• 6
    http://www.halkintakimi.com da şu tür bir manifesto ile karşı çıkılmış sanayi tipi futbol..

    ------------------------------------------
    endüstriyel futbol ve biz.
    daha önce yazmış olduğum bir yazıda (neden son barikat?),endüstriyelleşme olgusunun genel hatlarına değinmiş ve son barikat esprisinin anlamını kendimce yorumlamaya çalışmıştım. şimdi ise bu konuyu biraz daha derinleştirmek niyetindeyim. hazır şu önümüzde ki on-oniki günlük süreçte gündemimizde beşiktaş maçı yokken verimli bir tartışma çıkarma şansımız olsun.

    halkın takımı platformu, genel anlamda endüstriyelleşmiş futbol olgusuna karşıt fikirlerin sunulduğu, beşiktaş geleneklerinin ve felsefesinin muhafazasını besleme sportif başarıların önüne koyan bir nitelik sergilemekte ve bununla da gurur duymaktadır. bu anlamda halkın takımı forumu standart taraftar forumlarından tematik olma özelliğiyle ayrılmaktadır. halkın takımı ahalisinin endüstriyelleşmiş futbol üzerine söylenecek bir çift lafı her zaman olmalı ve sloganların da biraz dışına çıkıp, sahip olduğu birikimi bu bir çift lafın temeline harç gibi koyarak onun sağlamlaştırılması amacını gütmeli.

    bu doğrultuda derinleşecek tartışmalardan alınacak olan verimin kalitesi, konulacak tavrın netleşmesine hizmet edebilecektir.

    19. yüzyılın ikinci yarısında (1870 ler), nüfusun artması sonucu kentlerin oluşması, ihtiyaçların çeşitlenmesi, icat ve buluşların yoğunluk kazanması sonucu başlayan endüstri devriminin ilk aşaması fabrikaların ve dolayısıyla tarım dışı proleteryanın doğması ve gelişmesini de getirdi. ikinci aşama olan makineleşme, bilgisayarın icadı ve internet sayesinde bugün etrafımızı saran ve adına endüstri devriminin 3. aşaması da denilen globalleşmeye evrilmiş durumda artık.

    sanayi devrimiyle birlikte sermayenin azınlık elinde birikmesi sonucu oluşan geniş tekel ağları, karteller artık kitlelerin mevcut ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla yapılan üretim-tüketim ilişkisiyle yetinmemeye başladı. yeni ihtiyaç alanları yaratmak, dahası ihtiyaç dışı lüks tüketimi körüklemek amacıyla beslenen yeni trendler, moda, marka yaratmak gibi yollara hızla sapan sermaye birikimi elbette ki milyarlarla ifade edilen büyüklükte bir kitleyi çekim alanına hapseden futbola kayıtsız kalamazdı ve kalmadı da.

    bu aşamada başlayan bir ele geçirme süreci sonucu kitlelere ait olan tüm kulüp yapılanmalarına çeşitli sermaye gruplarınca önce sızıldı ve sonra el konuldu. kitlelerce futbola ve kulüplerine atfedilen tüm değerlerin yerine yavaş yavaş yeni değerler konuldu ki çıkış noktası, insanoğlunun egemen olmakta en isteksiz olduğu o onulmaz zafer duygusudur. kitlelerin bu duygusunu kaşıyarak itinayla yerleştirilen yeni değerler tıpkı bir tahtakurusu kolonisi becerisiyle, kitlelerin sahip olma duygusunu da koca bir kütük gibi kemirip içi boş kocaman bir kabuğa çevirmiştir bile. sahip olduğumuzu sandığımız şey artık o şey değildir. bize sunulan sadece incelikle oyulup süslenmiş, boyası cilası yerinde ama canı olmayan içi boş kuru bir kütükten ibarettir. kısacası bir marka dır artık.

    genel olarak endüstriyel futbola karşı koyduğumuz tavır sloganların ötesine pek geçememektedir. nasıl geçsin ki? endüstriyelleşmenin köşkü kapitalizme karşı, en büyük karşıtı işçi sınıfı bile 100 yılı aşkın mücadelesinde, onca gücüne, sendika örgütlerine, ideolojik tabanlı parti teşkilatlarına ve devrimci potansiyeline karşın kısmi zaferlerin dışında kalıcı bir başarı elde edememiştir. teknolojik gelişme ve sermayenin artık üretimden çok daha karlı hizmet alanlarına yaptığı yatırımlar sonucu eski devrimci geleneği de iyice aşınan işçi sınıfının ideolojisini bile güncellemeye vakit bulamadan pasifize olmaya yüz tutması kapitalizmin tek bir global kutup haline gelmesi sonucunu doğurmuştur artık.

    en küçük mahalle takımından başlayarak çok uluslu sermayenin bayraktarlığını yapan dünya takımlarının ve onların dev organizasyonlarının önüne barikat olarak dikilmenin romantik bir ütopya olarak kalacağını anlamak pek zor olmasa gerek. o halde biz neye karşı çıkıyoruz ve neden karşı çıkıyoruz?

