• 1
    **bünyesinde tevfik fikret, emin bülent serdaroğlu gibi nice şairleri barındıran bir ekol olarak şiire çok yakınız. sözlüğümüzde de şiir yazma/okuma meraklıları elbette vardır. kulübümüz, yazarlarımızın kendi şiirlerini ve beğendikleri şairlerin şiirlerini diğer yazarlar ile paylaşması amacıyla kurulmuştur. hayırlara vesile olsun.*

    ilk şiir benden gelsin, içimdeki duyguların çok amatörce dışa vurumu diyelim.

    yıldızların altında
    kalbinin orta yerine
    en derin uykunda
    rüyana girsem

    bir mucize gerçek olsa
    aklımı okusan
    düşündüklerimi görüp
    kalbime ortak olsan

    gözlerini aydan alınca
    baktığın ben olsam
    gözlerimi senden alamayıp
    çocukça mahçup olsam

    gün olsa, ben diyince
    kendimden utansam
    sen dahi ben demesen
    ben senle biz olsam

    karanlık ne unutsam
    gözlerinin ışığına sarılsam
    bu dünya sana kalsa
    sadece benimle paylaşsan

    kalbim senin olmasa
    her an seni düşünmesem
    yatmadan saatlerce
    seni hayal etmesem

    aklım sende kalmasa
    bilsem yapmam gerekeni
    bir kilit olsa kalbin
    kalbimle dokununca çözebilsem seni

    çözemiyorum
    sarılamıyorum
    konuşamıyorum
    bu halde ben yaşayamıyorum

    hayal ediyorum
    düşünüyorum
    düşlüyorum
    o halde ben seviyorum
  • 4
    şu hayatta en içime dokunan şiiri burada paylaşarak saflarına katılmak istediğim kulüp. cemal süreya'dan geliyor efenim.

    sizin hiç babanız öldü mü?
    benim bir kere öldü kör oldum
    yıkadılar aldılar götürdüler
    babamdan ummazdım bunu kör oldum
    siz hiç hamama gittiniz mi?
    ben gittim lambanın biri söndü
    gözümün biri söndü kör oldum
    tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak
    şöylelemesine maviydi kör oldum
    taşlara gelince hamam taşlarına
    taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi
    taşlarda yüzümün yarısını gördüm
    bir şey gibiydi bir şey gibi kötü
    yüzümden ummazdım bunu kör oldum
    siz hiç sabunluyken ağladınız mı?

    bu acının en güzel anlatılmış halidir bu. bırakın bunun üstüne çıkmayı, bunun binde biri kadar güzel anlatılamazdı herhalde.
  • 6
    bu da benden olsun, dedeme:

    gölgesini kaybedenin öyküsü

    havada yanık kokusu var
    ay üzerime üzerime geliyor

    nasıl anlatayım
    gece oldu mu yorgunluklar uyanır
    hele tenhalaştı mı sokaklar zaman durur
    takvimlerden bahsetmiyorum
    gecenin kargaları vardır
    kanatları büyür ve üzerimize açılır

    şimdi kulağımda bir şeyler uğulduyor
    ağır bir günün ardından evime dönüyorum
    yanımda memur çantalı bir adam bekliyor
    burun deliklerinin kıpırdadığını görmedim
    ancak ölüler böyle sessiz solur
    yaşıyor mu

    kısa bakışlarıma cevap alamıyorum
    kimsenin gözleri canlı değil
    yüzyıldır aynı duvardaki bir tablo gibi şehir
    usanmışlıklar geceyi zifirileştiriyor
    karanlık ve soğuk bir tortu çöküyor mideme
    köpek havlamalarını duyuyorum
    rüzgârın ıslığı kimseye dokunmadan beni buluyor
    sanki bütün yalnızlıklar benim için yaratılmış
    herkes gözlerini bana dikiyor

    gelen geçen minibüsler tıka bısa insan
    havada yanık kokusu var
    üzerime titrek bir dal eğilmiş
    sarı yapraklar topluyorum saçlarımdan
    içimde bir hasretin imgesi büyüyor
    artık caddelerde yürüyen heykeller var
    özledim eski günlerin her saniyesini
    bana eskilerimi verin

    şehirde tanıdığım insanlar yaşardı eskiden
    çocuktum
    annem hep arkamı toplardı
    durmak bilmeyen bir salıncak gibiydi gündüzler
    ve yanımda kocaman gölgeler uzanırdı
    hatırlıyorum havada bahar kokusu vardı
    hiç bir tabuta omuz vermemiştim daha

    şimdi ufukta gri çizgiler yatıyor
    burun deliklerimi kesen birileri var
    dedem
    bileğime düğümlü bir uçan balondu
    çözülüp gittiğini anladığımda sustum
    aklım bu sıradanlığa ermiyordu
    diyorum ki ölüm
    herhalde çiçekleri yakan bir şeymiş
    havada yanık kokusu var

    yanımdaki adam ter kokularına karıştı
    sadece sokak lambalarını hissediyorum
    bir de çalılarda sevişen kediler kaldı
    ben
    balonunu kaybetmekten muzdarip bir çocuğum
    biri bana merhaba desin artık
    ayaklarımı tek çift görmek istemiyorum
    bu tenhalığı kaldıramayacak kadar yorgunum
    ya herkes sussun
    ya hepiniz konuşun

    ay üzerime üzerime geliyor
    önünden bir balon geçiyor
    havada yanık kokusu var
    benim burnum kanıyor
    benim burnum kanıyor

