğü durum çok zordu. erkek kardeşlerimden ikisiyle birlikte bir şilteyi paylaşırdık ve birimiz, herkese yetecek kadar yer olsun diye ters tarafa yatmak zorundaydı. yemek hazır olunca kendi payınızı kapabilmek için koşmak zorundaydınız. benden büyük kardeşlerimin bazıları aile bütçesine katkıda bulunmak için işe girdiler ama sonra eşleriyle yaşamak için evden ayrıldılar. sonuçta sadece annem, küçük kız kardeşim ve ben kaldık.
    işte sokaklara o zaman düştüm.

    insanların “gangster” kelimesini kullanmasından nefret ediyorum. çete çatışmalarının yaşandığı ve nadiren de olsa cinayet işlenen bir bölgede büyüyünce, kim olduğunuz önemli değil, hayatta kalabilmek için ne olursa yapıyorsunuz. o yüzden ben de çok mücadele ettim. yiyecek, kıyafet, bilgisayar oyunu çalardım. dükkanların dışında oturup dilenirdim.

    “bayım, birkaç frank’ınız var mı acaba?” derdim.

    insanlar da “git işine. para gökten mi yağıyor sanıyorsun?” derlerdi.

    çocukluğum böyleydi. les ulis böyleydi. ama şu var: mutluydum.

    her zaman mutluydum.

    bazılarınız instagram’da çılgınca şeyler yaptığım ve sonra “bu oyunu seviyorum!” dediğim videolarımı görmüştür, biliyorum. aslında bu benim için “bu hayatı seviyorum” demek ve videolar da benim mutluluğumu başkalarıyla paylaşma yolum. ama bunları yapmaya zengin ve ünlü olunca karar vermiş değilim. les ulis’teki evimizi ziyaret etseydiniz, beni aynı şeyleri yaparken görürdünüz. dans eder, şarkı söyler, kostümler giyer, peruklar takar ve kız kardeşlerimle şakalaşırdım. onları güldürmeyi severdim. şimdi benim videolarımı görünce “aman tanrım! 5 yaşındayken de bunu yapıyordun, hatırlıyorum.” diyorlar.

    peki bu kadar az şeyle nasıl bu kadar mutlu olabiliyordum? annem yüzünden. bize bakabilmek için ne kadar ağır çalıştığını görüyordum ve hiçbir şeyden şikayet etmeye hakkım olmadığını anlamıştım. hem neye yarardı ki? niye pozitif olmayayım? eğer başınıza iyi bir şey geleceğinize inanırsanız, muhakkak gelir.

    size bir örnek vereyim. okuldaki ilk günümüzde sınıfa ne olmak istediğimizi göstermek zorundaydık. birçok sınıf arkadaşım “avukat” ya da “doktor” yazdılar. bense “futbolcu” yazdım. öğretmen de bana bütün sınıfın önünde sordu: “patrice, 300 kişi arasından futbolcu olanın sen olacağına gerçekten inanıyor musun?”

    “evet.” dedim.

    herkes güldü.

    yıllarca öğretmenim haklıymış gibiydi. iyi bir düzeyde oynuyordum ama sözleşme teklifleri falan almıyordum. sonra 1998 yılında, 17 yaşımdayken, birkaç arkadaşımla bir salon turnuvasında oynarken bir adam torino’daki bir seçmeye gitmeyi isteyip istemediğimi sordu. adam hakkında bildiğim tek şey paris’te bir restoranı olduğuydu, o nedenle “ona güvenmeli miyim?” diye düşündüm. evet demeye karar verdim. ertesi gün arayacağını söyledi.

    eve giderken aramayacağını düşünüyordum.

    ertesi gün aradı. onunla torino’ya gittim. sonuçta kulüp bana bir sözleşme teklif etmedi ama seçmeyi izleyenlerden biri, 3. ligdeki bir sicilya kulübü olan marsala’nın yöneticisiydi. kendi takımına katılır mıyım diye sordu. evet dedim.

