• 1
    moderasyon sıcak bakar mı bilmiyorum ama, benim ara ara paylaşımlarla başlatmak istediğim, sözlük yazarlarından da destek beklediğim kulüptür.

    derdi olan var, tasası olan var. insan bazen iki kelime güzel satır, dokunaklı birer pasaj ile içini ısıtmak istiyor. sporla, biricik aşkımız galatasaray ile pek alakası olmasa da böyle bir kulübün hem pozitif etki yaratacığını, hem de sözlüğün kültürel kalitesini bir tık daha yükselteceği kanaatindeyim. eminim aramızda edebiyat düşkünleri de vardır, onlar için de iyi bir uygulama olur.

    ben, hayran olduğum oğuz atay'dan birkaç satır ile bu izninizle ilk paylaşımı başlatmak istiyorum

    --- alıntı ---

    hay allah ! karşıya geçti, belki bu yaklaşan etek kurtarır, belki tam bu sırada vasıtalar sıkışır; bin, yüz bin, on yüz bin otomobil önümüzü kapar, saatlerce kaldırımın bu kıyısında dururuz. beklemek önce cesareti kırar, sonra cesaret gelir insana, "affedersiniz size bir şey sormak istiyorum, karşıdan karşıya nasıl geçilir acaba ?" hayır, anlaşmak yüzyıllar sürer böyle. "affedersiniz, ne kadar güzelsiniz; neden insan bir kelime, bir cümle yüzünden kaybediyor ? çok iyi sözler hazırlamıştım güzelliğinizin karşısında, unuttum. hava kararıyor, yalnız kurtlar inlerine dönüyor, fakire bir sadaka. siz inanmazsınız ama önünden geçip gittiğiniz dilenciler günde yüzlerce lira kazanıyor, ülkemizin bütün zenginleri böyle adam oldu, ben merhamet dilencisiyim, kolumda sargılar taşımıyorum, paçavralar içinde gezmiyorum, kimsenin anlamadığı ince metodlarım var, gecekonduda oturuyorum, seviyemin altında yaşıyorum, yüz olabilirken bir oluyorum, sürümden kazanıyorum. bana bak saydam etek ! bana bak güzel bacaklar ! kiminle konuştuğunun farkında mısın ? beni hemen anlamalısın, çünkü ben kitap değilim, çünkü ben öldükten sonra kimse beni okuyamaz, yaşarken anlaşılmaya mecburum. ben van gogh'un resmi değilim, öldükten sonra beni müzeye koyamazsınız..."

    --- alıntı ---
  • 2
    şiir kulübünden sonra aradığım ve garip bir tesadüfle bulduğum kulüp. :(

    --- alıntı ---

    başıma kötü işler gelecek, başıma kötü şeyler gelecek…

    bilge’yi bir daha göremeyeceğim, hiç göremeyeceğim. bilge beni ne yapsın? sevmiyor işte, sevmiyor sevmiyor.

    mektup yarıda kaldı, devam edelim:

    kendimi iyi hissetmiyorum bilge. beni bir daha görmek isteyeceğini sanmıyorum. kendimi suçlu hissediyorum. doğduğum günden başlayan bir suç dizisi içindeyim. seni görmek istemiyorum, seni görmek istemiyorum. aynı olayları bir daha yaşayacak gücüm kalmadı.

    beni unut -belki de unuttun- beni unut. başıma gelecekleri düşünme, nasıl yaşadığımı merak etme. sana anlatması zor. sevmesini bilmeyenler, kaderlerine razı olmalıdırlar.

    oluyorum. eyvallah. iyi değilim, fakat üzüntülü de değilim bak gülüyorum: ha-ha.

    artık senin için bir yabancı olan hikmet.

    --- alıntı ---

    oğuz atay, tehlikeli oyunlar.
  • 3
    bir iki kelam bir şey karalamıştım vakti zamanında. belki aynı hisleri paylaş birileri vardır dedim sözlükte.