    04.03.2013, istanbul
    (akatalpa şiir dergisi'nin mayıs 2013 sayısında yayımlanmıştır)
  • 7
    dörtnala gelip uzak asya'dan
    akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
    bu memleket, bizim.

    bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
    ve ipek bir halıya benzeyen toprak,
    bu cehennem, bu cennet bizim.

    kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
    yok edin insanın insana kulluğunu,
    bu davet bizim....

    yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
    ve bir orman gibi kardeşçesine,
    bu hasret bizim...

    dün de nazım hikmet ran'ın doğum günüydü. bu güzel kulüp vesilesi ile onu da anmış olalım.
  • 8
    nazım hikmet'i bir de ben anayım.

    gözlerim gözünde aşkı seçmiyor
    onlardan kalbime sevda geçmiyor
    ben yordum ruhumu biraz da sen yor
    çünkü bence şimdi herkes gibisin

    yolunu beklerken daha dün gece
    kaçıyorum bugün senden gizlice
    kalbime baktım da işte iyice
    anladım ki sen de herkes gibisin

    büsbütün unuttum seni eminim
    maziye karıştı şimdi yeminim
    kalbimde senin için yok bile kinim
    bence artık sen de şimdi herkes gibisin

    gönlümle baş başa düşündüm demin;
    artık bir sihirsiz nefes gibisin.
    şimdi tâ içinde bomboş kalbimin
    akisleri sönen bir ses gibisin.

    mâziye karışıp sevda yeminim,
    bir anda unuttum seni, eminim
    kalbimde kalbine yok bile kinim
    bence artık sen de herkes gibisin.

    bestesi yapılmış cem karaca tarafından. her rakı içtiğimde mırıldanırım içimden.

    http://www.youtube.com/watch?v=J4vaKDPf3WY
  • 9
    şiir diyince ilk aklıma gelen e.e. cummings'in hatırı kalmasın.

    "gezip görmediğim bir yer, kıvançla ötesinde
    herhangi bir yaşantının, gözlerin kendi sessizliğinde:
    senin en kırılgan duruşunda bir şeyler var beni saran,
    ya da bir şeyler ki dokunamam çünkü çok yakınlar

    en küçücük bakışın kolayca açar beni
    kapamış olsam da parmaklar gibi kendimi,
    sen açarsın daima taçyapraklarınca beni hani açar ya bahar
    ( işleyerek ustaca, gizemlice ) ilk gülünü

    ya da isteğin beni kapatmaksa eğer, ben ve
    benim hayatım kapanırız pek güzelce, ansızın,
    şu çiçeğin kalbi hayaller kurarken
    karın dikkatlice her yere yağışı gibi;

    bu dünyada algılamamız gereken hiçbir şey erişemez
    yoğun kırılganlığının gücüne: öyle ki dokusu
    bağlar beni renkleriyle ülkelerinin,
    sunarak ölümü ve ölümsüzlüğü her soluk alışta

    ( bilmiyorum nedir o şu sende olan, bir kapanan
    bir açılan;yalnızca içimdeki bir şey anlar
    gözlerinin sesi daha derindir tüm güllerden )
    hiç kimsede, yağmurda bile, yok böyle küçük eller"
  • 10
    galatasaray sözlük film kulübü gibi olması gereken kulüp. bir tane de ben koyayım buraya şiir. ah muhsin ünlü'den gelsin.

    ben sana düzenli olarak telefon ediyorum.
    adlı bir cengaver olarak telefon ediyorum.
    hakiki cinayetler işleniyor görüyorum.
    isa görüyor, şeyhim görüyor, ben görüyorum.
    ben sana düzenli olarak telefon ediyorum.

    yüzyıl şilisinden bir dazz javulcusu inliyor tam arlarımda
    hiç durmadan kentlimağlup kıyasıya mağrur ve mor
    bir çocuğum şimdi pişman olmak için
    birbiriylebağlantılıyüzbinlerceyılım vor.

    seni sevmem
    bu savaşı
    kesintiye uğratmaz
    ama ordan bakma!
    bu, werther’in
    leş kanını
    gül kılar.

    birleşmemiz radikal olacak ben kan vereceğim
    otobüsler olacak, tirenler, bütün öldürülmüş cumhuriyet şehirleri
    saçlarım uzun olacak, bıyıklar, gözlükler, gideceğim
    çığlıklarla düzülmüştür aşk şiirleri.
    gideceğim ensk ökümde devlet denen şirk,
    beb gözüğümde kent gördükçe kırılan gıçlar,
    ve bir dizeyi haklar gibi terli ellerim
    bu çağın açısını dik tutacaklar.

    bana bir öpücük verin yoksa galip döneceğim
    ufka bir kesin ordum akıverecek
    elimde çözülecek makina ve cinayet
    marşlar yazıp halkımla söyleyeceğim yoksa.