    paris’e dönerken sicilya’daki bu ufak kulübün cennete açılan kapım olacağını düşünüyordum.
    ama önce o kapıdan geçmeliydim. bana, italya’nın kuzeyindeki bir dağ köyünde yeni takım arkadaşlarımla buluşmam söylendi. orada kamp yapıyorlardı. daha önce hiç tek başıma yurt dışına çıkmamıştım. hiç italyanca bilmiyordum. evimden ayrıldığımda üzerinde evimin telefon numarası yazan bir parça kağıttan başka hiçbir şey yoktu. milano’ya giden trene bindim. orada beni dağ köyüne götürecek başka bir trene aktarma yapmam gerekiyordu. milano’daki tren garında harflerin değişip durduğu büyük ekranlardan birini gördüm. eski sinemalardaki gibi, bilirsiniz. ona baktım. biletime baktım. trenim neredeydi?

    derken bir yabancı yaklaştı. onun hakkında tek söyleyebileceğim senegalli ve bir gözünün kör olduğuydu. “selam. nasılsın kardeşim? kaybolmuş ve üzgün görünüyorsun.” dedi.

    dedim ki “evet. nereye gideceğimi bilmiyorum.”

    ona biletimi gösterdim. “trenin kalkmış. bir saat önce.” dedi.

    vay be…

    ona telefon numaramı gösterdim. numarayı aradı. annem açtı. trenimi kaçırdığımı ve garda bir yabancıyla olduğumu öğrendiğinde paniğe kapıldı. “onu paris trenine bindir!”

    ama yabancı adeta bir melekti. anneme “endişelenme” dedi, “yarın onu doğru trene bindiririm.”
    beni hemen köşedeki evine götürdü. bana yemek verdi ve sekiz yabancıyla beraber yerde uyumama izin verdi. sabahın altısında beni uyandırdı ve benimle gara kadar yürüdü. orada doğru platformu buldu. bugün bile onun kim olduğu hakkında en ufak bir fikrim yok ama ona ne kadar teşekkür etsem azdır. sonunda doğru trene bindim.

    ama nerede ineceğimi bilmiyordum.

    sadece istasyonun adını biliyordum çünkü melek benim için kağıda yazmıştı. o yüzden her durakta insanlara soruyordum “burası mı? burası mı?” diye.

    bir süre sonra trende sadece ben ve üç rahibe kaldık. onlara soruyordum: “qua? qua?”(*)

    “no, no, signore, no.”(**)

    üçüncü ya da dördüncü seferden sonra benden sıkıldılar. ama sonunda doğru yerde indim. dışarı çıktım ve etrafa bakındım. gördüğüm…

    hiçbir şeydi. bir bank bile yoktu. sadece rüzgar. vuuuuuu.

    “pekala” diye düşündüm, “artık resmen kaybolmuş durumdayım. telefon yok. melek yok. rahibeler yok.”

    “bu durumdan nasıl kurtulacağım?”

    yardım beklemeye karar verdim. beş dakika geçti. on dakika. yarım saat. bir saat. iki saat. kimse gelmedi. hava kararmaya başlıyordu.

    altı saat geçti.

    sonunda yaklaşan bir arabanın farlarını gördüm. kulüpten bir yöneticiydi. “çok özür dilerim.” dedi. “treni kaçırdığını düşündük. bla bla bla.” beni köyde takımın kaldığı otele götürdü, orada bana bir eşofman ve spor ayakkabı verdiler. kendime aynada baktım ve “aman tanrıııııım” dedim. dünyadaki en mutlu çocuk bendim. sonra annemi aradım. “anne, bu insanlara inanabiliyor musun? bize yemek veriyorlar. üç set çatal-bıçak takımı kullanarak yemek yiyoruz!”

    ağlamaya başladı.

    sicilya’daki ilk günümü asla unutmayacağım. daha yeni gelmiştim ve bir çocuk babasına beni göstermeye başladı. benimle fotoğraf çektirebilip çektiremeyeceğini sordu. “nasıl yani? henüz bir maç bile oynamadım ama bu insanlar daha şimdiden kim olduğumu biliyorlar mı?” falan oldum.
    fotoğrafı niye istediğini sordum. çocuk “çünkü burada daha önce hiç siyahi birini görmedik.” dedi.

    vay be…

    sicilya’ya hoş geldiniz.

