• 251
    yine aynı yerdeyim sözlük. yine olmadı. bu soğuk ve savaş artığı manzaraya o kadar alıştım ki, artık bir kadına yaklaşacak özgüveni bulabilir miyim hiç bilmiyorum.

    aynı kelimeler, farklı insanlar, aynı mevsim, aynı zaman dilimi, yine balkonunda dumanlayan ben... "neden" sorusu bile anlamsız geliyor artık. lanetlendim ben sözlük. 21 yaşındayım, bir buçuk sene önce aldatılarak doğum günümde terk edildim. o günden sonra kime heyecanlandıysam, kime kalkanlarımı indirip içimi açtıysam, kime aşık olmaya cüret ettiysem olmadı. acıyor. kahretsin.

    oysa çok iyiydi. kendimi bulmuş gibiydim. bir hafta bulutların üstünde gezdim ve kendime güvendim. öyle sert, öyle acı bir kesik oldu ki içim üşüyor. bir şansım bile olamadı sözlük.

    bu şiiri yazıp, zamanı gelince sevinme duvarına bağlarım diye küçük bir hayal kuruyorken, şimdi bu kısa ve bu gece noktalanan hikayeden kalan tek hatıra olarak buraya bırakıyorum: (bkz: #2851581)

    hükmen yenildim.
  • 253
    sözlük quadratus lumborum'u yırttım :(

    affedersiniz ama götün hemen üstündeki kas belin yan tarafı gibi diyeyim, arkadaş sen gel o kadar tavsiye ver ağırlığı yerden şöyle kaldırmayın böyle kaldırmayın diye sonra ağırlığı yerden alırken götünün altındaki sehpa oynasın gövde rotasyonuyla patates ol. ne oturmaya geliyor bu melun kas ne de ayakta durmaya, ben yırttım siz yırtmayın :(

    fizyoterapist yok mu :( :(

    edit: düşen ağlamaz len ipne diyenler bu entryi çoktan beğendi...
  • 254
    aslında ağlama duvarı değil de hayatta yenen kazıklar duvarı başlığına yazılması gereken bir şey ama başlık açmaya gerek yok. belki sonra silerim bile bu yazdığımı.

    üniversiteden ilk mezun olduğumda işsiz kaldım. olabilir, pek muhteşem bir akademik kariyerim falan da olmamıştı zaten. maddi olarak da ailemin durumu fena olmadığı için nasıl olsa iş bulana kadar bana bakabilirler diye pek kafaya takmadım.

    asıl sorun işsiz kalınca üniversitedeki yakın arkadaşlarımın beni dışlaması oldu. asıl o koydu. parası ay sonuna yetmeyince yardımcı olduğum, derdine ortak olduğum, zamanında sorununu çözmek için yırtındığım tipler ben yere düşünce ilk tekmeyi vuranlar oldu. o acıttı işte amk. daha da beteri, başkaları bunlar hakkında aşağılayıcı şeyler söylediğinde sinirlendiğim, haklarını savunduğum kişilerdi bunlar. 2300 liralık maaşı bulunca beni beğenmez oldular.