    öncelikle fon müziği: https://www.youtube.com/watch?v=XTUo_XU1rhU bunu açmazsanız olmaz.

    zor olan ayrılık değildi. zor olan hayallerini değiştirmek. sesi, kokuyu görüntüyü değiştirmekti.
    ayrılmak zor değil, hafiflik verir, sevmeyen özgürleşir.
    bir insana olan zaaf en kötüsü. ayrılık zor değil, buraya kadar zor değil.. zor olan gerisini getirmek, hayallerinin öznesini değiştirmek.
    o hayallere yeni insan suratları yerleştirmek, hayatına yeni insanlar katmak, başka birine alışmak. başka biriyle hayal kurmaya çalışmak,
    aynı tadı vermeyeceğini bile bile, aynı hayallere ortak etmeye çalışmak. zor olan yarım kalan şeyleri tamamlayamamak.
    yoksa dünya üzerinde rakamla yazsan tek seferde okuyamayacağım kadar insan var. başka birileri mutlaka var. zor olan unutmak.
    her gün ne zaman unutacağım diye sordum kendime. her sorduğum zaman da her şeyi yeniden hatırladım.
    bir kokuyla dağılmamak zor olan, irkilip etrafımda seni aramamak. birden alakasız bir saatte uykunun ortasında gözlerini açmak.
    üzerime kokun sinene kadar sarılamamak.
    bir mağaza tabelasında, bir duvar yazısında, bir kitapta görüp, hatrıma seni getirip, yıkılmamaktı zor olan.
    sevdiğin bir eşyayı görüp istemsiz olarak onu alıp incelememek.
    yapmayı düşündüğümüz ufak tefek şeyleri erteleyip, onları yapamayacak olduğumu bilmek zordu. birlikte uyuyamayacak olmaktı zor olan.
    bakmayı çok sevdiğim göğe, bir daha birlikte bakamayacak olmak zor. en zor olanı da ne biliyor musun?
    hayallerinin yanındaki yancıyı değiştirmek..
    sarılmanın hoşluğunu, tenin kokusunu unutmak zor. ayrılık değil.
    gözlerimin içine bakarak söylediğin sözleri beynimin içinden atabilmek zor. bir daha kimseye o kadar sıkı sarılamayacağımı düşünmek zordu.
    daha doğrusu, kimseye o kadar sıkı sarılmak istememek!
    yatağa nasıl uzandığını, nasıl ağır ağır nefes aldığını, saçlarının yastığa nasıl serildiğini ve hayatta bu manzarayı görmekten daha büyük bir mutluluk olamayacağını düşünmekti zor olan. inan çok zordu. milyonlarca insan bulabilirsin belki ama ruhuna ruhunla bağlanabilceğin insan yalnızca bir tanedir.
    ben hayal ederek başladım. zaman kavramı olmadan yaşadım, ne yılları düşündüm, ne dakikaları.
  • 7
    hikayeye göre günün birinde franz kafka rutin yürüyüşlerini yaptığı parkta küçük bir kıza rastlamış. kız ağlıyormuş. oyuncak bebeğini kaybetmiş ve bu onu oldukça üzmüş.

    kafka bebeği onun yerine aramayı önermiş ve ertesi gün aynı noktada buluşmak üzere sözleşmişler. bebeği bulamaması üzerine kafka küçük kıza bebeğin ağzından bir mektup yazmış ve buluştuklarında kendisine okumuş:
    “lütfen benim için kederlenme, dünyayı görmek için uzun bir yolculuğa çıktım. sana başımdan geçenleri anlatacağım.” bu birçok mektubun ilkiymiş. kafka küçük kızla her buluştuğunda sevgili oyuncak bebeğin hayali maceralarını özenle yazdığı mektuplardan ona okurmuş. küçük kız da bu şekilde avunurmuş.

    derken gün gelmiş, görüşmelerin artık sonu gelmiş. kafka son görüşmede küçük kıza bir oyuncak bebek getirmiş. küçük kız, aslından oldukça farklı olan oyuncak bebeğe şaşkınlıkla bakakalmış. bebeğe iliştirilmiş bir not küçük kızın şaşkınlığını gidermiş: “yolculuğum beni çok değiştirdi…”
    uzun yıllar sonra, artık bir yetişkin olmuş olan küçük kızımız, gözü gibi baktığı bebeğinin, gözünden kaçırdığı bir çatlağının içine sıkıştırılmış bir mektup bulur.

    kısaca şöyle yazmaktadır:
    “sevdiğin her şeyi er ya da geç kaybedeceksin, ama sonunda sevgi başka bir surette geri dönecek.”
    may benatar, kafka & the doll: the pervasiveness of loss

    iyi kötü yazdığı blog sayfası binlerce kişi tarafından okunan, yazarlık yaptığı dergi ankara'da dost kitabevinde satılan biri olarak, bir gün bu yaşananlara denk bir meselenin parçası olmak isterim. örnek alınası kişilerdendir kafka.
  • 10
    dünya nimetlerine ehemmiyet vermeyen, yaşayışıyla ve felsefesiyle ünlü filozof diyojen, bir gün çok dar bir sokakta zengin ve kibirli bir adamla karşılaşır. ikisinden biri kenara çekilmedikçe yoldan geçmek mümkün değildir.