    takım arkadaşlarım da beni gördüklerine şaşırmıştı. takımdaki tek siyahi oyuncu bendim. oradaki insanların siyahilerle ilgili anlamadığı çok şey vardı ama bu ırkçılıktan ziyade bilgisizlikti. aslına bakarsanız sicilyalılar çok cömertti. sokaklarda dolaşırdım ve insanlar beni akşam yemeği için evlerine çağırırlardı. bana “sen bizden birisin” derlerdi.

    nahoş hadiseler yolda oynarken başıma geldi. insanlar maymun sesi çıkardılar, muz yediler. gerçekten çok zordu. ama ben les ulis’ten geliyordum. çetin cevizdim. bu sadece beni hırslandırdı.

    bir yıl sonra serie b’den monza’ya transfer oldum, sonraki sezon da fransa 2. ligi’nden nice’e gittim. o zamanlar hücum oyuncusuydum ama sol bekimiz sakatlanınca teknik direktörümüz sandro salvioni beni savunmada oynattı. çok kızmıştım. ona “bunu yapamazsın! ben bir hücum oyuncusuyum!” dedim. ama şöyle bir sorun vardı, çok iyi oynuyordum. bir gün salvioni bana dedi ki: “pat, bu mevkide niye bu kadar iyisin, biliyor musun? çünkü orada oynamaktan nefret ediyorsun.”

    haklıydı. deli gibi ileriye çıkıyordum çünkü herkese bir hücum oyuncusu olduğumu göstermek istiyordum. kızgınlığımı oyunuma yönlendiriyordum. ikinci yılımda yılın takımı’na seçildim ve bir üst lige çıktık. fransa’nın en büyük kulüplerinden biri olan monaco ile sözleşme imzaladım. ilk büyük transfer ücretimi kazanmıştım.

    anneme bir ev satın aldım.

    yine de üstesinden gelmem gereken daha birçok zorluk vardı. insanlar 2004’te şampiyonlar ligi finaline yükselmemizden bahsediyorlardı ama monaco’daki en çılgınca dönem fransa 21 yaş altı milli takımı’nda oynadığım bir maçtan sonraydı. bir rakibim ayağıma basmış ve ayağımı çok kötü yaralamıştı. hastanede monaco teknik direktörü didier deschamps’a “çok acıyor. oynayamam. yürüyemiyorum bile!” dedim.

    ama takımın bana ihtiyacı vardı, o yüzden doktorlar acımı gidermek için her şeyi denediler. hiçbir şey işe yaramadı. sonra teknik kadrodan biri “neden eski usulle halletmiyorsun?” dedi.

    herkes “ne demek istiyorsun?” dedi.

    adam da “kramponunun içine bir parça tavuk koyun.” dedi.

    kulağa çılgınca geliyordu ama beni bilirsiniz, açık fikirliyimdir. o yüzden kasabımıza gittim. kasap “ne istiyorsun?” diye sordu.

    “bir parça tavuk.” dedim. “ama çok küçük bir parça.”

    “çok küçük bir parça mı? niye?” diye sordu.

    “kramponumun içine koyacağım.” dedim.

    sadece güldü. eve tavukla döndüm. yeni bir çift krampon sipariş ettim: bir teki 42,5, öteki teki 44 numaraydı. bir pas attım. “oh” fena değildi. acıyordu ama fena değildi. böylece dört ay boyunca kramponumun içine tavuk koyarak oynadım. antrenmanlarda tavuk kullanmıyordum –annem yiyecek ziyan ettiğim için beni asla affetmezdi– ama her maç öncesi kasaba uğruyordum.

    “günaydın patrice. her zamankinden mi?”

    tavuk o kadar iyi oynamamı sağladı ki ocak 2006’da manchester united’la sözleşme imzaladım. belki hatırlarsınız, ilk maçım manchester city deplasmanıydı. büyük derbi. maç öğlen 12:45’te başladı. bir fransız olarak bu benim için alışılmadık bir şeydi. geleneksel kahvaltıları sevmem, o yüzden maç öncesi ne yemeliydim bilmiyordum. makarna ve fasulye yedim. rahatsızlandım. kusuyordum. ne yapacağımı bilmeden odama gittim.

    “ferguson’a oynayamayacağımı, hasta olduğumu söylemeli miyim?”