    futbol ve onun alyuvarları olan tüm futbol kulüpleri efendileri olan dev endüstri canavarına bizlerden can taşımaya devam edecektir. büyük ama çok büyük kitleler de bu oyunun gönüllü birer parçası olmayı da sürdüreceklerdir. tüm bu işgal edilmişlik ve hatta ötesinde dönüştürülmüşlük içerisinde biz ne yapabiliriz?

    yıllar önce ingiltere de yayımlanan bir futbol dergisinin yaptığı araştırmada beşiktaş, dünyada felsefesi olan çok az takımdan biri olarak tanımlanmıştır.

    felsefesi olmak... bu deyişi çok sevdiğim ya da beni daha akıllı gösterdiği için kullanıp durmuyorum. kendine ait bir felsefesi olmak nadir rastlanan bir özellik. peki diğer irili ufaklı bir çok takımın bir felsefesi yok mudur? sorusuna verilecek cevap; yoktur.
    endüstriyel heyülanın markaları durumunda ki bir çok takım arkalarında ki bu büyük gücün, yani sermayenin felsefesini taşırlar.

    nedir bu felsefe?
    -oyun sadece kısıtlı bir alanda oynanıp bitmez..
    -çok önceden oynanmaya başlar ve sadece güçlü olan kazanır. sahada olan biten sadece sonuçların açıklanma törenidir.
    -bu felsefe sadece kazanmayı kutsar. herşey kazanmak hedefine göre şekillendirilir, kullanılır ve gerekirse harcanır.
    -gelenekler sadece aşılması gereken alışkanlıklardır. sermayenin baş döndürücü dinamiği ve çöplük kavgasında geleneklerin yeri yoktur.
    -kuralları mevcut koşullar ve sahip olunan güç belirler. her türlü ahlak ve adalete ilişkin endişeler zayıflara ve kaybedenlere mazeret teşkil etmekten başka bir işe yaramazlar.
    -güçlerin dengelendiği yerlerde devreye giren kural win-win yani kazan,kazan kuralıdır. yenişemeyen güçler karşılıklı çıkarlarını gözeterek birlikte kazanma adına her türlü işbirliğinden kaçınmazlar.
    -hiçbir şey satılamaz, hiç kimse vazgeçilmez değildir.
    -para eden herşey değerlidir
    -tek değer paradır.

    bir takımın futbol endüstrisinin yoğun ilgisine mazhar olabilmesi için sahip olması gereken potansiyel nasıl hesaplanır?

    ortalama 10-15 milyon taraftarı olan bir kulübün her taraftarı haftalık olarak o kulüp için 50 ytl bütçe ayırırsa hareketli sıcak sermayenin haftalık değeri 500-750 milyon ytl dir. bu anılan rakam sadece potansiyeldir ve bu potansiyel yatırım yapmaya değer ciddi bir potansiyeldir. peki nasıl harekete geçirilebilir bu büyük potansiyel?
    önce başarı beklentisinde olan kitlelerin desteği alınarak direksiyona geçilir.
    sonra bu kitleye ceplerinde ki 50 ytl leri harcayabilecekleri seçenekler tasarlanıp sunulur.
    bu iş yapılırken sermaye grupları müthiş bir işbirliği sergilerler. örneğin;
    formalar için lisans hakkı kulüp adına sabitlenir. sonra büyük bir markaya imalat hakkı satılır. markalı olarak imal edilen bu ciciler taraftara satılmaya başlanır. satışı artırmak için büyük isimlerin peşine düşülüp o formayı sırtına geçirmesi sağlanır. bu nedenle oyunun ruhuna aykırı olarak belirlenmiş mevkii numaraları oyuncuların plaka numaraları haline getirilir. artan satışlarla birlikte formaların muhtelif yerlerine yüksek bedellerle reklam alınma şansı yaratılır. artan gelirler daha büyük transferleri, o da daha çok forma satışını o da daha çok reklam gelirini birlikte getiren ucu açık bir spiral yaratır. tabii aynı taraftara birden fazla forma satabilmenin yolu da her yıl yeni modeller yaratarak, bunları süslü defilelerle tanıtımını yaparak pazarlamak olarak bulunmuş ve bu eğilim zaman zaman kulüp renklerine müdahale edilebilmesine kadar varmıştır.
    tasarım işte bu.

    bu örneği atkı,bere,saat,şampuan,parfüm,deodorant,polar,pija ma,t-shirt,ıvır,zıvır olarak genişletin istediğiniz kadar.

    diğer bir yöntem ise sahip olunan stadyumu büyüterek yerleri peşin satmaktır. hem böylelikle sezon başının gazıyla tüm sezonun seyirci ortalamasını baştan garanti etmek ve muhtemel başarısızlık halinde ortaya çıkabilecek olan seyirci (müşteri) sayısında ki düşüş riskini en aza indirmek hedeflenmiştir.

    tüm taraftarın stada gelemeyeceği gerçeği üzerine hariçte kalanların maçları izleyebilmeleri için yayın hakkı tv kartellerine pazarlanır ve parası peşinen garanti edilir. bu parayı riski alan yayıncı kuruluş müşteriden toparlasın artık.

    açıkta kalan kupa ya da hazırlık maçları ise yine başka tv şirketlerine ayrıca satılıp onun da paraları peşin tahsil edilir.