    mağrur zengin, hor gördüğü filozofa:

    -ben bir serserinin önünden çekilmem, der.

    diyojen kenara çekilerek gayet sakince şu karşılığı verir:

    -ben çekilirim.

    hayat bazen bu kadar basittir. kin güdüp, nefrretle uğraşana kadar bir adım atıvermek en kısa yol olabilir. sadece gerekeni yapmak, insanları ayırt etmeksizin olması gerekeni yapmak...
  • 11
    "bazen kendimi kimsesiz bir çocuk gibi hissediyorum... evden çok uzaklarda. ikiye dört bir oda. küçük bir pencere. köşede bir tuvalet ve ayna. ışık, daima ışık, gözü yakan, gündüzü geceye katan. bir hücrede tek başına bir adam; ama zihni kalabalık. öyle kalabalık ve karışık ki ceza olsun diye kapatıldığı bu hücre, onun insanlardan, acımasız dünyadan kaçabildiği tek yer. zaten onun tek arzusu da yalnız kalabilmek."

    hubert selby jr. *
  • 13
    mümin sekman'ın "her şey seninle başlar" adlı kitabı hakkında konuşmak istiyorum biraz.

    normalde en rezil kitaba dahi tahammülüm vardır, en en kötü ne güzel heves etmiş, vakit ayırmış da yazmış derim örneğin ancak bu kitap baya piyasası olan ve eleştirmenlerce de beğenilen bir kitap olduğu için bilhassa yazara ve kitaba yönelik eleştirilerim oldu.

    sayfa 50'lerde kitabı okumayı bıraktım. ciddi derecede rahatsızlık verdi bu kitap bana. sanki okur salak yerine konmuş gibiydi, öz olarak birbirinin kopyası cümleler evrilip çevrilip tekrar tekrar okurun karşısına çıkarılmış. ilk başlarda herhalde git gide açılır diyerekten bu sıkıcı ve bayat anlatımı önemsemedim ama baktım ki sayfalar değişse de anlatımda değişim yok.

    üstelik kitabın her köşesinde buram buram ego ve kibir kokusu var. işte yok bu kitap şöyle iyi, şöyle güzel, şöyle faydalı. bir sus kardeşim bunu okurlar söylesin. hiç sevmem kendi yaptığı işi başkasından önce öven tipleri. kendisini bu kada övmese zaten eleştirmeye tenezzül dahi etmem ama madem bu kadar iddialısın, ben de düşüncemi sivrilterek söylerim.

    mümin sekman çok bilgili, bu işin piri insanlardandır dır da hiç yakıştıramadım bunu kendisine. özellikle kişisel gelişim konusunda hassas olan bünyeme biraz fazlaca dokundu yazdığı kitap. üstelik bırakın bu aynı kitap içindeki birbirine benzer bin bir laf salatasını, aynı yazar tarafından farklı isimde ama içerik olarak başka kitaplar da yazıldı.
    kitaptan kazanımın ne diye sorsan sıfır der belki çoğu okur. öylesine sıradan öylesine bilindik şeyler yani.

    olmamış. yazarın ismine yakışmamış.
  • 14
    en sevdiğim yazardır kendileri; paul auster. sıradan insanların, sıradan hikayelerini anlatır paul abim. ama bunu öyle ustalıkla yapar ki olay örgüsünün içinde hiç sıkılmadan kitabın son sayfasına gelivermişsiniz, keşke kitap bitmeseydi diye üzülürken. hayat hikayesi de gariptir bu abinin. gemilerde çalışmış, santral telefon bakıcılığı yapmış, öyle zor zamanlar geçirmiş ki çocuklar için oyuncak fikirleri üretip pazarlamaya bile çalışmış ama başarılı olamamış. belki de iyi ki olamamış ve muhteşem bir yazarı tanıyoruz. cebi delik adlı kitabında ilginç hikayesini anlatır. senaryosunu yazdığı smoke adlı film de bulunur. harvey keitel ustanın başrolünde. brooklyn çılgınlıkları, sunset park ne güzel kitaplardır.
  • 19
    (bkz: tirat atmak)

    bir gün bütün değer yargıları değişecek ve yargılananlar yargıç, eziyet edenler de suçlu sandalyesine oturacaklardır ve onlar o kadar utanacaklar, o kadar utanacaklardır ki utançlarının ve suçlarının ağırlığı yüzünden ayağa kalkamayacaklardır.