    milletin dertlerinin yanında bunun esamesi bile okunmaz. hatta çoğu kişi üniversite arkadaşlarıyla görüşmüyordur zaten de, bazen uyku tutmayınca falan geçmişte yenilen kazıklar aklına düşüyor insanın.
  • 255
    ismini, ismimde taşıdığım dedemi kaybettik sözlük.
    ilk defa bir yakınımı kaybettim, gerçekten çok zor bir durummuş.
    çok hazırlıksız yakalandım ama önceden bilse bile buna hazır olamaz galiba insan.
    yakınlarını ve sevdiklerini kaybedenleri artık daha iyi anlıyorum, hepsine sabırlar dilerim...
  • 257
    başkası anlatsa inanmayacağım bir olay yaşadım bugün sözlük. bir mekanda sadece birkaç kere bakıştığımız kız yanıma geldi, hiçbir şey demeden elimden tuttu ve tuvalete götürdü.* çoğu insanın başına geldiğini veya geleceğini zannetmiyorum ama saat gece 4.30 eve döndüm, bu kızın yüzünü görsem hatırlamam belki de fakat gözüm hafif yaşlı aklımda hala o var. hep o var zaten ne yaparsam yapayım. olacak bir şey değil, olmaması gereken de bir şey keza önünü çoktan kapatmaya çalıştım defalarca da. fakat ne diyor zeki müren çoktan unuturdum ben seni çoktan, ah bu şarkıların gözü kör olsun. hala yazdığım her bir dize, her bir name kendisine. her yerde onu arıyorum, yaptığım her şey dönemeyeceğim bir noktaya getirmek için kendimi. ama dönüp dolaşıp aynı yere geliyorum. sahte gülüşü, sahte öpüşü biliyorum hiçbiri gerçek değildi ama hepsini özlüyor insan. bunlar da geçecek farkındayım, ama kolay geçmeyecek ne yazık ki.
  • 258
    yaş 12-13 falan. hasan şaş'ın brezilya'ya gol atıp da sevinmeyerek dünya piyasasında prim yaptığı yaz. saçma sapan bir sınav vardı okulda. kazara sağını solunu kurcalarken burda da bişey varmış diye pipini keşfettiğin dönemler. tam o günlerde yanımda yakınımda o vardı. zaten ben de konuyu tam anlayamadığımdan hiç bahsetmedim ona. o da hiç bilmedi. babasıyla yıllar sonra tesadüfen bir süre aynı yerde bulunduk ettik, beni çok sevdi. hayat... şimdi evli ve mutlu, bir de kendine benzeyen çocuğu var...

    31 ekim 2003 beşiktaş galatasaray maçından bir hafta öncesi falan. aynı sınıftaydık zaten, e kurcalaya kurcalaya anlamıştık yavaştan ne işe yaradığını, daha doğrusu o yaşların heyecanları falan anladık sanmıştık. bir mesaj gecenin bir körü, hayattaki ilk reddediliş. önlü arkalı sıralarda geçen aylar, yıllar. hayat bilgisi dizisinde milletin sevgilisine çıkmak için kağıtları değiş tokuş ettiği ama süzmenin kendi kendini çektiği için aslında geçersiz olan kuranın çekildiği yılbaşı. kurada adını çektikten sonra elde kağıt kalakaldım, hediye alıp verme günü gelince şok iki katına çıktı, benim adımın yazılı olduğu kağıt da ondaymış zira. hediye aldık verdik, bir de dans ettik. en yakın maceramız da buydu zaten. kim bilir nerdedir şimdi o üzerinde galatasaray arması olan kolyeyle rengarenk atkı-bere... geçip gittikten yıllar sonra bir yaz günü, alakasız bir düğün mekanı, damadın davetiyle gidilen bir düğündü o hikayenin final sahnesi...

    yeterince üzüldük herhalde derken, arabeskten sıkılmışken falan yeni umutlara yelken mi açıyorduk. bir pazartesi sabahı yanına giderken koluma giren başka bir kol. yoldan çevirip abuk sabuk bir soru sordu. bazı şeyleri anlarsın da anlamazdan gelmek zorunda kalırsın ya öyle bir andı.. ilişki durumu hanesi single'dan maluma doğru dönüyorken hayata dair pek bir algı yoktu. 2 gün sonrası 11 mayıs 2005 galatasaray fenerbahçe maçı, 5 değil 25 atsak da sevinmezdim muhtemelen... ertesi gün okulda herkes coşar eğlenirken ben yine ölü gibiyim... 22 mayıs 2005 fenerbahçe galatasaray maçı bir pazar günü ama cümbür cemaat bir yerlerdeyiz. önceki gece bişeyler olmuş, ben de yanından ayrılmıyorum fırsatçı bir yavşak olarak... o gün şampiyonluk gidiyor, yine pek algılayamıyorum... onlar bir dargın bir barışık giderken yıllar geçti... bu hikayenin tamamında yer alan ve alacak karakterler arasında sonu bana en benzeyen belki de... o da beşiktaşlıydı zaten, tromso maçından sonra teselli edip edip dalga geçmelerini hatırlıyorum mesela... kariyerimin ilk uzun yazılarından birini de ona yazmıştım mesela...