    ne kaldı? radyodan dinleyenler... onları da sat artık bu saatten sonra.. niye ayıp olsun?

    kulüp kısmen sermaye şirketi haline getirilip borsada sözüm ona halka!! satılır ve parası peşin olarak tahsil edilir.

    kulübün sahip olduğu gayrimenkuller teminat gösterilerek bankalardan bol kredi toparlanır ve yukarıda dönen çarka taşıma su olarak eklenir. hatta kat karşılığı inşaat şirketlerine pazarlanılıp tamamen kurtulunabilir bu hareketsiz değerlerden. iş, paraya dönsün bir an önce...

    devamını öğrenebilmek için aslında bir yönetici yakalayıp onun ağzından dinlemek lazım çünkü benim hayal gücüm sınırlı kalıyor ve bunları tasarlayabilmek için hiçbir profesyonel yardım alma şansım da yok.

    şimdi...
    hiçbir taraftar gücü takımını bu çarkın içinden çekip çıkaramaz. peki teslim mi olunacak. eğer ki sahip olduğunuz geleneksel bir felsefeniz, bir duruşunuz mevcut değilse evet; teslim olacaksınız ve cebinizde ki 50 şer ytl leri de akıtmayı sürdüreceksiniz.

    ya da...
    bu tezgah kapsamında başarı olarak pompalanan tüm sahtekarlıklardan vazgeçeceksiniz.
    kulübüme yardım ediyorum ve kombinemi alıyorum, formamı korsandan almıyorum, lisanslı ürün kullanıyorum, yayıncı kuruluş decoderlerine saldırıyorum ki kulübüm bu kuruluşlar karşısında daha güçlü durabilsin gibi bir anlayışı da bu sahte başarıların kuyruğuna ekleyip kıçına şaplağı basacaksınız.

    ekonomik desteğini yani sermaye karşısında ki endüstriyel değerini yitirmeye başlayan gemiyi en önce terkeden farelerin elinden direksiyonu alacaksınız ve endüstriyel sermayenin karşısına endüstriyel sermaye olarak dikileceksiniz. ama felsefesini yitirmeden, geleneklerini yanında taşıyarak, mevcut duruşunuzu bozmadan.

    ütopya?.... belki.
    başarı şansı?.... belki hiç yok.
    peki sonuç?...
    endüstri canavarının sıradan bir markası olarak var olmak yerine, tarihe o canavarın karşısına dikilmiş son barikat olarak kaydedilmek.

    neden endüstriyel futbola karşı çıkıyoruz?
    son barikat esprisi nedir?
    hakkı, şeref, gelenekler, duruş gibi kavramlar ile yıldız futbolcu, kazanmak, şampiyonluk, onu neden isteriz de bunu istemeyizlerin altında neler yatmakta? vb.vb.

    canlının en temel sorunu yaşamını sürdürebilmekse eğer bunun için en temel gereksinimi karnını doyurmaktır. bunu yaptığı andan itibaren tüketmeye başlamıştır ve böylelikle tüketici sıfatını kazanır. peki tükettiklerini hazır mı bulmaktadır? başlarda belki ama ağaçtaki elmayı yemek için bile önce onu ağaçtan koparmanız gerekir. ya da avlanmak için belirli bir çaba ve araca ihtiyaç duyarsınız bu da doğal olarak tüketimin karşısına üretim kavramını çıkarmakta.

    ihiyaçların çeşitlenmesi, sosyalleşme eğilimi gibi durumlar karşılık olarak üretimin de gelişip çeşitlenmesi sonucunu ve işbirliği kavramlarını doğuruyor. toplumsal yaşamın gelişmesiyle birlikte ihtiyaçlar da karnını doyurmaktan daha karmaşık tüketim ilişkilerini, bu da daha karmaşık üretim biçimlerini gündeme getiriyor. tarımsal üretimin yanısıra sanayileşmeyle birlikte kırsal kesimden kısmen kopan emek kentleri ve kır-kent arası coğrafi zorunluluklar da aracı hizmet sınıflarını (tüccar sınıfı) ortaya çıkarıyor.

    işte sosyalleşmenin kilometre taşlarından en önemlilerinden biri, daha türkçesiyle ;zurnanın zırt dediği yer tam burası oluyor. üretim-emek-tüketim doğal sıralamasının yanısıra üretim-tüketim yapay sıralamasına şahit oluyor insanlık. burada eksik olan emek faktörünün yerini üreticiden alıp tüketiciye satarak elde ettiği rantı biriktirip üretici güclere hakim olmaya çalışan sermaye faktörü alıyor. üretici ile tüketici arasında bir artı değer oluşmasına yol açan bu oluşum tüketim maliyetini de otomatikman artırıyor haliyle. bu durumda tüketici, ihtiyaçlarını karşılamak için üretim maliyetinin üstünde bir bedel ödemek zorunda kalıyor ki bu fazlalık da sermaye olarak aracı sınıfın elinde birikiyor ve üretim araçlarına hakim olmak için kullanılmaya başlıyor.

    işte tüm bu ilişkiler yumağına kısaca ekonomi diyoruz. ancak ekonominin bu sözünü ettiğimiz çarklarının düzenli olarak dönmesi için belli ve bağlayıcı kurallara ihitiyacı olduğu da kesindir artık. peki bu kuralları kim koyacak? uyulmasını kim denetleyecek? uyulmadığında ise yaptırım gücü kimde olacak?

    tüm bu soruların ortak cevabı devlet kavramında somutlaşıyor. yani iktidar.

    murphy nin altın kuralını bilirsiniz. altını olan kuralı kor.