    inanmışım kaybetmek esrarıdır olmanın
    çıldırmış bir vaşak gibi kaybediyorum.
    ipimden kurtulmuşum kaybediyorum.
    birleşmiyor ellerimiz haykırıyor trapez
    tanklar tank olup geçiyor üstümüzden
    helvetius haklı, devlet şaşkın, piyanist kara
    memleket sana rağmen ket vururken yarama
    şu çıplak çocuk şu tüyük bürk şairi ben
    -ve emir “kun” diyor; doğuruluyorum-
    “bu ülke”den daha bıçkın tamlama bilmiyorum.
    bana bir öpücük verin yoksa şair öleceğim
    ikdildar tohmekecek sözüme yoksa
    ve bir dizenin tan yerini ağartamsıysa
    ellerini tutarım ki kudurtucudur.
    bunun için gözlerinin meryem hali sevgilim
    gözlerinin meryem hali gerçek yurdumdur
    ki zuhrettiğinde ilk formuyla isa yeniden
    ağlıyorum, ağlıyorum, ağlıyorumdur.

    ben bu çağdan bir kere de şerefimle geçeceğim
    lazım gelen gülleri göğsüme gömmüşüm
    birleşmemiz radikal olacak ben kan vereceğim
    bunu daha çok küçükken bir filmde görmüştüm!

    ah laikse aşkımız biter elbet bir kışbaharyaz günü
    gözlerin uçurumlar kaydeder avuçlarıma
    bir çınar gövdesini bir hamle daha yayar
    üç içbükey komodin silah çeker vurulur
    sen gidersin, denklem düşer, ben aşk olduğumu ağlarım
    bir kelebek konduğu yerde bir mayın olduğunu anlar.

    ben dünyaya karşı durmak ile meşhurum
    olma. yokluğun bulunmama larcivert lavlar akıtır.
    nasıl çekip gitmiş bir şaman
    çekip gitmiş, bir şaman değilse en çok
    benim gibi sonsuz bir at
    hiç koşmuyorken de attır.

    biliyorum lir sızmıyor şakaklarımdan
    ve yüzümde şeyh çıldırtan yarıklar da yok
    annem beni hep çok sevdi, kız gördüm mü ağlıyorum
    modern bir alışkanlıktır ölmek, seni doğasıya seviyorum
    ben sana düzenli olarak telefon ediyorum.

    mıknatıssız bir pusula olarak
  • 11
    şiirin en önemli unsurunun uyak olduğunu düşünüyorum. bu nedenle faruk nafiz çamlıbel benim için önemlidir. han duvaları'nı bilmeyen şiir okuyucusu yoktur zaten de bir de şu şiiri var ki dillere destan.

    sanat

    yalnız senin gezdiğin bahçede açmaz çiçek,
    bizim diyârımız da binbir baharı saklar!
    kolumuzdan tutarak sen istersen bizi çek,
    incinir düz caddede dağda gezen ayaklar.

    sen kubbesinde ince bir mozaik arar da
    gezersin kırk asırlık bir mabedin içini.
    bizi sarsar bir sülüs yazı görsek duvarda,
    bize heyecan verir bir parça yeşil çini…

    sen raksına dalarken için titrer derinden
    çiçekli bir sahnede bir beyaz kelebeğin;
    bizim de kalbimizi kımıldatır yerinden
    toprağa diz vuruşu dağ gibi bir zeybeğin.

    fırtınayı andıran orkestra sesleri
    bir ürperiş getirir senin sinirlerine,
    istırap çekenlerin acıklı nefesleri
    bizde geçer en hazin bir musikî yerine!

    sen anlayan bir gözle süzersin uzun uzun
    yabancı bir şehirde bir kadın heykelini;
    biz duyarız en büyük zevkini ruhumuzun
    görünce bir köylünün kıvrılmayan belini...

    başka sanat bilmeyiz, karşımızda dururken
    yazılmamış bir destan gibi anadolu’muz.
    arkadaş, biz bu yolda türküler tuttururken
    sana uğurlar olsun... ayrılıyor yolumuz.
  • 12
    sevdiğim bazı şairlerin şiirlerini paylaşma yolunu tercih ederek katkı sağlayacağım kulüptür efendim. kendime ait şiirleri paylaşmam, çünkü toplum buna hazır değil henüz. :(

    keder atlası

    nilüferler niçin suya eğilir
    ve niçin
    kavruk otlar gibi
    tutuşur
    o ilk sevdalar
    söyleyin bana
    ey kitaplar.

    bana söyleyin
    kim var
    aramızda
    biraz ölmeden
    bir türkü tutturmuş giden.

    ya kırmızı şapkalı
    gelincik, senin için
    göz açıp kapayıncaya
    yiter şu bahar
    hemen
    ölüm gelir
    yükselince sular.

    söyleyin bana
    ey kitaplar

    var mı
    kederin atlasında
    tarçın kokulu bir şehir
    inmemiş olsun damlarına
    gözyaşından
    yıldızböcekleri
    ve tarçın
    kokulu
    bir aşk
    hiç ölmeyen.

    bu şiir behçet aysan'a ait. okumaya doyamadığım, adı her aklıma geldiğinde içimi sızlatan hüzün yüklü bir insanoğlu. böyle naif, böyle içli, böyle güzel bir adamı yaktılar lan sivas'ta aklınız alabiliyor mu dostlar? lanet olsun böyle dünyaya. siyasete girmeyeceğini bilsem neler neler yazacağım da, öyle işte...
  • 13
    ben de ölü ozanlar derneği etkisi yaratacak kulüp

    *
    işte yine günün belini kırıyor akşam
    ve sen kırlara benzersin günün bu saati
    çıkarmamışsan çiçekli elbiseni.

    hatırla ve sıkı tut:
    korkardın küçükken
    serçe parmağın uçacak diye elinden.
    diğer çocuklara benzerdim bense
    benzemesi gibi, bir çinlinin diğerine.