    uni şşhh şşhh şşhh zamanları geliyor sonra. bilinmedik bir şehirde bilinmedik maceralar yaşarken kısa bir dönem. malum şehri bilenler 515'in istikametini bilir. birkaç kısa muhabbet, ima eder etmez tüm hatları kesti. meşhur engellenmiş profil görüntüsü var ya, daha emekleme zamanlarında tanışıyoruz... zaten bu iki hikaye birbiriyle iç içe bazen... unilere sarılarak geçiriyoruz bu dönemi de...

    sonra eve dönüş senaryoları başlıyor. tabi kurtlu bünye rahat duramıyor. mikrofonlarımız çok ama çok yakın bir yere çevriliyor. tarihe geçecek ben erkek sevmiyorum biliyor musun cevabının üzerinden ay geçmeden sevilmeyenin ben olduğu gerçeği yüzümüze vuruluyor. bir sonraki sevgilisiyle askerde bir gün aynı kamyonetin arkasında yan yana yatarak vakit geçiriyoruz, çocuk bu detayları hiç bilmiyor... zamanında hayal ettiğim fotoğrafı ise hayal ettiğim yerde bir başkası çekinip yüklüyor feysbuka, iç çekip ekranı kapatmakla yetiniyoruz...

    tüm bu hezimetler içinde en bir şerefli mağlubiyetimiz, olmadı yenildik ama ezilmedik maçımız. 3 temmuzun hemen ertesi, bu çocuk olmayacak herhalde beklentileri tavan yapmayı geçmiş yer yer realiteyle kucak kucağa girmiş. bir sınıfın önü, bir merdiven basamağında başlıyor hikaye. bir quiz öncesi reddedilip bitiyor sanırken aslında belki de yeni başlıyor. dönüp gitme şimdi diyor o ses, zaten dönüp gidecek pek yer de yoktu... 5 buçuk senede 2 farklı okulda 2 sınıfı tamamlayamayan bünye 3 senede 3 küsur sınıfı devirip diplomayı kapıyor. diplomayla kalsa iyi, ziyan olmaktan kurtulup etiket ismiyle adam oluyor... kaybederken kazanılabildiğine bu hikayede ilk defa şahit olurken bu hikayenin sonu da ondan alakasız bir sebepten kafanın kırıldığı askeriyenin son çeyreğinde redam redam gezerken denk gelinen bir davetiye oluyor... bebiş de 3 yaşına girmiş bu arada, maşallah tombiş tombiş sevimli bir çocuk...

    askerlik tedavisiydi şantiyeciliğe alışmaydı oydu buydu derken günlerden bir gün, sıcak mı sıcak bir şantiye günü... önce uzaklardan, sonra yakınlardan bakmalar. daha ilk anlarda ciğeri delen olmayacak bu iş hissiyatı. olmayacak bir duaya amin derken her seferinde daha bir tedirginleşen bünye. tabi bir küsur senelik ilaçlı tedavi sonrası ilk deneme oluyor. meğersem tüm ayarlar karman çorman olmuş. doktorun güya iyileştirdiği obsesyon daha beter olmuş, anksiyetenin sadece kendisini yok edebilmiş yan etkilerinin alayı misli misli... anlaşılabilecek herşeyi anlaşılabileceğinden de fazla yanlış anlamalar, bir hafta on gün küsmeler, masalarda yemekten kalkıp milleti işkillendirmeler, hazımsızlıklar falan... muhtemelen benim bile sahiplenemeyeceğim bir yalana inanmasını bekliyorum, inanmıyor haliyle. önce kibarca reddediliyorum. ama işte yüzsüzlüğün ve yaşı büyük olmanın verdiği yetkiyle bitiyor mu bitmiyor... bir dargın bir barışık bazen sen abartıyosun falan derken sonunda ipler kopuyor. hüzünlü adam ayakları, gelip sözlükte süslü püslü yazmalar gerçeği hiç ama hiç değiştirmiyor. gurbete çalışmaya gelmiş gencecik kıza musallat olmuş pisliğin tekinden öteye geçemiyorum... kız işe geldiği güne de, bana selam verdiğine de vereceğine de pişman oluyor netice itibarı ile...