    üretim araçlarını eline geçirmiş ve üretimi tüketiciye yüksek bedelle satan sermaye elbette kendi kurallarını da koymuş ve işlemesini sağlamak için bir çok ara hizmet sınıfını yaratmıştır. (beslemiştir).

    işte bunu da kısaca siyaset olarak tanımlıyoruz.

    canlının yaşamla doğal ilişkisine bu şekilde yapılan yapay müdahaleler elbette ki kendi öznel sıkıntılarını hatta açmazlarını da birlikte yaratıyor.

    nedir bunlar?

    iktidarı elde tutabilmenin bedeli olan diğer ara hizmet sınıflarını (bunların adını siz koyun artık) beslemek zorunluluğu üretim maliyetlerini artıran ve sermayeden yiyen temel bir faktör olarak sermaye sahibinin karşısına çıkıyor. bunlara ek olarak yok ücret artışı talepleri, yok grev tehditleri gibi mızmızlanan emekçi tüketicilerin yarattığı sorunlar…tüm bunları karşılamanın tek yolu tüketimi artırmaktan geçiyor ama temel ihtiyaçları dışında tüketiciye daha ne sunabilirsiniz ki?

    örneğin sanat olabilir mi ?

    ana sanat dallarından biri olan müziği ele alalım. salt estetik ve teknik kaygılar taşıması gereken müzik sanatı kendi üretimini tüketilmek için değil üst üste konularak biriktirilmek üzere yapmaktaydı. kültürel miras! ancak büyük kitlelerin ilgisini çektiği andan itibaren sermayenin de ilgisini çekmiş bulunmaktadır bu verimli saha büyük kitlelerin yöneldiği bir üretim alanı ürettiklerinin tüketilmesi sağlandığı takdirde kara dönüşebilir mi? dönüşebilir. o halde estetik kaygıların girift öğrenme süreçleri bir tarafa terkedilerek nitelik yönünden ucuz ama niceliği yüksek ürünlerle kitleye satış yapılabilir. nitelik kaybı bu ucuz ürünlerin çabucak terkedilerek yenilerine yönelinmesi sonucunu doğurur ve bu da üretimin artırılmasını sağlar.
    dikkat ederseniz artık müzikle ilgili üretilen tüm eserlerin adı ürün, bunların dinlenilmesine tüketmek, dinleyiciye de tüketici denmekte. diğerlerini size bırakıyorum.

    sermayenin gözü artık kitlelerin eğilim gösterdiği alanlar üzerindedir sürekli.
    çeşitli dallarda spor yapmak için biraraya gelen genç yaşlı bir takım insanların oluşturduğu spor kulüpleri zamanla hızla popüler olmaya başlayan futbolu da bünyelerine aldılar. basit kuralları, yarışmacı özelliği ve yüksek seyir zevkiyle ön plana çıkan bu oyun birden geniş kitleler tarafından benimsenmeye başladı. artık kendisine bir takım seçip onun taraftarı olmak, tuttuğu takımının yarıştığı kategoride kazandığı başarılarla kendini özdeşleştirmek, aidiyet duygusunun en serbest yolla ifadesi ve tatminini sağlamak geniş kitlelere fazlasıyla cazip geldi. tabii bu durum sermayenin de dikkatinden kaçmadı haliyle. önce ellerinde ki sermayeyi bu tür örgütlenmelerin yönetimini ele geçirmek için kullandılar. sonra dümenine geçtikleri gemiyi kendi sularında yüzdürmek için her yolu denediler. daha iyi tesisler, daha iyi malzemeler derken daha iyi oyunculara yüksek paralar verilerek güç dengelerini kendi lehlerine çevirme yarışı, daha çok seyirci için daha büyük stadlar, korsanla mücadele adı altında kitlelerin simgeleştirdiği renkleri, armaları, resmi ürünler halinde sunmak, kitle tabanını geliştirmek için sürekli kazanmaya endekslenmek, diğer sermaye gruplarının adını, rengini, şusunu, busunu bu formaların orasına burasına yamamak, kitlelerin ortak ibadet alanları mabedlerinin adını falancaya satarak değiştirmek, vb.vb.vb.

    şimdi kitle kitle diye andığımız güç nedir ki? tamamına yakını emeğini değerinden daha ucuza satarak asgari yaşam savaşını veren insanlar topluluğu.

