• 604
    dün yani 3 haziran 2020 günü galatasaray televizyonunda tekrarı verilmiş olan maç.
    bu maç için yapacağım tanımlamalar şunlardır:
    müthiş maç. efsane maç. hayatımın maçı.
    üniversite kampüsünde karların üstünde yuvarlana yuvarlana zaferimizi kutladığım maç.
    maç sabahı, ceza genel hukuku hocamızla birlikte sınıfça adliyeye duruşma izlemeye gitmiştik.
    öğleden sonra okula dönüp derslere girmeye devam edecektik; fakat hava koşulları nedeniyle dersler iptal olmuştu ve eve gitmek için servis araçlarının olduğu yere doğru yürümeye başladım arkadaşlarımla.
    araçta yer kalmadığı ve binemeyeceğim söylendi bana.
    "taksiyle git." dendi.
    şok oldum.
    "abi böyle şey olur mu? benim kazanılmış hakkım söz konusu. hangi vicdana sığar bu yaptığınız?" dedim.
    "benim senle kişisel ne sorunum olabilir? yer yok işte. yapacak bir şeyim yok." dendi.
    "ben bu havada ne yapacağım o zaman, bari buna bir çözüm bulun." dedim.
    "taksiyle git." dendi tekrar.
    taksi arıyorum; ama o zor koşullarda kampüsün etrafında taksi ne arar?
    tabii ki taksi de bulamadım.
    bir servis araçlarının olduğu yere koşuyorum arkadaşlarımla, bir taksi bulmak için çıkış kapısının oraya koşuyorum.
    elimde valiz benzeri, çekmeli çantalardan var.
    o karda kışta bir de onu çekmeye çalışıyorum.
    benim dersleri takip etmek için kullandığım bilgisayarıma usb girişiyle bağlanan bir kabartma ekran okuyucum var.
    bir de "pearl" denilen bir kağıttaki yazıyı tarama özelliği olan ve bu yazıyı bilgisayara aktaran bir özel kamera var, taşınabilir scanner da denebilir.
    o yüzden bu çantayı kullanmak durumundaydım tüm bu cihazları taşıyabilmek için.
    resmen pestilim çıktı.
    bir yandan kulağımda kulaklık, maçı dinliyorum.
    maç heyecanı ve stresten ve aynı zamanda eve nasıl gideceğimi düşünmekten artık aklım durma noktasına geldi.
    başımın döndüğünü hissettim, sanki yer altımdan kayıyor gibi hissettim yorgunluktan.
    ama arkadaşlarım panik olmasınlar diye söylemedim onlara.
    o süre içinde yaklaşık 1.5 litre su içtim kendime gelmek için.
    bana bu eziyeti çektirenler umarım iyilerdir şu an.
    ben kimse hakkında kötü düşünmem.
    neyse, koşuşturmam hiç abartısız söylüyorum ki 1 saat devam etti.
    "bakalım sonu nereye varacak oğlum murat bu işin sonu?" derken kendi kendime, kulaklığımdan gelen seslerle kalbim çarpmaya başladı.
    drogba'ya doğru gelen uzun top, drogba'nın topu kafayla wesley'ye indirmesi ve topun filelerle kucaklaşması, hepsi daha dün gibi aklımda.
    "gol attık be!" diye bağırdım. arkadaşlarım da sevindiler.
    onlara minnettarım. bana yaşatılan bu kötü duruma kayıtsız kalmadılar ve tüm güçleriyle bana yardımcı oldular.
    kendi işlerini bir kenara bırakarak benim eve gidebilmem için uğraştılar.
    onları hiçbir zaman unutmadım, unutmam da.
    sonra yetkili bir abimizi bulduk servis araçlarının orada.
    "abi sizin vicdanınız, insanlığınız yok mu? ben eve uçarak mı gideceğim? sizin farkındalık duygunuz yok mu?" dedim.
    o da yolcularını bırakarak kampüse geri dönmüş olan ve boş olan bir aracı bana yönlendirdi ve tek başıma o araca binerek eve gittim.
    o kadar kolaylık da sağlansın bir zahmet, takatim kesilmişti yorgunluktan.
    araca binmeden önce maç bitti.
    herkesin gözü önünde, valizimi bir kenara bırakarak karların üstünde yuvarlanıp; bağıra bağıra galibiyetimizi ve şampiyonlar ligi'nde son 16'ya kalışımızı kutladım.
    arkadaşlarımdan biri, "herkes sana bakıyor şu an. dedi sevecen bir ses tonuyla.
    "beni enterese etmez." dedim.
    kar, kış, çarpıntı, ter, yorgunluk ve tüm vücudumun titremesi ile birlikte araca bindim.
    hiç tanımadığım bir kızcağız "bu erkekler çok değişik insanlar." dedi.
    o da haklıydı belki kendince.
    aslında delilikti bu yaptıklarım.
    o hengamenin içinde cimbomumu düşünmek, maça konsantre olmak ve bitkin haldeyken, terli terli karların üstüne yatmak deliliktir.
    bunun başka açıklaması yok.
    ama ben çılgın, deli, hasta bir galatasaraylıyım.
    galatasaraylılık, beni ben yapan değerlerin başında geliyor.
    galatasaray için yaptığım tek bir şeyden dahi pişmanlık duymadım bugüne dek.
    araca bindikten sonra beşiktaşlı babamı aradım.
    maçı izleyemiyordu o. sonucu haber verdim.
    "yendik juventusu." dedim.
    babam da "helal olsun." dedi.
    eve giderken, yol boyunca radyodan maç sonu yayınını dinledim.
    gökhan zan'ın o bilinen "galatasaray avrupa fatihidir!" röportajını dinledim.
    o kadar heyecanlı ve gururluydum ki kendi kendime sırıtıyor, yerimde duramıyordum sevinçten.
    bana yaşatılan eziyeti bile o an için unutmuştum.
    kalbim neredeyse yerinden çıkıp dans edecekti, öylesine mutluydum işte.
    sonra eve geldim.
    su içindeydim resmen.
    eve girince annem "ne bu hal?" diye sordu.
    "juventus'u yendik, karların üstünde yuvarlandım galibiyeti kutlarken." dedim.
    "biliyorum gördüm televizyonda da bu soğuk havada olur mu hiç böyle şey? allah akıl fikir versin, allah iyiliğini versin." dedi annem gülümseyerek.
    sonra onun serzenişinin ne denli haklı olduğu ortaya çıktı ve hastalandım.
    pişman mıyım? asla.
    ben o büyük mutluluğu yaşadım ya, gerisi hikaye.
    bu maçı büyük bir gurur ve zafer günü olarak hatırlarım her zaman.
    bir de hep şu soruları sorarım kendime:
    engelli bir insana neden umarsızca acı çektirilir?
    engellilere duyarsızca zorluk çıkarmak hangi vicdana sığar?
    (bkz: engellilerin hayatları boyunca karşılaştıkları zorluklar)
    (bkz: engellilere yapılan acımasızlıklar)
    (bkz: vicdan nedir)
    (bkz: insanlık nedir)
  • 605
    maçın ikinci günü inşaat mühendisi bir arkadaşım ile okuldan kaçar gibi işten kaçmış. maçın heyecanı ve golün 86. dakikada gelmesi ile arkadaşımı sevinçten dövdüğüm yada hırpaladığım maç olarak aklımda kalıyor. maçtan sonra ne kadar özür dilesemde arkadaşımın vücudu morluklar içinde kalmıştı. akşam visky ısmarlayıp maçın tekrarını keyifli bir şekilde izlemiştik.

    bu tarz maçları ve anıları daha fazla yaşamamız ümidi ile...