    o saçma heyecanların yerini yürek söken bir sıkntı alıyor. uzaklardan bakıp iç çekerken yakında karşılaşınca sinirlerine hakim olamama hali oluyor. o karşılıklı gülümsemeler başını yana çevirip sert sert bakarak geçmelere evrildi. kaybeden belki ben gibi görünsem de asıl mağdurun o olduğu saçma sapan bir hikaye bir yerlerde bir şekilde yazılmaya devam ediyor...

    bugün 14 şubat, ortalık kalplerden çiçeklerden geçilmiyor belki ama bizim içimizde her yer san mames çamuru adeta...
  • 259
    olmadı. çabaladım, uğraştım, olmadı. doğum günümdü, tek bir mesaj bekledim. gelmedi. 24 saat uyanık, elde telefon her titreyişte gözüm tek bir isimi aradı. o isim görünmedi. alışmak gerekiyor, kabullenemediğin şeye nasıl alışacaksın? ben henüz kabullenemedim. hayırlısı olsun diyeceğim, hayırlısı nedir bilmiyorum. çaresiz el kol bağlı beklemek çok zor, bunu tecrübe ettim. çok önceden şöyle demişti; “inşallah sen benim hayırlı olanımsındır”... inşallah canımın içi, inşallah...
  • 269
    şirkete bi' kız geldi yaklaşık bir buçuk ay önce. manken gibi, sarışın, mavi gözlü falan. normalde öyle tiplerle asla iletişim kurmam, çünkü hayata dair paylaşacağım şeyler olduğunu düşünmem. onlar genelde insanlara tepeden bakan, havalı kişiler olur.

    fakat bu öyle değildi. ne kadar ön yargım varsa çöpe attı adeta. ofisin içinde insan ister istemez muhabbet etmek durumunda kalıyor. o tipin, o profilin altından bambaşka bir hikaye çıktı ve beni çok etkiledi. çok farklı biriydi, kalbi tertemizdi, bu hayatta sanki yıllarca onu bir mahzende saklamışlar da sonra benim karşıma çıkarmışlar gibiydi.

    üç hafta kadar önce dayanamadım ve iş çıkışı kahve içme teklifinde bulundum, o da kırmadı beni. çok hoşlanmıştım ondan ve ne olacaksa olsun diyerek hislerimi söylemeye karar verdim. aslında bu daha önce kolay kolay yaptığım bir şey değildi. hatta bu kadar kısa sürede kesinlikle yapmamıştım ama bu kez diyorum ya çok farklıydı. sonuç tabii olumsuz oldu, beni kırmadan, gayet kibar bir şekilde sebeplerini söyledi ve saygı duydum. aslında tipten dolayı maça zaten 2-0 yenik başlıyordum ama şansımı denemek istedim.

    şimdi ilk günkü gibi çok iyi iki arkadaşız. çok iyi anlaşıyoruz, birbirimize destek oluyoruz. harika bir diyaloğumuz var. tabii ben bunun bu şekilde değil de, diğer türlü olmasını çok isterdim. çünkü onunla geçirmediğim her saniye, onunla konuşmadığım her an bana bomboş geliyor. çok uzun süredir böyle hissetmiyorum. elbette sevgililerim oldu ama gerçekten böylesini belki en son on sene önce falan hissetmişimdir.

    sözün özü; hislerimi bir yerlere yazmak istedim. sosyal medyalarıma yazamıyorum, arkadaşlarımın çoğu evli ve çocuklu olsalar bile içlerindeki goygoy yapma duygusunu kaybetmediler. kafam kaldırmıyor belli bir yaştan sonra boş muhabbeti, makarayı. o yüzden buraya geldim. burada beni bilen kimse yok, o sebeple rahat rahat döküyorum içimi.

    son olarak; keşke sen de bana benim sana baktığım gibi baksaydın, keşke sen de beni sevebilseydin. bunu çok isterdim.