    ürettikleri değerden aldıkları cüzi bir miktarla maddi varlıklarını sürdürmeye çalışan bu topluluklar manevi birliktelikler yaratarak eksik kalan yanlarını tamamlamaya çalışma özelliği taşırlar. bu bazen din olur, bazen bir takımın taraftarlığı. bu üretici güçler bu özelliklerini sadece meta yaratmak için değil bir takım manevi değerler yaratmak içinde kullanırlar. bu değerlerin toplamına ahlak diyebiliriz. ahlaki değerlerini farklı farklı simgeleyerek onun arkasında sonuna kadar durmak, onun için herşeyi göze almak gibi bir artı enerjileri her zaman mevcuttur; eşyanın tabiatı gereği. örneğin beşiktaş taraftarı siyah ve beyazda yaşam ve ölümü, acının karanlığıyla erdemin aydınlığını somutlaştırmıştır. güçlü olmasına karşın tek başına en yükseklerde dolanan, ona buna pek bulaşmayan ama bulaşana da haddini bildirecek kadar cesur ve donanımlı kartalı kendisiyle özdeşleştirmiştir.

    sınıfsal karakterinin dışavurumu olarak da harama el uzatmamayı, adaleti, kazanacaksa hakkıyla kazanmayı, kısacası kendi ahlakının değerlerine bağlı kalmayı her türlü kazanımın üstünde tutmayı şiar bellemiş, içselleştirmiştir.

    peki bütün benzerleri böyle midir? elbette ki hayır. emekçi, üretici güçler arasında üst sınıf özlemleri her zaman olmuştur. onların arasında üst sınıfın mücadele biçimlerini kutsayan, oraya geçmeye, hiç değilse ara sınıflardan birine atlamaya çalışan ve oradan beslenmeyi kendi sınıfının verdiği mücadeleye madden ve ahlaken karşı çıkabilen bir eğilim her zaman olmuştur. onlarda kendi değerleri doğrultusunda davranan bir merkez etrafında kümeleşerek başka bir taraftar kitlesini oluştururlar ama sonuçta diğerinden bir farkları yoktur. gördükleri muamele hep aynıdır aynı olmasına da aradaki fark onların bu muameleyi itirazsız kabullenmeleri ve hatta desteklemeleridir. onlar için diğerleri enayidir; çünkü diğerlerinin savundukları değerler ne olursa olsun kazanmaya değil adalete yöneliktir; hakka, şerefe yöneliktir. bunlar sermayenin parasıyla beş para etmez kavramlardır. para eden kazanmaktır, satmaktır.

    sermaye takım tutmaz satın alıp üzerinden kar elde eder. bu yazıyı okuyan, bu forumda kendini ifade eden hangi arkadaşım vardır ki bir holdingin patronu olsun ve reklam amaçlı kurdurduğu holding takımyla beşiktaşımız maç yaparken beşiktaş taraftarını dışarda tutarak avantaj sağlamayı hak olarak görsün.

    işte arkadaşlar sermayenin kitlelere ait her alanı birer ticarethane gibi görme süreci futbolun da endüstrileşme sürecidir aynı zamanda. biz başlarda sadece masum bir ilgiyle başlayıp inançlarımızın simgesi haline getirdiğimiz beşiktaşımızın bu dönüştürülme, ticarethane haline getirilme sürecine karşı çıkıyoruz. nitelik olarak belirli bir duruşa, görüşe, ahlaka sahip olan insanlar olarak bu duruşumuzu, görüşümüzü, ahlakımızı somutlaştırdığımız beşiktaşımızı, arkasında biz olduğumuz için, bu endüstriyel saldırılara karşı duran en son barikat olarak görmekteyiz. bizim yücelttiğimiz değerler arasında mafyoz ilişkilerle, kabadayılıkla, ürküterek,korkutarak,satın alarak kazanmak yoktur. bu tür düşünen ve bu tür mücadeleyi kutsayanların da bu barikatın arkasında yeri yoktur.

    (bkz: halkin takimi)
    (bkz: halkintakimi.com)
  • 7
    ister kötü yönetim diyin, ister başka birşey ama şu bir gerçektir ki bir zamanlar bu ligin tozunu attıran, 3 büyükleri dize getiren çoğu takım şimdilerde 2.ligde yada amatör küme yolundadırlar. endüstriyel futbol onları da yutmuştur. zengin fakir ayırımı gibi kurban olmuşlardır. ve uçurum gittikçe açılmaktadır. büyük bütçeli kulüpler büyümekte, ama küçük bütçeli kulüplerde aksine daha da küçülmektedirler. durum içler acısı bir hal almaya başlamıştır. zira bırakın eski kulüpleri şuan bile turkcell süper ligde mücadele eden çoğu takımın da durumu ortadadırlar. bir de gelmiş anadolu takımı-istanbul takımı diye yapılan ayrımına karşı çıkılmaktadır. neyine kızıyorsunuz durum açıktır küçük balıklar devamlı yutulmaktadır. ve bu bütçe farklılıklarının yarattığı uçurum büyümeye devam ettiği sürece de devam edecektir. nasıl çözülür bu sorunlar derseniz bilemiyorum diyebiliyorum. buna bir son verilebilmesi için akla gelen ilk şey önce toplum içindeki zengin fakir ayrımının durması ve bu farkın bir an önce kapatılması gerekir galiba. ama o nasıl olacak derseniz ona da bilemiyorum diyorum.
  • 8
    literatür yayınlarından çıkan 2005 tarihli kitap.