    o zaman,
    akıllı ya da akılsız bütün ezilenler,

    yani bizim caddedeki insanların çoğu,

    yani öcü geliyor diye küçükken beni korkuttukları çolak ve topal deli rüstem ile

    ben ve benimle birlikte bar kızı leyla kendisine yüz vermedi diye intihara teşebbüs ederek beynine iki kurşun sıkan fakat ancak kafatasını delerek alay edenlerden kurtulmak için bütün hayatınca yolda kalpak giyerek dolaşmak zorunda kalan meyhaneci hızır

    ve onunla birlikte ortaokulda kekemeliği ve garip mistik düşünceleriyle arkadaşlarının alay konusu olan ve şimdi hava gazıyla intihar ettiği için ölmüş bulunan ve evlerindeki şecere ağacında taze yağlı boyayla yeni boyanmış yeşil, titrek bir yapraktan ibaret kalan ercan

    ve ercan'la birlikte annesi rus babası italyan olan ve sınıfta ve bahçede paltosunu hiç çıkarmayan ve daima gözlüğü ve paltosuyla ilkokul birinci sınıf çocuklarıyla top oynayan ve gâvur diye ve kambur diye horlanan altan

    ve altan'la birlikte zeki ve siyah gözleriyle bana hep muhabbetle bakan ve yedi kardeşiyle ve annesiyle ve babasıyla ve teyzesiyle ve dayısıyla evkafapartmanının en üst katında labirent gibi karışık koridorlardaki yüzlerce odadan sadece birinde oturan ve sınıf birincisi olduğu halde ilkokuldan sonra elektrikçi çıraklığına başlayan osman

    ve onunla birlikte bütün gülünçlüğüne rağmen aşağılığı sefaletinden ve sefaleti aşağılığından ileri gelen mimar cemil (uluer) turan

    ve mimar cemil'le birlikte sakat olduğu için hiç yürümeyen ve hep altını kirleten ve misafirler görmesin diye ve sosyetik annesi rahatsız olmasın diye yaz kış balkonda tutulan ve hep bağıran ve altına yapan ve güzel yüzüyle ve akıllı sözüyle beni büyüleyen ve balkonda yerde kendini oradan oraya atan zavallı ayhan

    ve onunla birlikte bodrum katta evdeki yedi ve bahçedeki yirmi yedi kedisiyle yaşayan ve kimseye zararı dokunmayan ve ölmüş kocasını unutamayan rus madam

    ve madamla birlikte yirmi iki yaşında veremden ölerek bizleri ve ailesini elemlere boğan ve albay sait bey'in biricik oğlu
    ve liseden dört defa kovulmuş olup sanatoryumdan altı kere kaçan ve yağmurlu bir ilkbahar akşamı hastaneden son kaçışında ıslak elbiselerini çıkarmaya fırsat bulamadan kanla boğulan ertan

    ve onunla birlikte basit bir kamyon şoför muaviniyken lastik karaborsasından zengin olarak genç yaşında kumar denilen illete tutulan ve bu uğurda servetini ve dostlarını kaybeden ve karısı ve kızı ve oğlu tarafından terkedilen ve meteliksiz kalan ve bir gün bir kahve köşesinde kendini vuran ve eski ve samimi aile dostumuz orhan

    ve orhan beyle birlikte, orhan beyle birlikte olmaktan muhakkak gurur duyacak olan ve elkapısında dünyaya gözlerini açıp ve kaderi ve mesleği hizmetçilik olan ve komşumuz saffetlerin üçüncü hizmetçisi kezban
    yargıç kürsüsünde bulunacağız.

