• 405
    yola çıktığımızda kuzeyin güzelliklerini bıraktık arkamızda.

    fatih dağının eteklerindeki florya’nın taze havasını kralın şehrine girerken bile özlediğimi hissediyorum. atlarımızı saraya, demir tahtın ayaklarının dibine sürdük...

    ...

    demir tahtın olduğu salona doğru yürürken ikimizde de bir korku vardı.

    pivot bana dönüp “kralın huzuruna çıkıyoruz, değer mi gurrpegi için?” diye sordu. haklıydı... bize ihanet edip, orduya seçilecek adamlarla ilgili bilgileri vermeyi reddetmişti. o günlerde “saraya gider misini gurrpegi için?” deseler, işim var derim, yüzüne bile bakmam.

    pivot ile birlikte sarayın en üst katındaki taht odasına girdiğimizde demir tahtta bizi bekleyen targanyen’lerden hagi ile göz göze geldik. kuzeyin, en iyi savaşçıları olarak bilinirdik, bilinmesine ama yine de bir kaçak için af dilemeye gelişimiz ilk kez oluyordu. aslında onu bırakacaktık zindanda çürüsün ama işte yufka yüreğimiz kılıcımız gibi florya çeliğinden yapılmamış... bu yüzden tedirgindik.

    savaş meydanında, sayısız çarpışma yaşamış ve hepsinde hayatta kalmayı başarmış bizler ki bunun içinde “bir kış gecesi rüyası savaşında“ torinolu zebralar, kuzeyinde kuzeyinde tacirler limanı savaşında “gunners’lar”, kralın adamları dedikleri ispanya’nın en azılı katilleri madridli real’ler, alplerden xamax’lar, milano’lu şeytanlar ve daha kimler kimler... evet, bazılarında yara aldık... evet, bazı anlarda umutsuzluğa da kapıldık ama hiç yılmadık, hep dik durduk, hep sonun kadar savaştık ve kazanan hep biz olduk. elbette, yerli rakiplerimizde yok değildi... suyun karşı tarafındaki yellow cheater‘lar her savaşta yeni düzenbazlıklar yapardı ama onlara karşı da dik durmasını da bildik... paraları, pulları, güzel sevgilileri olabilir ancak bizler, yiğidin harman olduğu yerde, çeliğin en güçlü dövüldüğü florya ateşinde kavrulmuş insanlardık. bize yalı çocukları, vız gelir tırıstttt giderdi.

    tabi tüm bu badirelerden geçmiş, dünyanın binbir türlü halini görmüş bizler için kralın karşısına geçip bir kaçak, bir traitor için yaptıklarımızın bir anlamı olsun istiyorduk... bize istihbaratın dibini göstersin, 50 hafta öncesinden bu adam bizde desin istiyorduk... versin kırmızıyı, yaksın sarıyı istiyorduk... çok şey mi istiyorduk? ama şu var ki sultanlar sultanı sultani124 bizi uyarmıştı onun hakkında. gidin balık yiyin daha da bir şey yapmayın demişti ama biz dinlememiştik. bugün cezamızı çekiyoruz elbet ama dostluk, o sizi yarı yolda bıraksa da, sizin onu yarı yolda bırakmamanız demektir.

    sonunda kralın karşısına geçip, “rerererarara gassaray gassaray cim bom bom” diye bağırdık bir elimizi yumruk şeklinde havaya kaldırıp sallayarak, arından dizlerimizin üzerine çöktük ve targanyen’lerden hagi’ye bağlılık yeminimizi ettik...

    ama targanyen’lerden hagi ne yaptı? bizi şövalye ilan etti.. yine... amk sanırım tahta çıktığımız bu 12. turumuzda 12. kez şövalye ilan edilişimizdi. biraz yaşlandığını kabul ediyorum. sürekli bir şeyleri unutuyor. geçen gün fan-zone hata verdi “faturayı ödemeyi unutmuşum” dedi.. yani abicim unutuyorsun işte artık tahtı daha genç isimlere bırakmanı zamanı gelmedi mi?