    ''futbolun gösteri niteliğinin endüstriyel bir sürece doğru evrilmesi, kendi karakteristik yapısını da değiştirdi. başta taraftarın, gelirlerin ve kulüplerin yapısı değişti. futbol sadece yeşil sahalarda oynanan ve basit kuralları olan bir oyun olmaktan çıktı. elinizdeki bu kitap işte bu konuyu tarihsel ve küresel bir bütünlük içinde toplumsal, ekonomik ve sportif olarak irdeliyor.''

    (tanıtım yazısından)
  • 13
    ne yazık ki galatasaray'ı da içine çekmeye başlayan ve başaran bir çağ bir devrim bir reform hareketi gibi birşey.

    gelsin harry kewell'lar
    gitsin jo'lar nonda'lar
    oynamayana küfür edilsin.
    canını dişine takana yuh çekilsin.
    yeni transfer gol de kaçırsa alkışlansın.

    içim o kadar acıyor ki sanki sevgilim beni terketti.
    öyle garip bir hüzün ve nefret kaplıyor bedenimi.
    nefret duyduğum endüstriyel futbol yüzünden.
  • 14
    yeni neslin bu sahneleri artık göremeyecek olması ne kötü. futbolcularla tribünden bir tepsi baklava iddiasına girememek. maç başlamadan kolkola stadyuma yürüyememek. kupayı alınca tüm futbolcuların telörgüyü aşarak taraftarların üzerine uçamaması.

    bu resim ankaragücü'nün ikinci lig de oynarken türkiye kupası'nı kazanması üzerine eski fenerbahçeli kaleci adil'in tel örgüyü aşıp taraftarların üzerine uçmasını gösteriyor. ardından tüm futbolcular tel örgüyü aşıp birer birer taraftarların üzerine uçmuşlardı. resim de avrupa da "yılın spor fotoğrafı" seçilmişti.

    http://www.klasspor.com/...bericfoto/atlama.jpg
  • 16
    --- daghanirak.com ---

    endüstri futbolu, halk düşmanlığıdır…*

    futbolun dünyanın en popüler sporu olmasının çok basit bir nedeni var: dünyada hiçbir oyunu oynamak futbol oynamak kolay değil. şurada kağıttan bir top yapsak ya da şu şişenin üstüne basıp ezsek hemen maç yapmaya başlayabiliriz. futbolun sihri şuradan geliyor; herkesin futbolun içinde yer alabiliyor. dünyada herkesi içine bu kadar rahat alabilen başka bir oyun yok.

    bu durum futbolun modern bir spor hâline gelmeden önceki zamanlarında da var. 18. yüzyıl öncesinde futbol benzeri top oyunlarının ingiltere’de geniş çayırlarda aynı anda yüzlerce kişi tarafından, kurallara bağlı olmaksızın oynandığını biliyoruz. zaten futbolu ingiltere’deki şehirlere taşıyanlar da bu köylüler. ingiltere’de endüstri devrimi sırasında şehirlerde ortaya çıkan iş gücü açığını doldurmak için göç eden ve dünyanın ilk işçi sınıfını da oluşturan yine bu köylüler. yani futbol dediğimiz oyun işçi sınıfıyla beraber doğan, onun hayata getirdiği bir oyun. lâkin endüstri devriminin ilk yıllarında haftada altı gün günde on sekiz saat çalışmak zorunda olan işçilerin şehirlerde kendi oyunlarına sahip çıkacak zamanları ve enerjileri olmuyor. bu dönemde futbolu sahiplenen ve günümüzdeki kurallarına bağlayanlar ingiliz burjuvazisinin yaratıldığı kamu okulları. on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısına kadar futbol hep bu okulların ve mezunlarının elinde devam etti. tâ ki sendikal hareketler işçilerin çalışma ve yaşama koşullarını iyileştirmek için giriştiği mücadeleden sonuç alıncaya dek. bu dönemde işçilerin çalışma saatleri haftalık 54 saate indirildi ve cumartesi yarım gün oldu. böylelikle işçiler futbol sahalarına dönebildiler. kamu okullarındakilere göre daha güçlü kuvvetli ve bu oyuna daha yatkındılar. onların oynadığı maçlar daha çok seyirci çekiyordu. bunda fırsat gören organizatörler işçilerin daha fazla futbol oynayabilmesi için fabrikada kaçırdıkları yevmiyelerin karşılığını ödemeye başladılar. profesyonellik böyle doğdu. kısa sürede profesyoneller, yani futbol işçileri oyuna yeniden hakim oldu. futbolun yönetimi ise hep kamu okullarından çıkan burjuvazide ve oyuna sonradan sahip çıkan aristokraside kaldı. bu bahsettiğimiz, futbolun daha doğuş yılları. yani burjuvaziyle işçi sınıfı arasındaki sınıf çelişkisinin tarihi futbolda on dokuzuncu yüzyıla kadar uzanıyor.

    bu sınıf çatışmasının ingiltere’deki bir sonraki adımı sendikalarda ve kiliselerde örgütlenen işçilerin kendi kulüplerini kurmasıyla atıldı. manchester united, arsenal, everton, aston villa ve bir sürü başka büyük kulüp hep bu dalganın ürünü. işçiler bu kulüpleri kurdular, çünkü en iyi maaşlı işçi bile spor yapmak için üst-orta sınıfın kurduğu kulüplerin aidatını karşılayamazdı. bu kulüplerde işçilerin özyönetimi çok kısa sürdü. orta sınıf kulüplerine göre çok daha geniş seyirci çeken bu kulüpler kısa sürede iş adamları tarafından ele geçirildi. bu sefer de kulüpleri kuranlar ve destekleyenler işçi sınıfı, yönetenler ise egemenlerdi. çelişki devam ediyordu.