    “hayır patrice, söyleyemezsin! yumuşak ve korkmuş görünürsün. oynamak zorundasın.”

    stadyuma giderken otobüste başım dönüyordu. hava güneşliydi, çok sıcaktı. hem de manchester’de! hadi ama… trevor sinclair ile bir hava topuna çıktım. güm! yüzüme dirsek geldi. her taraf kan oldu. kendimi kaybediyordum. karakterin ne düşündüğünü yazan balonların olduğu karikatürleri bilirsiniz. benim balonumda şu yazıyordu: “aman tanrım, bu herifler çok hızlı, çok güçlü. monte carlo’da her şey ne kadar da rahattı…”

    ilk devreyi 2-0 geride kapattık. ferguson kızgındı. “ve sen patrice” diye bağırdı, “senden bu kadar! şimdi oturup maçı izliyorsun çünkü ingiliz futbolunu öğrenmek zorundasın.” kramponlarımı çıkardım, kanları temizledim. 3-1 yenildik. yıkılmıştım.

    birkaç ay sonra 2006 dünya kupası’na gidecek fransa milli takımı kadrosu açıklandı. takım arkadaşlarım louis saha ve mikael silvestre çağrılmıştı ama ben çağrılmamıştım. bu sefer yıkılmamıştım- çok sinirlenmiştim. bütün bir yazı spor salonunda takım arkadaşlarımın fransa’yı finale taşımasını izleyerek geçirdim. finale! düşünebiliyor musunuz? orada olmam gerektiğini biliyordum!! her şeyi parçalamak istiyordum, cidden. deli gibi çalışıyordum. daha çok ağırlık, daha çok tekrar. daha çok acı. tatil bile yapmadım.

    united’de oynamak için ne gerektiğini idrak edememiştim. kendimi büyük bir yıldız olarak görüyordum ama united her şeyden daha büyüktür. beşinci ligden bir rakiple olan kupa maçınıza 76.000 kişi gelir. monaco’da 6.000 kişiye oynuyorduk öyle sessiz olurdu ki tribünlerde çalan telefonların sesini duyardınız. şaka yapmıyorum.

    united’in sezon öncesi kampına katıldığımda her zamankinden daha güçlü ve daha hızlıydım. ondan sonrası, poff… durdurulamazdım. o yüzen “city maçı united’deki dönüm noktamdır” derim. o deneyime, bir hiç olduğumu hissetmeye ihtiyacım varmış.

    buydu “çok çalışmalısın, dostum” demem sebep.

    kişiliğimi united’de bulmuş gibi hissediyorum. izah edeyim. bir maç öncesi soyunma odasına girseydiniz “bu imkansız.” derdiniz. dans edip şarkı söylerdik. ben dj olurdum, rock ve r&b müzik çalardım. ferguson içeri girdiğinde “bu ne biçim müzik?” derdi, ben de ona biraz sinatra çalardım. bütün herkes eğlenirdi. ama maç zamanı gelip patron boğazını temizledi mi, biri bir düğmeye basmış gibi olurdu. müzik dururdu. konuşma dururdu. birbiri için ölmeye hazır savaşçılara dönüşürdük. dönüşüm inanılmazdı.

    united’de işte böyle bir karaktere ve profesyonelliğe sahiptik. eğleniyorduk ama çalışma zamanı geldiğinde de çalışıyorduk. bu tamamen dna’ma işlemiş durumda, 100%. o yüzden kulübe bağlandım. gerçekten de bir noktada o kadar çok zamanımı united’e veriyordum ki, bu ailemi etkiledi. “vay, belki de çok ileri gidiyorum.” diye düşünüyordum.

    taraftarların açtığı şu pankartı bilir misiniz?

    unıted çocuklar eş

    bu sırada

    komik bir pankarttır. ama cidden, united’de başarılı olmak için gereken budur. bu kulüpte oynamak beraberinde bir sürü sorumluluk getirir. örneğin, united’de ilk yaptığım şeylerden biri, yığınla dvd alıp kulübün tarihini öğrenmekti çünkü onu devam ettirecek olan sizsiniz.