    şaşkınım, şehir açmıyor beni
    ve namım yürümüyor burada
    çünkü tuhaf burada her şey;
    denizi sel basıyor hayret
    hayret şehir sığmıyor taksiye
    ve terör estiriyor rüzgar
    kaldırıyor dağın eteklerini bile.

    ve burada sensiz bahar
    hem yatalak hem öpmeden geçiyor
    bir jeton
    yanağıma getiriyor da yanağını
    kokunu rüzgara salsan
    bana getirmiyor.

    yoksun ya
    güvercin avlıyor avluda kedi
    kızlar gülüşüyor bahçede
    gül üşüyor –gül üşür-
    yoksun ya, bezden anne
    yapıyor öksüz
    öpmek için kendisine.
  • 14
    lise zamanlarında çok edebiyatla haşır neşirdim ama nedense galatasaray sözlük şiir kulübünde olmazsa eksik kalacak diye düşündüğüm bir şiirdir alt satırdaki dizeler.

    ha geldi ha geliyor diye bekledik,
    başka bir kapıya ondan gitmedik,
    niçin gittin söyle sana ne ettik,
    komşulara karşı çok ayıp oldu!

    davetiye bile geldi baskıdan
    yanıp kül olmuştum senin aşkından
    kaynar sular döktün sanki başımdan
    komşulara karşı çok ayıp oldu!

    hani beni bırak hani komşular
    geleceksin diye nasıl coştular
    mahalleli sağa sola koştular
    komşulara karşı çok ayıp oldu!

    hep yollarda kaldı herkesin gözü
    ne çabuk unuttun verdiğin sözü
    hiç mi düşünmedin giderken bizi
    komşulara karşı çok ayıp oldu!

    ben de rezil oldum senin sayende
    kara bulut gezdi artık hanemde
    sızılar dinmedi gitti yaremde
    komşulara karşı çok ayıp oldu!
  • 16
    bana göre yeni nesil şairler arasında en iyilerden birisidir taha ayar. neden öyledir, bilmiyorum. fakat ben de; tıpkı onun gibi sonra benim şu hüznüm ve durup durup nükseden ağrım, benim ağrım es geçilmesin istiyorum. ısrarla okuyunuz efendim. buyurun:

    aspirin yahut kalaşnikof

    tut ki tuttu ağrım
    arazide kaybolduk
    içtiğim şaraplardan ağzım buruş
    avurtlarım çökük
    içim içerim bihuş
    geciktin eyvah eyvah !
    ensende şamar topuklarında palaska
    içimde sızım sızımken böyle jerusalem
    bilesin dönmem yüzümü kabene intikam!
    ah senin başın ne güzel ağrırdı istanbulda
    bir nehre dur derdin dururdu
    sıkıysa durmasın
    alnının çatından vururdun
    ne vardı öyle bodoslama abanacak aşka
    aşka sır bulaştırmadan edemez misin
    huyun kurusun
    etrafın sarılmış
    bir damın orta yerine pusmuşken hele
    ellerin kurusun
    sırası mıydı yeşil elmaları hatırlamanın

    ah senin başın ne güzel dönerdi öyle oralarda
    büyük irlanda hulyasıyla koyun koyuna
    yatan ira’lı kızlar gıcır gıcır bir makas
    gibi açmışken sana bacaklarını
    sen gidip bir arapla sabahladın
    namütenahi ahlamaların şuramda düğüm
    yetişir günde on kerre küfre girdiğim
    öyküm bölük pörçük
    yarım yamalak uykum
    üstüm açılmış
    taze yaralarımdan anlaşılıyor
    yok yere vurulduğum

    üstemden gelemez artık adın
    yadımda kaldığınca sana dert yanacağım
    belki yanarken sana yazılacağım
    derdini zaten yandığımıza yazıldığımızı
    tez gidenler anlamış olacaklar ki
    herşey bu yüzden biraz iğfal edili kalmış
    herşeyi birazdan bir titreme alacak
    türlü rüyalar gösterilecek zorla bize
    her şey bir peygamberdir bir yerden sonra
    ve biz şu görgüsüz gecenin bir yarısından sonra
    kimden bahsetsek sensin!
    mademdi her şey bir yanlış anlamağa
    bir su-i tefahüme idi kurban
    yani sosyalist boşuna ise sosyalist
    mesihi boşuna ise mesihi
    şimdi bundan kime ne
    deprofundisclamaviadtedomine

    ah senin başın ne biçim zonklardı öyle
    kıskanıp sana yol veren o gül sürüsünü hatırla
    ve dalgınlığın bir özür değil anla
    seni fıttıracak bu ağrı
    çala kalem yazdıklarından namus
    gözlerinden fer
    alınmış başından o murassa miğfer
    komşu kavmin kızları pek alımlı pek hanım
    ama nane tırka le ser çoka waye dedi anan
    korkma kanın kaynamaz bana
    kanımı kaşıklamak istediğin besbelli
    kanım aksa rahatlarım belki
    belki bir william burroughs vursak rahatlarız
    oh be deriz dünya varmış
    deriz ne o öyle cübbenizde müstehçen ayetler
    ağzınızda sarımsak kokusu falan