    yıllar içinde farklı şekiller alan bu çatışma, 1980′lerde margaret thatcher yönetiminde açık bir savaş hâline geldi. zaten sendikal hareketlerden başlayarak işçi sınıfının örgütlendiği her yere saldıran thatcher, kendi neo-liberal ve zenginden yana politikalarının yarattığı üç milyon işsizin ve ailelerinin yaşadığı bunalımı polisiye tedbirlerle bastırmaya çalıştı. 1984-85 maden grevi’nde bu grevdeki işçi ailelerinin ilaç yardımlarını kesecek kadar gaddarlaşabildi. holiganizm dediğimiz, alt kesime açılan bu savaşa karşı işçi sınıfı gençlerinin çaresizliğinin öfkeye dönüşmesiydi aslında. thatcher, bu sorunu çözmek için altında yatan sosyal nedenlerle tabii ki ilgilenmedi ve yine polisiye tedbirlere başvurdu. gizli kameralar, sivil polisler stadyumlara bu dönemde girdi. bu tip uygulamaları muhafazakar hükümet daha önce de maden grevine destek veren işçileri tespit etmek için kullanıyordu.

    prömiyer lig dediğimiz lig sistemi, aslında muhafazakar parti’nin baskıcı sosyal politikalarının ve neo-liberal ekonomisinin bir sonucudur. kulüplere kendi yayın haklarının pazarlığını yapma hakkı verilmesi, ingiltere’de büyük kulüplerin küçük kulüplere, üst liglerin alt liglere kaynak aktardığı ve böylelikle dengenin korunduğu “keynezyen” futbol sistemini tarihe gömmüştür. bunun anlamı, kulüplerin ne kadar kazanacağını piyasa belirlesin, çok kazanan büyüdükçe büyüsün, kazanamayan yok olmaya mahkum olsundur. bunun adı vahşi kapitalizmdir. prömiyer lig, ingiliz işçisinin yarattığı futbolun şirketlerin, kapitalizmin insafına bırakılmasıdır. aynı şekilde sözüm ona holiganizmle mücadele için de kulüplerin gerçek taraftar tabanlarının maçlara gelmesinin önü kesilmiş, bilet fiyatları yalnızca alım gücü stadyumdaki mağazalardan da alışveriş edebileceklerin gelebileceği şekilde ayarlanmıştır. prömiyer lig öncesinde manchester united’ın en sadık taraftarının bulunduğu stretford end tribününde bugün neler var bir bakalım: 4000 kişilik mcdonalds aile tribünü, 864 loca, binlerce pahalı üst klas koltuk, tv stüdyosu. eski tribünün sakinlerine yalnızca nispeten daha ucuz birkaç bin kişilik yer bırakılmış. ucuzdan kastım ne onu da söyleyelim, manchester united’ın en ucuz kombine bileti bir asgari ücretlinin tam 88 saatlik emeği kadardır. prömiyer lig, taraftara gelme, müşteriye gel diyen sistemdir.

    ülkemize dönersek; elimde bir kitap var: türk futbol kulüpleri yönetim rehberi. yazarları çeşitli şirketlerin ceo’ları, bazı finans şirketlerinin, bankaların müdürleri. bunların bazıları kendilerini futbol ekonomisti olarak tanıtıp bol bol endüstri futbolu propagandası yapıyorlar. ben açıkçası bu insanların futbolla rant dışında hangi nedenle futbolla bu kadar ilgilendiklerini anlamakta zorlanıyorum. ama dertlerinin ne olduğunu anlamak hiç de zor değil. kitap boyunca prömiyer lig övülürken ve kapitalizmin gereklerini uygulayan kulüplerin başarılarına güzellemeler yapılırken; o çok övdükleri prömiyer lig’de bugün iflas eden, kayyum eline geçen, gazete ilanıyla satışa çıkan kulüpler olduğunu, manchester united taraftarının %59′unun, wolves taraftarının %54′ünün, burnley taraftarının %34′ünün bir daha sezonluk bilet almayı düşünmediğini, kulüplerin şirketlerin eline düşmesinden rahatsız olan manchester united ve liverpool taraftarının kendi kulüplerini kurmak zorunda kaldığını nedense saklıyorlar. aslında ingiliz ligi’nin birincisinin yüz milyon dolarlarla oynarken, sonuncusunun iflas etmesi bu insanların mantığında normal ve olması gereken bir şey. onlar büyük balığın küçük balığı yemesini huşu içinde seyretmek istiyorlar.