    “kralım” diye girdi söze pivot.. ona pivot diyorduk çünkü yaptığı tek şey şey dikilmekti. savaş meydanında sayısız kez mabadını kurtarmış biri olarak söylüyorum bunu...yahu adam, bir iki kılıç salla, sırtında taşıdığın oku bir çek çıkar, iki yay ger be birader diyorum ama yok... varsa yoksa n98... neymiş, tüm birlik n98 giymeli, savaşı batı üstten seyretmeliymiş. bu saatten sonra ben mi savaşıcam arkadaş diye isyanlardan her daim.

    “biz buraya gurrpegi için af dilemeye geldik. izniniz olursa kuzeyin istihbarat kısmına tekrar almak istiyoruz...” dedi pivot.

    kral ayağa kalktı zar zor. yaşlısın işte olum neyin havası bu... belli ki geceden kalma, bira+işkembe kokusununu 3 metre öteden alabiliyorsunuz rahatlıkla. hayır sosyal mesafeyi de koruyup bir metreyi üç metreye çıkardık ama bana mısın demiyor. sarayın içinde bir koku leş gibi saray... neyse, kılıcını çekti ve ben içimden “aha şimdi boku yedik” dedim. kılıcını çeker çekmez “nayırrrrr” diye bağırdı. bilen bilir bu türkçede hayır anlamına gelir.

    “kralım” dedi tekrar pivot. “siz ki siz targanyen’lerin sonuncusu, aslanların efendisi, siz ki siz ....” bana dönüp “başka ne yapıyordu olum bu?” dedi pivot. o bile bir yerden sonra tıkanıyordu. usulca ayağa kalktım. “eee yeter!!! kralsın krallığını bil olum! biz olmasak sen bir hiçsin. bak mocuishle, senin kardeşin, arkadaşın, aile dostun ama paralel bir krallık kuruyor.. adam ol aklını alırız” dedim. ama nasıl içkiliyim, nasıl içkiliyim....

    kral elini omzuma attı “zaten bende sıkıldım bu işlerden, binbir türlü adamla uğraşıyorum olum ben burada. delirtmeyin beni... gurrpegi’yi de affediyorum, ne bok yerseniz yeyin, gidin o kuzeye, bir daha da gelmeyin lan karşıma...” dedi..

    atara atar, gidere gider yaptı qral...
    huzurundan ayrılırken mutluyduk. arkadaşımızı geri almıştık. zindandan onu almak için gardiyana kralın, karman çorman el yazısı ile yazdığı fermanı uzattık. şöyle bir baktı ve “demek duyumcu serbest kalıyor ha!” dedi...

    iki tane çaktık ağzının ortasına pivot sağdan, ben soldan... “kolpacı bir sus!” dedik, ardından “o duyumcu değil” diye devam etttik yüksek sesle bir ağızdan... ağzının içi kan dolmuş gardiyan bize gurrpegi’yi getirdi. sarıldık ama zindanda rutubetten olsa gerek leş gibi kokuyor. çimsin diye onu nehir kenarına götürdük. bize orada ubeyd ve erman41’de katıldı.

    yolumuzu uzun ve tehlikeli ama dostumuzu kurtarmanın gururu ile yol aldık kuzeye. atlarımızın üstünde, tıngır tıngır başladık şarkılar söylemeye ....

    giden her sevgilinin ardından
    hep biz olduk el sallayan
    haykırsak duyarlar mı sesimizi
    hangi sevdadan galip çıktık ki
    yürüyoruz sessiz ve kederli
    nevizade geceleri
    inletiyoruz her çıkışında istiklal caddesini
    boşuna çekilmedi bunca çile
    içiyoruz gündüz gece
    haykırdık ama duymadı hiçkimse
    peşindeyiz heryerde
    zaten aşklar hep yalan dolan
    sonu hep acı hüsran
    bizde her sevdadan geriye kalan
    sadece galatasaray....