    mahkemede, suçlu sandalyesinde,
    bilerek ya da işledikleri suçları bilmek zahmetine katlanacak kadar dahi düşünmediklerinden bilmeyerek,
    eziyet eden,
    hor gören,
    aşağılayan,
    ihmal eden,
    aldırmayan,
    unutan,
    kötüleyen,
    alay eden,
    ıstırabı paylaşamayan,
    insanlar arasına duvarlar çeken,
    küçümseyen,
    çaresiz bırakan,
    yalnız bırakan,
    terkeden,
    baskı yapan,
    istismar eden,
    ezen,
    cesaret kıran,
    iyilik etmeyen,
    değer vermeyen,
    kalbi temiz olmayan,
    doğruyu yanlış gösteren,
    yanlışı doğru gösteren,
    samimiyetsiz,
    insafız,
    korkutan,
    yanına yaklaştırmayan,
    başkasının yaşama hakkına saygı duymayan,
    ve kendinden memnun olmak için her davranışı meşru sayan onlar,
    yani bizim küçük kalabalığımızı hava sızdırmayan tabakalar halinde üst üste saran,
    nefes almamızı dahi engelleyen,
    yani mahallemizin bütün bileği kuvvetli ve içi boş küçük kabadayıları ve onların büyük ortakları,
    yani esasında sayıca üstün olanlar,
    yani her zavallıdan daima bir rütbe bir kademe bir sınıf yukarıda olanlar,
    yani şekilsiz hüviyetleriyle daima vuran ve kaçınabilenler,
    yani hem ezip hem de ezdiklerini kabul etmeyenler,
    yani bir mertebe aşağıdayken ezilen ve bir derece terfi edince ezenler,
    yani çırağını, bir şeyler öğretmesine karşılık her zaman döven ve ona insan muamelesi etmeyen ustalar,
    muavininin başına vuran şoförler
    ve onlarla birlikte memurlarına dalkavukluk ettiren amirler,
    duygusuz amirlerle birlikte garsonlara paralarıyla orantılı olarak bağıran müşteriler
    ve kaba müşterilerle birlikte hakkını arayanlara yumruklarını gösteren görevliler
    ve yetkilerini kötüye kullanan görevlilerle birlikte bilgisizin bilgisizliğini suratına çarpan ve ondan bir kelime fazla bilen bilgiçler, yani öğrenmek isteyen herkese eziyet eden öğreticiler
    ve onlarla birlikte bilgisizlerin bilgisizliğine gülen onlardan daha bilgisizler
    ve cahillerle birlikte her değişik davranışa saldıran şekilsiz kalabalık
    ve kalabalıkla birlikte onlara alkış tutanlar
    ve onlarla birlikte her tartışmada en bayağı usullerle haklıyı haksız çıkaranlar
    ve onlarla birlikte her savaşta kazananı tutanlar
    ve onlarla birlikte kimselere zararı olmayan zayıfları ezerek kuvvetli olma duygusunu tatmin edenler
    ve onlarla birlikte her zaman ve her yerde her sınıftan ve her ideolojiden ve her düşünceden insanlar arasında daima ön safa geçerek aslan payını kendilerine ayıranlar
    ve ayırır ayırmaz insanlarla aralarına aşılmaz duvarlar örenler
    ve böylelerine her zaman haklı çıkarıcı bahaneler sebepler yasalar kurallar sınıflamalar bulup çıkaranlar
    yani her zaman insanları insanlardan ayıranlar
    ve onları birbirlerine düşman edenler
    ve onlara körü körüne uyan kalabalıklar
    ve gerçeği boğanlar
    ve onlarla birlikte insanı bu koca dünyada yalnız bırakarak arkadaşlık dostluk sevgiyle uzatacakları sıcak bir elleri olmayanlar
    yani elsiz gözsüz akılsız kalpsiz ve kansız gerçek sakatlar
    yani onlar onlar onlar onlar onlar onlar... karşımıza oturacaklar.

    ve biz onlara diyeceğiz ki:

    hesaplaşma günü geldi. şimdiye kadar yalnız din kitaplarında yargılandınız.

    biz fakirler, zavallılar, yarım yamalaklar, bu kitapları okuyup teselli olurken içinizden güldünüz.

    ve çıkarınıza baktınız.

    hatta gene sizlerden, sizin gibilerden, büyük düşünürler çıktı ve bu kitapların bizleri uyuşturmak için yazıldıklarını ileri sürdüler.

    biz zavallılar, ya bu düşüncelerden haberiz kaldık, ya da bunları yazanları bizden sanarak alkışladık. yani uyuttular alkışladık, uyandırıldık alkışladık.

    her ne kadar bugün siz suçlu, biz yargıç sandalyesinde oturuyor olsak da gene acınacak durumda olan bizleriz.