    ah senin başın ne güzel ağrırdı öyle
    ne olurdu kitabında meryem’e değinmişken
    bana da değinseydin
    yoklasaydın benim de çiviyle ayalarımı
    içime düşen kurdu gebertseydin
    içimde kendime ilişkin kuşku gırla
    bu yüzden dönüp yüzümü o
    melek entarisi yapıya
    salya sümük ağlamak istiyorum
    bu yüzden bütün kadınlara
    onlarca çocuk yaymak istiyorum
    bütün orospular uzunsiyah elbiseler giysin
    çünkü düyorum
    hepsinin ayak bilekleri halhaldan
    ve suratları hüzünden geçilmesin
    sonra benim şu hüznüm
    ve durup durup nükseden ağrım
    benim ağrım es geçilmesin

    ah senin başın ne güçlü ağrırdı öyle
    başın ağrıdığında bir şey görmezdi gözün
    başın evet ama dönmedi gözün asla
    hep bir şey buldun affetmek için
    oysa devi haklasan
    o derin güvercini bir koyağa fırlatsan
    iz sürsen tütün sarsan
    bir bıraksan su nasıl güzel kandırır seni
    bakma suyun da içinden birşeyler geçer
    yer yer o da utanır sıkılır derinliğinden

    su dönerse girdap
    başın dönerse bir hap
    biliyorum sonra herkes
    dallarını çırpacağı ağaca gidecek
    bazısı boynunun vurulacağı kütüğe
    sonra gez sonra göz sonra arpacık
    ıskalarsak domaltırlar adamı
    yanar çarşı iznin
    sırıtma şakası yok bunun
    çingeneye çektirirler ipini
    çünkü yaralar vardır
    kabuk tutmaz namussuzdur
    kuyular vardır
    içilmeğe içilmeğe
    suyu kendinden geçmiş
    keşke mütamadiyen düşünüp içlendiğim
    bana da vaad edilen topraklar olaydı
    özellikle ağlayınca anladın mı şimdi
    gözlerim niçin durup durup
    yeşile de yeşile çalıyor
    ne yani şimdi tutup kendimi
    en dokunaklı yerimden vurmayayım mı

    oysa ne güzel dönerdi başın
    oysa aşka bulaşmamakta inat
    eden kızlar geçti sonra sokaktan
    dokunsan kırılcak meme uçları
    erkekleri çıldırtan boyunlarda çıngırak
    yüzlerde makyaj tenlerde pudra
    gözleri rimel gözbebeği lens
    güneşte pişmiş kallavi bir kaysı yanak
    geliriz yamacına kaysının
    gümüş kupçeleri seyrekçe
    kimse bilmez bir kızı yalnız kalınca
    kızla birlik kupçeleri usulca
    kaysıya incitmeden çakarız
    aynen böyle yaparız

    tut ki tuttu ağrım
    arazide kaybolduk
    şimdi ben kıyısından yanaşmağa
    gidiyorum yangına
    kanımı bari kurtarmağa
    çünkü ateşlere bakıp yorgunluk atan
    bir soydan geldiğim aşikardır
    vız gelir bana
    o yanımın tutuşmuş kalması
    başımdan gökleri savdığım zamanlardı
    bir kızı kendi öz saçlarıyla boğduğum
    ben artık bilesin ne bir eski tüfengim
    ne kabzaya kakışlı bir zalim desen
    kolonya kokmiycak tenin artık sevin
    ölü mahzun şakrak ya da sağ
    ele geçsem bile bir heyelan gibi
    domuzuna iğreti duracağım oralarda

    ah senin başın ne güzel ağrırdı öyle
    çat kapı girilir miymiş avluya öyle
    pattadak sevişilir miymiş taha
    tanımıyoruz ki yekdigerimizi daha
    hem sonra takat yetirir misin
    kaldırır mı miden
    diye bir sor
    bir yaşamak için gelmedin ya dünyaya
    yırtınsan da dövünsen de şu yağan
    bildiği gibi ıslatacak seni bil
    ha bunu bildin gerisi bok püsür
    dedim ellerim boğuluyor habire doktor
    sonra sanrılar
    gaipten guşuma aheste bir avaz gelir
    şimdi sen bu kanamayı durdurmadan
    nah bir cıgara daha tellendirirsin
    asarlar adamı be
    kalıbına tükürürler hem sonra ayıp
    dedim adam bu hüzünle hani öleceği tutsa
    cennete göndermezler mi doktor

    ah senin başın niçin güzel ağrırdı öyle
    uykulardan tükenmiş gözümüzün önünden
    şimdi kucağında bir çocukla sarışın
    her geçene meryem mi diyeceğiz
    iyi ok atamam iyi at binemem
    şarabı içmeği beceremem ben
    belki yalnız gözlerimi kısıp
    uzaklara yakışıklı bakarım
    şimdi beni kim anar ki
    acayip üşünmüş bir geceden sonra
    gidi dünya gidi dünya
    tuzdu sıcaktı temmuzdu
    ağzım bir mağara gibi uğul uğul
    ve boğazlanmış bir hayvanın
    derisini yüzer gibi ağır ağır
    açtın gözkapaklarını