    inanılmaz büyük hayaller de kurmuyorum seninle inan bana. sadece bir deniz kenarında güneşin doğuşunu ya da batışını izlerken, sen başını göğsüme yaslasan ve ben sana şiir okusam. ahmed arif olur mesela, ikimiz de ahmed arif'i çok severiz.

    hasretinden prangalar eskittim.
  • 271
    ağlamıyorum, çok sıkıldım sözlük. sözlük sıkılma duvarına yazmak istedim ancak kapalı.

    ne güzel sıkıntılarımız dertlerimiz varmış ya meğer bizim. şu allahın belası virüs yüzünden eve kapandık kaldık. ne olacak, ne zaman bitecek... biliyorum çok söylendi ama insan ailesine bulaştırmaktan ya da onlara bulaşmasından korkuyor en çok. bombok iş ulan.

    eğer biri virüsü hemen ortadan kaldıracağız ama fenerbahçe sizi 5-0 yenmiş olacak dese okeyim ben. en azından galatasaray’dan da uzak kalmamış oluruz.

    2005 basımıkehanetler kitabına göre 10 yıl sürecekmiş virüs.*
    çin sayfaları çözümü bulduklarını paylaşıyorlar.
    türkiye’deki vaka sayısı, 21 mart gecesi büyük ihtimal 1000’i geçecek.
    ağzı olan çok biliyormuş gibi konuşuyor.
    dedeler ve nineler evlerine girmiyorlar...

    muslera yok, lemina yok, falcao, yok. galatasaray yetmezliği var.

    2020 sen napıyosun be bilader...

    şu olağanüstü hal geçtiğinde bir party yapalım be sözlük.
  • 272
    anneannem kalçasını kırdı 2 ay kadar önce. zaten çok sağlam değildi. yatağa düştükten sonra tamamen gitti. 1 hafta önce bronşit teşhisi kondu. 2 aydır bakıcı var evde. birkaç gündür durumu kötüleşti, doktor gelip bronşit dedi ilaç ve oksijen tedavisi verdi. zaten durumlar malum olduğu için onlar da çok duramadan gitti. zaten kaldıkları ev de çok çok iyi durumda değil...

    dedem kafayı yemiş durumda. eskiden deli taklidi yaptığını düşünüyordum ama artık aştı kendini. millet bas bas bağırırken, her yer kapalıyken deli gibi dolanıp duruyor. ikide bir bizim eve gelip gidiyor. dakika başı telefon abuk sabuk şeyler söylüyor. saat başı başka bir manyaklık.

    bakıcı kadın bunun pisliğinden, deliliğinden yılmış durumda. kadının kızı da hastahanede bakıcı olduğu için ama haftasonu gitme diyoruz. kadın her fırsatta bu deli dışarda gezip duruyor elini bile yıkamıyor diye şikayet ediyor. son günlerde yaptıklarından korkmaya başladı artık. birkaç güne gidecek muhtemelen. hayır kendi derdimizden kafayı bi an kaldırınca düşünüyorum kadının güvenliği bile yok aslında evde...

    annem de 57 yaşında ve şeker hastası. sürekli insülin kullanıyor. zaten normalde de gayet panik bir insan. her dakika her saat yeni bir panik dalgası vuruyor. gözümün önünde gidiyor kadın. tam rahat ettireceğimiz, iyi bakıp mutlu edeceğimiz yaşlarında bu sorunlarla uğraşıyor. 4 kardeş olmalarına rağmen arayıp soran yok. bu kadın bu hasta haliyle bu delilerle uğraşmak zorunda. eve telefon açıp annen öldü galiba diyebilen bir ruh hastası var. beni de sağlığıyla tehdit ederek evden çıkarmıyor. gidersem de kendimi tutabilir miyim bilmiyorum artık ölür mü kalır mı...

    bugüne kadar hep arabesk takıldık. başkasına söyleyemediğimizi, belki de söylesek iş yapacak süslü lafları gurur yapıp buralara yazdık hep. bu defa durum ciddi.

    söyleyin ben ne yapayım?