    ingiltere’de taraftarlar, futbolun şirketlerin insafına kalmasına karşı örgütlenmiş durumdalar. bağımsız taraftar dernekleri aracılığıyla hem ulusal bazda, hem kulüp bazında futbol yönetiminde yer alıyor, şirket-kulüplere baskı kuruyor, taraftarın hakkını arıyorlar. alt liglerde northampton town modeli olarak anılan bir model var; taraftarlar fon oluşturarak kulübü iflastan kurtarıyor ve kulüp yönetimini geniş katılımlı olarak yeniden yapılandırıyorlar. bunun arkasında yüzyıldan uzun geçmişi olan bir örgütlenme kültürü var. kulüpler çok yerel, herkes kendi semtinin, mahallesinin, şehrinin kulübünü tutuyor. bir arada çalışan, bir arada yaşayan, bir arada içen insanlar bir arada maç izliyor. son derece ortak, sosyolojik açıdan modernite öncesi cemaatleri andıran bir taraftarlık kültürü var. bizde ise taraftarlık yerel değil, nüfusun yüzde 85′inden fazlası dört takımı tutuyor. taraftarların çoğu takımlarından kilometrelerce uzakta, bir arada bir taraftarlık durumu yok. taraftarlık deneyimi stadyumda maç izlerken bile çok bireysel kalıyor. üstelik kulüp kimlikleri çok heterojen, taraftarların aynı takımı tutmaktan başka ortak noktası yok. bizde sendika takımı, kilise takımı, muhafazakar takım, sosyalist takım yok. böyle olunca ortak kimlik oluşmuyor. ortak kimlik olmayınca ortak çıkar da olmuyor. bu sefer ortaya çıkan taraftar grupları da kendi çıkarına bakıyor. üstelik bizim örgütlenme ve hak arama kültürümüz de ingiltere’dekine göre çok daha zayıf, budanmış durumda. durum böyle olunca türkiye’deki taraftarın kendisini endüstri futboluna, şirketlerin tahakkümüne karşı ingiltere’deki gibi savunması çok zor.

    bugün türkiye’de büyük takımların en ucuz kombine bileti bir asgari ücretlinin bir aylık maaşı. digiturk’ün en ucuz paketi ise 45 günlük emek demek. bu rakamlar futboldaki neo-liberalizmin şahikası ingiltere’dekinden bile çok daha ağır rakamlar. dünyanın en kapsayıcı oyunu futbol, türkiye’de sıradan bir emekçinin satın alamayacağı kadar pahalı. ve hâlâ birileri çıkıyor bize utanmadan ingiltere ligi’ni örnek gösterebiliyor. çünkü o lige ödenen 321 milyon doların bir şekilde bizim cebimizden çıkması bekleniyor. sırf futbolu seviyoruz diye cebimizde ne varsa şirketlerine armağan etmemiz bekleniyor. futbol bu ülkede halkın en sevdiği eğlencesidir. türkiye’de endüstri futbolunu savunmak, birinci sınıf halk düşmanlığıdır. bir halkın da en azından can havliyle halk düşmanlığıyla mücadele etmesi, herhalde normal olsa gerektir. bu nedenle bizim amigo gruplarına değil, kulüp bazında ve birleşerek ulusal bazda mücadele edecek bağımsız taraftar derneklerine ihtiyacımız var. taraftarların kendi kuracağı amatör kulüplere, yerelleşmeye ihtiyacımız var. bugün türkiye’de rekabetlerin küstahlaşmasının ekmeğini endüstri futbolu yiyor. beşiktaşlısı, fenerlisi, galatasaraylısı, bursalısı birbirimizi gırtlaklamaktan kendi ortak çıkarımızı savunamıyoruz. oysa şirket-kulüpler kendi ortak çıkarlarını kulüpler birliği’yle, vergi cezaları affedilsin diye kurdukları heyetlerle pek güzel savunuyorlar. yani aslında türkiye’de de futbolda çok net bir sınıf çelişkisi var. iş, bu çelişkiyi fark edip pozisyon almayı sağlayacak sınıf bilincinin olmasında. biz şimdiye kadar tribünlerde bunu yapamadık. ama o kadar vahşileşip gemi azıya alıyorlar ki, herhalde onun da günü gelecek. en azından bunu temenni ediyorum.

    * 29 nisan 2010 tarihinde galatasaray üniversitesi’nde yaptığım konuşmanın metnidir.

    --- daghanirak.com ---
  • 23
    endüstriyel futbol'un geldiği nokta çok abartılıdır.
    benim şahsi fikrim; diğer takımları bilmem ama benim takımımın isminin veya tesislerinin isminin önünde veya arkasında sadece galatasaray'a hizmet etmiş şahsiyetlerin ismi olmalı markalar değil.
    içimizden çoğumuzun protesto ettiği ürünlerini almadığı markalar vardır, düşünün bu marka geliyor parayı basıyor ve ismi galatasaray'ın ardında telafuz ediliyor. olmaz kardeşim hiçbir marka galatasaray'ın yanına gelemez galatasaray'la birlikte söylenemez. her ne kadar kurumsallaşsalar da borsada hisseleri olsa da benim takımım şirket değildir, sen takımını şirket yaparsan oyuncular da akşam olsada gitsek derler. futbolda şimdilik böyle birşey yok gibi ama korkutucu bir süreç devam ediyor. düşününsene parçalı formanın brezilya'daki gibi kıçına bile arma yapıştırıldığını yada ingilterede'ki gibi gelip bir arapın takımı satın aldığını belki bunlar şimdilik uzak gibi ama böyle giderse olacak.