    tut ki tuttu ağrım
    sargısı hadi açıldı yaramın
    ağzım hadi köpürdü
    seğirdi yüzüm birden
    ve ben mütehayyir
    geniş dudaklarını nicedir somurduğum
    bir haspanın koynunda
    yüzümden düşen bin parça

    oysa senin ne güzel dönerdi başın
    yıkıldı yıkılacak bulacaksın beni
    yıldızlar arka çıkmıyor olacak bana
    yakışıyor diye hüzünlü
    görmek isteyenler beni
    yüzüm tanınmaz halde
    sesimdeki kuraklık
    genzimdeki hırıltı
    geçer diye bekleme
    yalnızlığa şimdiden
    alıştır bütün uzuvlarını
    bahusus gözlerini
    kısa parmaklıklı
    kadınlara bakmaktan
    şiddetle men et
    her ses bir uçurumdur
    her bakış bir gözdağı
    fütursuzca şarkılar da söylermiş
    ruyalar da görürmüş erotik içerikli
    güzele güzel demezmiş
    kendinin olmayınca
    atarmış da kendini
    ta o yüksekliklerden
    var mıymış öyle damdan
    düşermiş gibi
    kıza yaşın kaç demek
    bütün sular içildi
    maşrapamız delik
    ateşler de yakıldı
    odunumuz sırsıklam
    yaşandı yaşanılan
    mevsimlerin diyorum
    en azından birinde
    sadra diyorum şifa
    bir merhem bulunsaydı
    zorumuz neydi de
    yüzümüzü tutmayalım yağmura

    not: belki kendi şiirlerimi de burada paylaşırım ileride. bilemiyorum. sonra bakarız o işe.
  • 18
    utansin

    tohum saç, bitmezse toprak utansın!
    hedefe varmayan mızrak utansın!
    hey gidi küheylân, koşmana bak sen!
    çatlarsan, doğuran kısrak utansın!

    eski çınar şimdi noel ağacı;
    dallarda iğreti yaprak utansın!
    ustada kalırsa bu öksüz yapı,
    onu sürdürmeyen çırak utansın!

    ölümden ilerde varış dediğin,
    geride ne varsa, bırak utansın!
    ey binbir tanede solmayan tek renk,
    bayraklaşmıyorsan bayrak utansın!
    necip fazil kisakürek
  • 19
    ''aklımı ve kalbimi hep sağ elime verdim,
    görevi olmasaydı, sol elimi keserdim.''

    zindan'dan mehmed'e mektup

    zindan iki hece. mehmed'im lafta!
    baba katiliyle baban bir safta!
    bir de geri adam, boynunda yafta...
    halimi düşünüp yanma mehmed'im!
    kavuşmak mı?.. belki... daha ölmedim!

    avlu... bir uzun yol... tuğla döşeli,
    kırmızı tuğlalar altı köşeli.
    bu yol da tutuktur hapse düşeli...
    git ve gel... yüz adım... bin yıllık konak
    ne ayak dayanır buna, ne tırnak!

    bir alem ki, gökler boru içinde.
    akıl almazların zoru içinde
    üstüste sorular soru içinde.
    düşün mü, konuş mu, sus mu, unut mu?
    buradan insan mı çıkar, tabut mu?

    bir idamlık ali vardı, asıldı
    kaydını düştüler, mühür basıldı.
    geçti gitti, birkaç günlük fasıldı
    ondan kalan, boynu bükük ve sefil;
    bahçeye diktiği üç beş karanfil...

    müdür bey dert dinler, bugün "maruzat"!
    çatık kaş... hükümet dedikleri zat...
    beni allah tutmuş kim eder azat?
    anlamaz; yazısız, pulsuz dilekçem...
    anlamaz! ruhuma geçti bilekçem!

    saat beş dedi mi, bir yırtıcı zil
    sayım var, maltada hizaya dizil!
    tek yekün içinde yazıl ve çizil!
    insanlar zindanda birer kemmiyet;
    urbalarla kemik, mintanlarla et.

    somurtuş ki bıçak, nara ki tokat;
    zift dolu gözlerde karanlık kat kat...
    yalnız seccademin yönünde şefkat
    beni kimsecikler okşamaz madem
    öp beni alnımdan, sen seccadem!

    çaycı getir ilaç kokulu çaydan!
    dakika düşelim, senelik paydan!
    zindanda dakika farksız aydan
    karıştır çayını zaman erisin
    köpük köpük, duman duman erisin!

    peykeler, duvara mıhlı peykeler
    duvarda, başlardan yağlı lekeler
    gömülmüş duvara, baş baş gölgeler...
    duvar, katil duvar yolumu biçtin
    kanla dolu sünger... beynimi içtin

    sükut... kıvrım kıvrım uzaklık uzar
    tek nokta seçemez dünyada nazar
    yerinde mi acep, ölü ve mezar?
    yeryüzü boşaldı habersiz miyiz?
    güneşe göç var da, kalan biz miyiz?

    ses demir, su demir ve ekmek demir...
    istersen demirde muhali kemir.
    ne gelir ki elden, kader bu, emir...
    garip pencerecik, küçük daracık;
    dünyaya kapalı, allah'a açık

    dua, dua eller karıncalanmış;
    yıldızlar avuçta, gök parçalanmış
    gözyaşı bir tarla, hep yoncalanmış
    bir soluk, bir tütsü, bir uçan buğu
    iplik ki incecik, örer boşluğu

    ana rahmi zahir, şu bizim koğuş
    karanlığında nur, yeniden doğuş...
    sesler duymaktayım; davran ve boğuş!
    sen bir devsin, yükü ağırdır devin!
    kalk ayağa, dimdik doğrul ve sevin!