    2014 yılında united’den ayrılmak, almak zorunda kaldığım en zor karardı. başka bir gün bunun hakkında daha fazla şey anlatırım ama şunu söyleyebilirim ki futbolu united’de bırakmak isterdim.

    ama bir kez karar vermiştim, juventus’a gitmekten çok mutluydum. united’de oynamak, juve’deki 18 ayımla kıyaslandığında adeta tatil gibiydi. çok koşuyorduk. bir maçta gol yememişsek, rakibe çok korner verdiğimizi söylüyorlardı. bir keresinde ligi 15 puan önde götürürken torino’ya yenildik ve ertesi gün antrenmanda sanki biri ölmüş gibiydi. claudio marchisio’nun kustuğu için bırakmak zorunda kaldığı bir antrenman hatırlıyorum. antrenman bitip de herkes sahadan çıkarken yardımcı antrenörler ona “hayır, hayır. sen ne yapıyorduysan onu bitireceksin.” dediler. adam hasta olmuştu ama başardı.

    juventus buydu.

    ama united, beyler, united farklıydı. united… bendim.

    juve’den ayrıldıktan sonra o kazanma kültürünün bir parçası olmayı özledim. artık 38 yaşımdayım ve futbolu bırakma zamanımın geldiğini hissediyorum.

    tek hedefim elimden geldiğince iyi bir insan olmak.

    belki bunu söylememem gerek ama senegal’de 400’den fazla çocuğa düzgün beslenme ve okuma imkanı sağlayan iki barınak açtım. kariyerimin en büyük başarısı budur. videolarıma ve “bu oyunu seviyorum”larıma devam edeceğim çünkü mutluluğumu sizlerle paylaşmak istiyorum. biri “oh patrice, babamı kaybettim ama senin videolarından birini izlemek beni gülümsetiyor.” dediğinde nasıl minnettar hissettiğimi anlatamam.

    bu da beni pandaya getiriyor. kimi videolarımda ya bir pandayla takılıyorum ya da bizzat ben panda kılığına giriyorum. dans ediyorum, şarkı söylüyorum falan ve sonra şöyle diyorum: “panda gibi olun! siyahım, beyazım, asyalıyım ve tombulum. ırkçılığa hayır deyin!”

    bu güçlü bir mesaj. umarım panda insanların, hepimizin aynı kişi olduğunun ve birlikte dünyayı daha iyi bir yer haine getirmemiz gerektiğinin farkına varmasını sağlar. insanları kilolarına, derilerinin, saçlarının ya da gözlerinin rengine göre yargılamayın. hepimiz insanız, hepimiz kardeşiz. biz büyük bir aileyiz.

    panda bana ferguson’un bir konuşmasını hatırlatıyor. 2008’de moskova’da chelsea ile oynayacağımız şampiyonlar ligi finali öncesiydi. patron içeri girdiğinde herkes soyunma odasındaydı. her zaman olduğu gibi müzik sustu. yere bir toplu iğne düşse sesini duyabilirdiniz. sonra ferguson dedi ki: “ben çoktan kazandım…”

    birbirimize baktık.

    “ben çoktan kazandım. bu maçı oynamamıza gerek bile yok.” dedi.

    “neden bahsediyor bu? maç daha başlamadı bile.” der gibiydik.

    ardından ferguson bana döndü, “patrice’ye bakın.” dedi. “24 kardeşi var. annesinin onları doyurabilmek için neler yapmak zorunda olduğunu düşünün.”

    sonra wayne rooney’e döndü.

    “wayne’ye bakın. liverpool’un en zorlu bölgelerinden birinde büyümüş…”

    sonra park ji-sung’a döndü.

    “ji’ye bakın. ta güney kore’den geldi.”

    patron hikayelermizden bahsettikçe fark ettik ki aslında bir kardeşlikten bahsediyor. biz sadece bir futbol takımı değildik. dünyanın her köşesinden, her kültürden, ırktan ve dinden bir araya gelmiş insanlardık. ve şu an buradaydık, ortak bir amaç için savaşmak üzere moskova’da, bir soyunma odasında. futbol aracılığıyla kardeş olmuştuk.

    “benim zaferim bu!” dedi ferguson.

    hepimizin tüyleri diken diken olmuştu. sonra çıkıp şampiyonlar ligi’ni kazandık.

    manchester united da bu.

    ve bu da bu oyunu niye sevdiğimin hikayesi.

    patrice evra
    30 temmuz 2019

    --- alıntı ---

    kaynak: https://eksisozluk.com/entry/96419929