    esasında, sizleri yargılamaya hiç niyetimiz yoktu; sizin dünyanızda, o dünyayı bizlerin sanıp yaşarken, hepinize hayrandık. sizler olmadan yaşayabileceğimizi bilmiyorduk.

    ayrıca, dünyada gereğinden çok acıma olduğuna ve bizim gibilerin ortadan kaldırılmamasının sizlerin insancıl duygularına bağlandığına inanmıştık. bu çok masraflı dünyada bir de bizlere bakmanız katlanılması zor bir fedakârlıktı. arada bir bize benzeyen biri çıkıyor ve artık yeter diyordu. onunla birlikte bağırıyorduk: artık yeter!

    bazen kazanıyorduk, bazen kaybediyorduk ve sonunda her zaman kaybediyorduk. onlar da sizler gibi onlardı. düzeni çok iyi kurmuştunuz. hep bizim adımıza, bize benzemeyen insanlar çıkarıyorduk aramızdan. kimse bizim tanımımızı yapmıyordu ki biz kimiz bilelim. gerçi bazı adamlar çıktı bizi anlamak üzere; ama bizi size anlattılar, bizi bize değil.

    tabii sizler de bu arada boş durmadınız. bir takım hayır kurumları yoluyla hem kendinizi tatmin ettiniz hem de görünüşü kurtarmaya çalıştınız.

    sizlere ne kadar minnettardık. buna karşılık biz de elimizden geleni yapmaya çalıştık: kıtlık yıllarında, sizler bu dünyanın gelişmesi ve daha iyi yarınlara gitmesi için vazgeçilmez olduğunuzdan, durumu kurtarmak için açlıktan öldük; yeni bir düzen kurulduğu zaman, bu düzenin yerleşmesi için, eski düzene bağlı kütleler olarak biz tasfiye edildik (sizler yeni düzenin kurulması için gerekliydiniz, bizse bir şey bilmiyorduk); savaşlarda bizim öldüğümüze dair o kadar çok şey söylendi ki bu konuyu daha fazla istismar etmek istemiyoruz;

    bir işe, bir okula müracaat edildiği zaman fazla yer yoksa, onlar kazansın, onlar adam olsun diye biz açıkta kaldık;

    yani özetle, herkes bir şeyler yapabilsin diye biz, bir şeyi yapmamak suretiyle, hep sizler için bir şeyler yapmaya çalıştık. bütün bunlar olurken bir takım adamlar da anlayamadığımız sebeplerle anlayamadığımız davalar uğruna yalnız başlarına ölüp gittiler. böylece bugüne kadar iyi (siz) kötü (biz) geldik.

    bize, sizleri, yargılamak gibi zor ve beklenmeyen bir görev ilk defa verildi; heyecanımızı mazur görün.

    aramızda hukukçu olmadığı için söz uzatılmadı, sanıkların kendilerini savunmalarına izin verilmedi. gereği düşünüldü. sanıkların ellerinden başarılarının alınmasına oybirliğiyle karar verildi.
    *

    bir daha böyle bir konuşma yazabilen çıkmayacak herhalde. eğer tiyatrocu/sinemacı vb. olsam muhakkak bu bölümü ezberlerdim. ve eğer bunu ezberleyip söyleyen biri olursa ellerim patlayana kadar alkışlardım. helal olsun, sağ ol, sağ ol, sağ ol...