    mehmed'im, sevinin, başlar yüksekte!
    ölsek de sevinin, eve dönsek de!
    sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
    yarın elbet bizim, elbet bizimdir!
    gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir

    1961
    necip fazıl kısakürek
  • 20
    bugünlerde biraz aşığım sözlük. attila ilhan'dan gelsin:

    ben sana mecburum bilemezsin
    adını mıh gibi aklımda tutuyorum
    büyüdükçe büyüyor gözlerin
    ben sana mecburum bilemezsin
    içimi seninle ısıtıyorum.

    ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
    bu şehir o eski istanbul mudur
    karanlıkta bulutlar parçalanıyor
    sokak lambaları birden yanıyor
    kaldırımlarda yağmur kokusu
    ben sana mecburum sen yoksun.

    sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
    insan bir akşam üstü ansızın yorulur
    tutsak ustura ağzında yaşamaktan
    kimi zaman ellerini kırar tutkusu
    bir kaç hayat çıkarır yaşamasından
    hangi kapıyı çalsa kimi zaman
    arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu

    fatih'te yoksul bir gramofon çalıyor
    eski zamanlardan bir cuma çalıyor
    durup köşe başında deliksiz dinlesem
    sana kullanılmamış bir gök getirsem
    haftalar ellerimde ufalanıyor
    ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
    ben sana mecburum sen yoksun.

    belki haziran da mavi benekli çocuksun
    ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
    bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
    belki yeşilköy'de uçağa biniyorsun
    bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
    belki körsün kırılmışsın telaş içindesin
    kötü rüzgar saçlarını götürüyor

    ne vakit bir yaşamak düşünsem
    bu kurtlar sofrasında belki zor
    ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
    ne vakit bir yaşamak düşünsem
    sus deyip adınla başlıyorum
    içim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
    hayır başka türlü olmayacak
    ben sana mecburum bilemezsin.
  • 21
    kemal sayar'dan gelsin; sonsuza dek sophie

    http://www.youtube.com/watch?v=bbFzitLRjLI

    "gözleriniz madam!
    gözlerinize bakıyorum da;
    sanki bir yangın yeri!
    yüzünüz talan edilmiş bir imparatorluktan kalmış gibi!..
    bir şair oturmuş o iki kaşın arasına,
    tüten dumana ve akan kana bakmaksızın!
    aldırmaksızın parlıyan (patlayan) bombalara, şiir söylüyor gibi...

    aslında aşktır en çetin meydan muharebesi.
    siz koşuştururken lise bahçelerinde,
    dilinizde goethe'den yarım yamalak ezberlenmiş iki dize,
    ve deri ceketinize yaslanmış yürürken yağmurda,
    bir şairdim ben; kalbini büyüten dumanlı odalarda!..
    benim kalbim dumanlı odalarda büyüdü madam, yalan yok!
    yalan asla olmayacak; çünkü 'aşk' üstümüze serpiştirip kaçan o yağmur,
    bir gün sizi de ıslatacak!..
    bir gün siz de hüzünle bakacaksınız kalbimin içine,
    orada yenilenmiş (yenilmiş) bir şarklıyı göreceksiniz!..
    biz şarklılar, yani allah'a inananlar, oruç tutanlar,
    ve asla konuşamayacakları kızlara aşklananlar;
    hep yenildik!
    farklı mağlubiyetlerden kurtuldu (kuruldu) tarihimiz!..

    -diyorum ki...
    vaktin varsa bu akşam...
    bizim yüzümüz kızarır madam,
    söylemeyiz!
    biz uzaktan sevmelerde birinciyiz.
    genç kızlara başımızı çevirip bir bakmayız,
    bir bakarsak, usulca elimizden kayarak; parçalanır kristal gençliğimiz!..
    biz kristal gençleriz madam,
    kolayca tuz buz oluruz!

    -'eve gitsem daha iyi'...

    -iyi de benim o darmadağın halimi bırakıp nereye...
    her gece saatlerce alıştırma yapıp da,
    bir tek veda (sevda) sözü fısıldayamamanın sıkıntısını...
    aşksızlıktan solan bu cismi terk edip nereye gidiyorsun(uz) madam?
    merdivenlerde peşinizden koşup da,
    isminizi haykıramamayı...
    size bakarken; derin bir acıyla kıvrandığımı fark etmeden, nereye ha?

    sophie, rosemary, ayşegül. onun için üç isim seçmişti.

    yukarıdaki satırlara baktı,
    ve "-ben bunun âlâsını lise yıllarında yazdıydım" diyerek iç geçirdi.
    fakat nâlet olası o duygu yakasına yapıştığına göre,
    bir kez daha aynı sözcükleri kullanarak;
    bir öykü yazmalıydı!
    onun için üç isim seçmişti,
    kendisi için üç ölüm!..

    bir gün yağmur yağsa,
    sırılsıklam o yağmurda ıslanacak,
    ve elinde sımsıkı tutuğu bir karanfille,
    gözyaşları saçlarından sızan yağmura karışacak (karışarak),
    onun kapısı önünde duracaktı...
    onun kapısı önünde duracak,
    ve asla (zili) çalmayacaktı!
    o kapının önünde saatlerce ağlayacaktı.
    o sırada fonda ''in your green eyes'' çalacaktı!..