    (bkz: mükemmel)
    (bkz: harikulade)
    (bkz: eşsiz)
  • 20
    "her sabah bu duyguyla kalkıyordum yataktan.
    şimdi kendime bir iş bulmam lazım, lanet olsun.
    kahvaltı ediyor, kolumun altında bir kitap yerleştirip ceplerime kalem dolduraraktan sonra kapıdan çıkıyordum. merdivenden indiğim gibi dışarı atıyordum. bazen sıcak oluyordu hava, bazen soğuk, bazen sisli, bazen açık. kolumun altında iş aramaya çıktığım için önemi yoktu havanın. "ne işi, arturo? ha, ha! sana iş, öyle mi? kim olduğunu düşünsene, oğlum! yengeç katili. hırsız. elbise dolaplarında çıplak kadın fotoğraflarına bak, sonra da iş bulmayı ümit et! ne kadar gülünç! ama gidiyor işte, salak, koltuğunun altında kocaman bir kitapla üstelik. hangi cehenneme gittiğini sanıyorsun, arturo? neden o sokağa sapıyorsun da bu sokağa sapmıyorsun? neden batıya gidiyorsun neden doğuya değil? cevap ver bana hırsız! kim bir iş verir senin gibi domuza kim? ama kasabanın öteki ucunda bir park var, arturo. banning parkı adı. harikulade akaliptüs ağaçları var orda, yemyeşil bir park, arturo. ne kitap okunur orda! oraya git, arturo. nietzsche oku. schopenhauer. o muhteşem adamlarla geçir zamanını. iş mi? peh! oraya git ve akaliptüs ağaçlarının altında kitabını oku iş ararken."
    john fante - los angeles yolu
  • 21
    ❝yapacağımız her hareketten önce ciddi olarak düşünmeye başlasak,
    vereceği sonuçları önceden kestirmeye çalışsak, önce kesin sonuçları,
    sonra olası sonuçları, sonra raslantısal sonuçları,
    daha sonra da ortaya çıkması düşünülebilecek sonuçları düşünmeye kalksak,
    aklımıza bir şey geldiğinde, bulunduğumuz yerde çakılır,
    hangi yöne olursa olsun bir adım bile atamazdık.❞
    _______________________
    [jose saramago, körlük]
  • 22
    büyükbaba paradoksu yerine büyükanne paradoksu varsa ne olacak diye sormak istiyorum?
    herhangi birinin bunu yaptığını söylemeye çalışmıyorum; ama ya biri geçmişe gidip kendi geçmişini sikerse?
    büyük değişiklikler için değil de, mevcut durumunu daha iyi bir hale getirmek için olayları manipüle ederse?
    yani yanlışlıkla kendinizi uzak geçmişte herhangi bir zamanda bulursanız ve onunla çıkmanın hata olduğunu anlamadan önce büyük büyük büyükannenizle tanışırsanız ne olur?
    ya kendisi nefis bir piliçse?
    ve diyelim ki ilişki yaşadınız?
    hem sizin kızınız, hem de büyük büyükanneniz olacak bir bebek doğurursa, ne olur?
    bu durum yanlış ve hasta fikirli bir herifin başına gelirse, bu planın nereye doğru gideceğini görebiliyor musunuz?
    süper güçleri olan bir melez mi olursunuz?
    yaşamaya devam ederek, büyükanneniz ve anneniz olacak sıradaki piliçlerle ilişki mi yaşarsınız; gelecekteki kendiniz, hatta mevcut kendiniz daha güçlü, daha zeki, daha deli ..... daha herhangi bir şey olsun diye genetiklerinizi canlandırır mısınız?

    (bkz: çarpışma partisi) *

    evlendiğim dul kadının 18 yaşında güzel bir kızı vardı.
    7 yıl önce ölen anneme hâlâ sadık olan babamla bu kız sürpriz bir kararla evleniverdiler.
    böylece babam damadım, üvey kızım da annem oldu.
    üvey kızımın üvey oğlu, öz babamınsa kayınpederi pozisyonundaydım artık;
    babamın gelini olan karım aynı zamanda kayınvalidesi, benimse anneannem haline gelmişti.
    biricik karımın torununa dönüşmüştüm!
    kısa bir süre sonra babamla üvey kızımın bir oğlu oldu.
    bu çocuk babamın oğlu yani kardeşim, kızımın oğlu yani torunumdu:
    hiçbir zaman çocuğum olmamıştı ama torun sahibiydim;
    baba değilsem de dedeydim!
    derken karım da bir oğlan çocuğu doğurdu:
    babam böylelikle bir torun - kayınbiradere kavuştu.
    çocuğum, dedesine enişte, ablasına babaanne diyebilirdi.
    kendi oğlum, bir bakıma dayımdı.
    birkaç yıl sonra kızımız dünyaya geldi.
    babamın ikinci torunu, baldızı konumundaydı.
    ne hikmetse eşimin kızı da bir kız doğurdu:
    nur topu gibi bir teyzem oldu yani...
    intihar etmeye niyetleniyor ve/ fakat ölümümü duyuracak gazete ilanında ve hele mezar taşımda yazacakları düşününce vazgeçiyordum. ayrıca, damadımı öldürsem baba katili olacaktım; karımın, aramızda hiçbir kan bağı bulunmayan kızını temizlesem, annesini vuran hain evlat olarak anılacaktım; karımı boğazlasam annem öksüz kalacaktı!..

    (bkz: aynalı barikatlar) *