    -sophie! sophie!
    heyhat, sophie gidiyordu!..
    mağrur bir prenses gibi şairin kalbinden sürgün edilmişti.
    sanki hilafet ilga ediliyordu!
    saltanat sefalete mahkum edilmişti!..
    tarih yeniden yazılıyordu...

    -sen benim sürgünümsün sophie!
    benim ülkem dağlık ve karanlıktır.
    dağların arasından bana bir yol vardır!..
    o yolu yürümek zordur!

    sanki bir nüfus sayımı günü!..
    sokaklar boşalmıştı (boşaltılmış).
    pardesülü bir adam, sırtını asırlık ağaca vermiş,
    geniş bir alanın kenarında mızıka üflüyor.
    zaman zaman gözlerini uzak bir noktaya sabitleştirerek;
    kendisine bir soru soruyor.
    doğru cevabı bulmak için uzun uzun düşünüyor,
    ve gözleri ışıldayarak cevabını mırıldanıyor;
    bir gün o da gözlerindeki bu ışıltıyı fark eder
    ve elini kalbine değdirdiğinde içinde deveran eden;
    o yoksulun aşkını tanımlar,
    o şarklıyı keşfederse, yazacağı ilk şiire adını verecek:
    'sonsuza dek, sophie'... "
  • 23
    saraçoğluna gülüyorum, gözlerim kapalı
    önce hafiften bir anons geçiyor
    yavaş yavaş coşuyor
    sazanlar stadyumda
    sahada, topçular arasında
    eziklerin bitmeyen timsah yürüyüşleri
    saraçoğluna gülüyorum, gözlerim kapalı

    saraçoğluna gülüyorum, gözlerim kapalı
    şampiyonluk geliyor derlerken
    hoparlörlerden tiz tiz, yankı yankı
    ezikler koşuşuyor sahada
    fenerlilerin çime deyiyor ayakları
    saraçoğluna gülüyorum, gözlerim kapalı

    saraçoğluna gülüyorum, gözlerim kapalı
    aval aval alex de souza
    hüngür hüngür fabio bilica
    adeta sazan dolu tezcanlı dolu heryer
    iki iki sesleri geliyor gaipten
    güzelim kadıköy rüzgarında yanık kokuları
    saraçoğluna gülüyorum, gözlerim kapalı

    saraçoğluna gülüyorum, gözlerim kapalı
    başlarında 28 senenin sarhoşluğu
    r lere "v" diyen bir dayı
    ağlak taraftarın iniltileri içinde
    saraçoğluna gülüyorum, gözlerim kapalı

    saraçoğluna gülüyorum, gözlerim kapalı
    lugano geçiyor omuzlardan
    küfürler, şarkılar, marşlar, meşaleler
    bir şey düşüyor ellerden yere
    vederson olmalı
    saraçoğluna gülüyorum, gözlerim kapalı

    saraçoğluna gülüyorum, gözlerim kapalı
    binler çırpınıyor kadıköyde
    anons doğrumu değilmi bilmiyorlar
    birazdan neler olacak biliyorum
    stad yakılıyor bir uçtan bir uca
    yanık plastik kokusundan anlıyorum
    saraçoğluna gülüyorum, gözlerim kapalı...
  • 24
    soğuk olur kışın sivas havası
    meyve vermez tarlaları, serası
    yanlış imiş egemenin sarısı
    aslantepeden yola çıktı yiğitler

    aziz der ki balık sivasa gitmemiş
    niyetlenmiş ancak şike etmemiş
    kadir vurmuş eli ilen görmemiş
    aslantepeden yola çıktı yiğitler

    aziz gitsin bahçeyi bağ eylesin
    olmaz ise ırgatlara söylesin
    6 yılınan 3 ay yemiş neylesin
    aslantepeden yola çıktı yiğitler

    çok can yakar kel adamın sopası
    yas tutacak kanaryası boğası
    pek hoş olur samiyende koyması
    aslantepeden yola çıktı yiğitler

    yola düşün bayrakları sallayın
    yiğitleri samiyene toplayın
    tosun derler geliyormuş yollayın
    aslantepeden yola çıktı yiğitler

    yıldız düşecek parçalının göğsüne
    sis çökecek khalkedonun üstüne
    sneijderle selçuk ile semihle
    aslantepeden yola çıktı yiğitler *
  • 25
    hâfız, kabrinden selâm ederken;
    hafif bir sabâ gelir şiraz'dan.
    gamlı gönlüne "üzülme" derken;
    hüznün şâd olur belki birazdan.

    evet sözlük; kâfiyeciyim, eski'ciyim!

    işbu şiirde yahyâ kemâl'in, rindlerin ölümü adlı şiirinden ilham alınmıştır.

    hâfız'ın kabri olan bahçede bir gül varmış;
    yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle.
    gece, bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış
    eski şirâz'i hayal ettiren ahengiyle.

    ölüm âsûde bahâr ülkesidir bir rinde;
    gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.
    ve serin serviler altında kalan kabrinde
    her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter